ZAFERE DOĞRU SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ
Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milletinin kaderini yeniden yazdığı, kanla sulanan topraklarda yükselen bir destandır. 23 Ağustos 1921’den 13 Eylül 1921’e kadar, aralıksız 22 gün 22 gece süren bu muharebe, dünya harp tarihinin en uzun meydan savaşlarından biri, Türk İstiklal Harbi’nin ise dönüm noktasıdır. O günlerde Anadolu’nun bağrında, Sakarya Nehri’nin doğusunda, Polatlı ve Haymana civarında, vatanın varlığı ile yokluğu arasında ince bir çizgi çizilmiştir.
Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nden sonra Yunan ordusu, Ankara’ya doğru ilerliyordu. Düşman, “Ankara’yı alıp Türk direnişini ezeceğiz” diyerek Sakarya’ya dayanmıştı. Türk ordusu ise Sakarya’nın doğusuna çekilmiş, son savunma hattını kurmuştu. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanındaki Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile birlikte, milletin son kalesini tutuyordu. Cephe yaklaşık 100 kilometre genişliğindeydi. Karşıda sayıca ve silahça üstün, iyi donanımlı bir ordu; bu tarafta ise yorgun, eksik teçhizatlı ama kalbinde vatan aşkı yanan bir millet ordusu.
İşte o anlarda, tarihî emir yükseldi:
“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla sulanmadıkça terk olunamaz.”
Bu söz, yalnızca bir emir değil; bir milletin direniş felsefesiydi. Artık savunma çizgisi değil, toprağın her karışında, her tepede, her siperde ölümüne bir direniş vardı. Mangaldağı’nda, Türbetepe’de, Duatepe’de, Çaldağı’nda, Kartaltepe’de, Karadağ’da… Her yer kanla kızıla boyandı. Subaylar erlerle omuz omuza dövüştü; birçok birlikte subay kayıpları yüzde 70-80’lere ulaştı. Bu yüzden tarihe “Subay Muharebesi” olarak da geçti. Mustafa Kemal Paşa bu kan deryasına “Melhame-i Kübra” (Büyük Kan Gölü) adını verdi.
Yunan ordusu 23 Ağustos sabahı taarruza kalktı. Günler boyu dalga dalga saldırdılar. Türk hatları yer yer yarılsa da, her geri çekilişte bir adım geride yeniden cephe kuruldu. “İlk durabildiği noktada düşmana karşı yeniden cephe teşkil et” emri, ordunun ruhuna işlemişti. Geceler ateşle aydınlandı, gündüzler dumanla karardı. Süngü hücumları, topçu ateşleri, süngü muharebeleri… Her tepe bir kahramanlık destanı yazdı.
En kritik anlarda bile irade kırılmadı. 10 Eylül’de Türk ordusu karşı taarruza geçti. Düşman, tuttuğu hakim tepeleri birer birer kaybetti. 12-13 Eylül gecesi, Yunan birlikleri son direnişlerini de bırakarak Sakarya’nın batısına çekildi. 13 Eylül sabahı, doğu yakasında tek bir düşman askeri kalmamıştı. Takip harekâtı başladı; düşman Eskişehir-Afyon hattına kadar geriledi.
Bu zafer, ucuz kazanılmadı. Binlerce şehit, on binlerce yaralı… Türk ordusu ağır kayıplar verdi; ama düşman da kan kaybederek geri çekildi. Daha önemlisi, inisiyatif artık Türk tarafındaydı. 1683’te Viyana önlerinde başlayan Türk geri çekilişi, 238 yıl sonra Sakarya’da durdurulmuştu. İsmail Habib Sevük’ün deyişiyle: “13 Eylül 1683 günü Viyana’da başlayan çekilme, 238 sene sonra Sakarya’da durdurulmuştur.”
Sakarya Zaferi’nin yankıları askerî sınırları aştı. TBMM, Mustafa Kemal Paşa’ya Mareşallik rütbesi ve Gâzi unvanını verdi. Dış siyasette de kapılar aralandı: Kars Antlaşması, Ankara Antlaşması gibi önemli diplomatik başarılar peş peşe geldi. Ordu ve milletin morali yükseldi; Büyük Taarruz’un yolu açıldı.
Sakarya, yalnızca bir muharebe değil; bir milletin “ya istiklal ya ölüm” parolasıyla yazdığı en destansı sayfalardan biridir. Toprağın her karışında, her damla kanda, her şehidin bedeninde yükselen o irade, Anadolu’yu yeniden Türk yurdu kıldı. O günlerde Sakarya’nın kıyısında dövüşenler, sadece bir savaşı değil; bir milletin geleceğini kazandı.
Bu destan, hâlâ her 13 Eylül’de yüreklerde yeniden yaşar:
Vatanın her karış toprağı, kanla sulanmadan terk edilmez.
Günümüzde vatanını satanlara,vatansızlık isteyenlere, cumhuriyetten bıkanlara Atatürk’ün Gençliğe Hitabını hatırlamakta fayda görüyorum.
***
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı!
İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Mustafa Kemal ATATÜRK (20 Ekim 1927)
Bu vatan, kolay kazanılmadı.
Türk olun, Türk kalın, Türk olduğunuzu hatırlayın.
23 Ağustos 2026
M. Hüseyin OĞUZ

