2024 Emekliler yılı ilan edilmişti, 2025 “Aile Yılı” Türk aile yapısının ekonomik ve sosyal erozyonla tarihinin en büyük sarsıntısının beklendiği 2026 yılı ne yazık ki sokağın soğuk gerçeğiyle çarpıştığında ortaya sadece bir “yaşam hakkı ihlali” tablosunu çıkarıyor. 2026 bütçesinde faize ve ranta ayrılan trilyonlarca lira, yıllarca bu ülkenin harcına emek katmış milyonlarca insanın en temel insan hakkı olan “onurlu bir yaşam” hakkını elinden alırken; “Emekliler Yılı” söylemi, boş tencerenin ve ödenemeyen faturaların üzerine kapatılan eğreti bir örtüden öteye geçemedi. Bugün emekli, devletin bir sosyal yardım objesi değil, geçmişte peşin ödediği primlerin ve bugün çalınan geleceğinin asıl sahibidir; ancak 2026, bu hak sahiplerinin sistem tarafından “tasfiye edildiği” bir dönüşümün ve derinleşen ekonomik çöküşün asıl kurbanları olarak tarihe geçmeye aday görünüyor.
İşte bu yüzden Türkiye’nin içine sürüklendiği ekonomik darboğaz, sadece rakamların soğuk diliyle değil, milyonlarca emeklinin mutfağındaki boş tencere ve çalınan geleceğiyle anlatılması gereken derin bir toplumsal yaradır. Bugün gelinen noktada Türkiye ekonomisi adeta bir tercihler mezarlığına dönüşmüş durumdadır. Bir tarafta şatafatlı ihaleler ve silinen milyarlık vergi borçları dururken, diğer tarafta 25-30 yıl boyunca bu devletin çarklarını çevirmiş, primini kuruşu kuruşuna ödemiş ama bugün açlığa mahkum edilmiş bir emekli ordusu bulunmaktadır.
Ekonomi yönetimi geçmişle bugünü kıyaslarken sık sık dolar bazlı veriler üzerinden bir başarı hikayesi kurgulamaya çalışsa da, sokağın gerçeğinde bu durum devasa bir illüzyondan ibarettir. 2000’li yılların başında çok daha düşük görünen dolar karşılığı maaşlar hem kirayı karşılıyor hem de pazar arabasını doldurabiliyorken, bugünün nominal olarak yüksek görünen rakamları büyükşehirlerde bodrum katındaki rutubetli bir dairenin kirasına dahi yetmemektedir. İnsanlar dolar yemiyor; ekmek, süt ve yakıt alıyor. Temel gıda maddelerindeki fahiş artış, maaş zamlarını bir silindir gibi ezip geçerken toplumun geniş kesimleri için hayat artık bir yaşam mücadelesinden ziyade bir hayatta kalma savaşına dönüşmüştür.
Bu tablonun arkasındaki asıl gerçek hükümetin ahlak pusulası olan bütçe tercihlerinde gizlidir. 2026 yılı bütçe projeksiyonları, devletin sosyal bir yapıdan uzaklaşarak belirli bir zümreyi fonlayan bir aygıta dönüştüğünü kanıtlamaktadır. 2.75 trilyon liralık devasa faiz bütçesi, yandaş şirketlerin silinen 900 milyar liralık vergi borçları ve geçilmeyen yollar için ödenen 101 milyar liralık garanti bedelleri, bütçedeki deliğin neden kapanmadığını özetlemektedir. Daha da vahimi, torba yasalara gizlenen maddelerle kamu ihalelerindeki taşeron şirketlerin kıdem tazminatı yükümlülüğünün bile halkın sırtına yıkılmasıdır. Yaklaşık 70 milyar liralık bu kaynak emekliye “yok” denilerek esirgenirken, tek bir kalemde belirli sermaye gruplarının kasasına aktarılabilmektedir.
| Bütçe Kalemi | Öngörülen Tutar (Yaklaşık) | Toplumsal Karşılığı |
| Faiz Ödemeleri | 2.75 Trilyon TL | Tüm emekli maaşlarının katbekat fazlası |
| Silinen Vergi Borçları | 900 Milyar TL | Eğitim ve sağlık bütçesinin önemli bir kısmı |
| Köprü/Yol Garanti Ödemeleri | 101 Milyar TL | Milyonlarca haneye yapılacak sosyal yardım |
| Yandaş Şirketlerin Kıdem Tazminatı Yükü | 70 Milyar TL | Emekliye yapılması gereken ek refah payı |
Bu adaletsiz kaynak dağılımından en büyük darbeyi alan sektörlerin başında ise tarım gelmektedir. Mazot, gübre ve ilaç fiyatlarındaki kontrolsüz artış çiftçiyi toprağına küstürürken, bütçeden tarımsal desteğe ayrılan payın faiz ödemelerinin yanında devede kulak kalması, ülkenin gıda güvenliğini de tehlikeye atmaktadır. Kendi kendine yeten bir ülkeden, temel gıdayı ithal eden ve bunu halkına ateş pahasına satan bir ülkeye dönüşmemiz bu siyasi tercihlerin doğrudan sonucudur. Çiftçinin borç yükü altında ezilmesi, dolaylı olarak kentteki emeklinin sofrasındaki ekmeğin küçülmesi demektir.
Emekliler bugün devletten bir lütuf değil, on yıllar boyunca peşin ödedikleri paranın karşılığını istemektedir. Eğer bir çalışanın 25 yıl boyunca ödediği primler doğru yönetilip reel bir getiriyle değerlendirilseydi, bugün her emeklinin yaklaşık 6.4 milyon TL birikmiş sermayesi olması gerekirdi. Bu meblağ, bir emekliye ömrünün sonuna kadar insanca bir yaşam sunmaya yeterdi. Ancak bu para sistem içinde eritilmiş ve emekli, kendi ödediği paranın çok küçük bir kısmına muhtaç hale getirilmiştir.
Önümüzdeki dönemde faiz indirim döngüsüyle paranın üretim yerine spekülatif alanlara kayması, reel sektörde iflasları ve işsizliği tetikleyecektir. Adalet ve liyakatin olmadığı bir yerde ekonominin düzelmesi mümkün değildir; çünkü ekonomi sadece rakamlardan değil, her şeyden önce bir hakkaniyet meselesidir. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, rakamlarla oynayan kurnazlıklar değil, kaynağı halkın cebinden alıp halkın sofrasına koyacak köklü bir zihniyet değişimidir.
Bu derin ekonomik krizden bu sosyal yıkımdan çıkışın yolu, makyajlanmış paketler veya günü kurtaran faiz hamleleri değil; köklerini tam bağımsızlık karakterinden alan yeni bir İktisat Kongresi ruhudur. Türkiye, tıpkı Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında olduğu gibi, bugün de dış odakların dayattığı borç-faiz sarmalından kurtulmak için derin analizlerle örülmüş, milli ve toplumsal mutabakata dayalı bir yol haritası çizmek zorundadır. Bu yol haritasının ilk ve en kritik adımı, ülkenin can damarı olan doğal kaynakların dış sermayeye peşkeş çekilmesine son verilmesidir. Özellikle toprağımızın altındaki altın rezervlerimizin, doğayı talan eden yabancı maden kartellerinin elinden alınarak millileştirilmesi, sadece bir ekonomik kazanım değil, vatan toprağını ve gelecek nesillerin yaşam hakkını koruma davasıdır.
Ekonomik tam bağımsızlık, ancak Atatürk’ün Milli Ekonomi ve Misak-ı İktisadi vizyonunun modern dünyada yeniden hayat bulmasıyla mümkündür. Üretimden kopartılmış, ithalata bağımlı hale getirilmiş ve bütçesi faiz lobilerine bağlanmış bir yapının sürdürülebilirliği kalmamıştır. Gerçek çözüm; sanayiden tarıma kadar her alanda “kendi kendine yeten ve üreten” bir Türkiye idealini, satılmamış, vatansever ve liyakatli kadrolarla yeniden inşa etmektir. Milli servetimizi yandaş vakıflara veya dış odaklara değil, kendi sanayicimize, çiftçimize ve bugünün mağduru olan emeklimize aktaracak bir sistem, Türkiye’nin makus talihini yenecek yegane güçtür. Kurtuluş; yabancı sermayenin insafında değil, toprağımızın bereketinde, fabrikalarımızın çarkında ve milli kaynaklarımızın tam egemenliğindedir.
Güneş Altuner
23.01.2026
