“MİLLET” NE DİYOR?
1919 yılı, Türk milletinin “ulus” olabilmek adına vereceği mücadelenin dönüm noktası olmuştur. Bu ruh, üstünden bir asırdan fazla geçmiş olsa dahi, asla eksilmemiş; yeniden sessiz bir şekilde köşeden izleyerek doğruyla yanlışı Türk’ün gözleri önüne sermek için beklemiştir. Dört bir yandan kıskaca aldıklarını zannettikleri Türk’ün yurdu, aynı 1919 yılında olduğu gibi, kazanacakları mücadelenin zamanını gözlemektedir. İhanet ve suç işlemekten gözleri dönmüş dahili ve harici bedhahlar, Türk’ün azmini ve taşan sabrının sonuçlarını unutmuş durumdadırlar.
Demokrasi olarak nitelendirdiğimiz ve sadece birkaç yılda bir kurulan sandıklarla akla gelen bu sisteme olan inanç giderek azalmaktadır. Takım değiştirir gibi aldıkları oyları satanlardan, liyakatten uzak atamalara kadar birçok alanda mevcut bürokratik ve diplomatik yapı adeta tıkanma noktasına gelip işlevini yitirmiştir. Yaratılan bu yeni sistemden aldıkları güç ile siyasiler, çıkan tüm aykırı seslere rağmen, milletin kabul etmediklerini kabul görüyormuşçasına yinelemekte ve beyinleri umutsuzlukla uyuşturmaktadırlar. Her şeye rağmen umutsuzluğa kapılacak bir durumun olmadığını haykırmak ve 1919 ruhunu hatırlamak zorundayız.
4 Eylül 1919’da Sivas’ta bir okulun sınıfında otuz küsur adam toplandı. Yollar güvensizdi; kimi at sırtında, kimi arabayla, kimi kimliğini gizleyerek gelmişti. İstanbul Hükümeti durumdan bir hayli rahatsızdı. Kongre daha başlamadan, Elazığ Valisi Ali Galip’in salonu basıp katılanları tutuklama hazırlığı yaptığı öğrenilmişti. Bu adamların ellerinde ne para vardı, ne ordu, ne de kendilerine bu yetkiyi veren bir kanun.
Bir hafta yürütülen konuşmalar sonunda ellerinde şunlar vardı: Yurdun dört bir yanına dağılmış onlarca yerel cemiyeti tek çatı altında toplayan bir tüzük, köylerden vilayet merkezlerine kadar uzanan bir teşkilat şeması, bu teşkilatı yürütecek bir heyet ve aldıkları kararları millete duyuracak bir gazete.
1919’un bize bıraktığı miras sanılanın çok ötesinde; akla, kayda ve yolu belirlemeye dayalı bir felsefenin pratiğe aktarılmasıdır. Kahramanlığa atılmadan önce kayıt tutmak, kılıcı ve tüfeği kuşanmadan önce karar defterini ve yol haritasını oluşturmak, daha savaşa başlamadan barışın tesisinin olasılığını hesaplamaktır. Kurtuluş Savaşı’nı anlamak istiyorsak cephede doğrultulan namludan ve çekilen süngüden önce Sivas’taki o sınıfa bakmalıyız. Kılıcı, süngüyü ve tüfeği oraya taşıyan akıl o sınıfta alınan kararlar ışığında kuruldu.
Mütarekeden sonra Anadolu’da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, merkezî bir plândan doğmadı. Trabzon’da, Erzurum’da, İzmir’de, Trakya’da birbirinden habersiz insanlar aynı anda benzer şeyler yapmaya başladılar: Toplandılar, tutanak tuttular, temsilci seçtiler, komşu vilayete telgraf çektiler. Silaha sarılmadan önce Türk milletinin yaptığı buydu: Yol haritası çıkarmak için şartları sağlamak. Damat Ferit ise birbirinden bağımsız ilerleyen bu dağınık girişimleri “saman ateşi” diye küçümsüyordu.
Amasya Genelgesi ile bu ateşlerin bir araya getirilmesi kararlaştırıldı. Önce Temmuz ayında Erzurum’da toplanıldı. Orada kurulan Heyet-i Temsiliye yalnızca Doğu Anadolu’yu temsil ediyordu. Sonrasında Eylül ayındaki Sivas Kongresi’nde ise nizamnamedeki tek bir ibare değiştirildi: “Heyet-i Temsiliye Şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder” cümlesindeki “Şarkî Anadolu” silinip yerine “vatan” yazıldı.
Bu değişikliği küçümsemeyin. Tek bir kelimeyle bölgesel bir direniş ulusal bir harekete dönüştü. Ve bu, bir savaş meydanında değil, bir toplantı salonunda, usulüne uygun bir oylamayla oldu.
Sivas Kongresi Beyannamesi’nin 9. maddesinde geçen karar, günümüze ışık tutması gereken ulusal bilincin esasını yansıtmaktadır: “Vatan ve Milletimizin uğradığı işkence ve elemlerle ve tamamen aynı amaç ve niyetle millî vicdandan doğan millî ve vatanî derneklerin birleşmesinden meydana gelen bütün toplum bu kere (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti) unvanıyla adlandırılmıştır. Bu dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tamamıyla uzak ve arınmıştır.”
Yüz yıl öncesinde, hiçbir yetkisi olmayan otuz küsur kişi, bugünün kurumlarının çoğunun altına imza atmakta zorlanacağı bir cümleyi tüzüğüne yazmış. Bu kararın da kağıt üstünde kalmadığını biliyoruz. Kongre biter bitmez Heyet-i Temsiliye yürütme yetkisini kullanmaya başladı: Ali Fuat Paşa’yı Batı Anadolu Kuvâ-yi Milliye komutanlığına tayin etti. Padişaha çekilen telgraflar Damat Ferit tarafından engellenince, 12 Eylül sabahı Anadolu’daki bütün telgrafhanelere talimat verildi ve İstanbul ile her türlü resmî haberleşme kesildi. On sekiz gün sonra, 30 Eylül’de, Damat Ferit istifa etti ve yerine Ali Rıza Paşa kabinesi kuruldu. Böylelikle bir hükümet, silah kullanılmadan, sadece haberleşme ağının kimin elinde olduğu gösterilerek düşürüldü. Aynı günlerde Sivas’ta İrade-i Milliye gazetesi çıkmaya başladı ve alınan kararların millete duyurulması sağlandı.
İşte 1919 ruhu, budur. Yedi düvele diz çöktüren şey her Türk’ün sadece asker doğması değildir: Birlikte karar alıp o karara sadık kalabilmeyi öğrenmiş olmasıdır. Çünkü kurultay ruhu, kılıçtan önce gelir.
Günümüzde herkes bir kurtarıcı beklemektedir. Bu bekleyiş ise eldeki liderlere bağlanan umutlarla bir kandırılma sarmalının hayal kırıklıklarıyla bezenerek sandıktan sandığa yeni sahte kurtarıcılara bel bağlanmasını getirmektedir.
Kurtarıcı beklemek asla masum sayılabilecek bir alışkanlık değildir: Bedeli büyüktür. Beklerken kendi karar alma araçlarımızı kullanmayı bırakırız. Kullanılmayan araç ise paslanır. Bir süre sonra elimizde sadece paslı araçlar değil, onları kullanma alışkanlığını yitirmiş bir toplum kalır.
Bugün siyaset kurumuna duyulan güvenin azalması bir teşhis değil, bir semptomdur. Asıl mesele daha derinde yatmaktadır: İnsanların bir araya gelip karar alabildiği ara kurumlar zayıflatılmakta ve hatta tasfiye edilmektedir. Mahalle, oda, sendika, dernek, üniversite kurulu, kooperatif ve benzeri oluşumlar giderek zayıflatılırken, dört beş yılda bir kurulan sandıktan gelecek hakkında olumlu bekleyişlerde bulunmak saflıktır. Sandık, bu ara kurumlarda olgunlaşan iradenin sayıldığı yerdir; esas iradenin oluştuğu yer değil. Ara kurumlar boşaldığında sandık da bir tercih değil, bir tasnif aracına dönüşür.
Bir ara kurumun ne işe yaradığını anlamak adına ne öğrettiğine bakmamız gerekmektedir. Ara kurumlar, insanlara birbirini tanımayı öğreterek organik toplum yapısının oluşmasına ve güçlenmesine yardımcı olur. Böylelikle ortak sorunlar adlandırılabilir ve çözüm odaklı adımlar atılabilir. İtiraz etmek ve itiraza cevap verebilme kültürü öğrenilir. En önemlisi, bir kararın nasıl alındığını ve alındıktan sonra ne olduğunu öğretir. Bunlar okullarda pek de gösterilmeyen, ancak hayatın pratiklerinde öğrenilen derslerdir. Bir toplum bunları bir kuşak boyunca alıp pekiştirmezse, ertesi kuşakta ortaya çıkan şey kötü niyetli insanlar değildir; sadece nasıl bir araya gelineceğini bilmeyen yığınlardır. Asıl tehlike de burada yatmaktadır. Kötü niyetten farklı olarak bu durum kimseyi suçlamaya imkân bırakmayan, uyuşmuş kitlelerin oluşmasına sebep olur.
Demokrasi ve sandık olgularının bu şekilde kullanılması yalnız bize özgü değildir. Dünyanın dört bir yanındaki devletler, demokrasi kavramının içini boşaltıyor; yönetimler halka danışmadan yönetmenin daha “verimli” olduğuna kanaat getiriyor.
Bunun sonucunda ise anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin sorumluluğunu yerine getirmesine müsaade edilmeyen bir ulus yapısı bu yeni düzende “makul” olarak görülen yeni norm olmuştur. Günlük dertlere sıkıştırılan insan, yarını düşünmekten vazgeçer. Vazgeçtiği anda da adına konuşulmaya başlanır. Yine de biçimin korunduğu yerde umut da her daim vardır. Kapı hâlâ oradadır, sadece kimse açmaya cesaret edememektedir.
Günümüzün şartlarını 1919’dan farklı değerlendirenler kısmî olarak haklı olsa da yanıldıkları yerler vardır. 1919 şartlarında işgalin, düşmanın ve çözümün somut olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.
Bunun nedenlerinden ilki, o dönem toplananlar işgale ve düşmana karşı daha bölgesel çözüm arayışları içerisindeydi ve izlenecek yol Sivas Kongresi’ne kadar netleşmemişti. Manda ve himayenin kabulü hâlâ bir tartışma konusuydu. Netlik, örgütlenmenin ön koşulu değil; istişareler sonunda ortaya çıkan üründü. Kongrelerde toplananlar ne yapacaklarını bildikleri için bir araya gelmediler; bir araya gelip tartışabildikleri için ne yapacaklarını buldular. Bugün de yapılması gereken budur.
İkinci ve daha önemli olan neden ise o dönem yapılanların fiilen suç teşkil etmesiydi. İzinsiz kongre ve teşkilatlanmalar, hükümet emirlerine ve yakalama kararlarına karşı gelmek fiili suç unsurlarıydı. Günümüzde ise dernek kurmak, dilekçe vermek ve toplanma gibi fiiller Türkiye Cumhuriyeti Anayasası tarafından güvence altına alınmıştır.
Fark, imkânda değil; bir araya gelebilme ve kurultay ruhuna uygun hareket edebilmektedir.
***
Peki, millet ne diyor?
“Millet”, adına konuşanların iddia ettiğini demiyor. Bunu hepimiz biliyoruz. Lâkin işin zor tarafı şu: Millet, kendi adına konuşacak bir yer bulamadığında hiçbir şey de diyemiyor. Ses, sandıktan sandığa uzanan o dört beş yıllık sessizlikte kayboluyor. Susan bir milletin rıza gösterdiği sanılır; oysa yalnızca duyulmamaktadır.
1919’da milletin sesi meydanlardan çıkmadı. Tutanaklardan çıktı. Toplanan, konuşan, oylayan ve kararını yazan insanlardan çıktı. Amasya Genelgesi’nin o meşhur cümlesi de tam olarak bunu söylemektedir: “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Cümlede bir kişi yok. Azim var, karar var, millet var.
Bu yüzden bu yazı, kimseyi meydana çağırmıyor. Çağırdığı yer çok daha sıradan: Üyesi olduğunuz meslek odasının genel kurulu, mezun olduğunuz okulun derneği, oturduğunuz binanın toplantısı, çocuğunuzun okulundaki veli birliği, çalıştığınız iş kolundaki oluşum. Bu ay bunlardan birine gidin. Söz alın. Bir öneri getirin. Getirdiğiniz önerinin tutanağa geçtiğinden emin olun.
Anayasanın güvence altına aldığı haklar kullanılmadıkça kâğıt üzerinde kalır, kullanıldıkça kurum olur. Kurultay ruhu dediğimiz şey de olağanüstü bir hâl değil; bu olağan işlerin sürekliliğidir.
Atalarımızın da başlarken elinde bundan fazlası yoktu: Bir sınıf, otuz küsur kişi ve tutmaya karar verdikleri bir defter.
1919 ruhu dirilmeyi değil, hayata geçirilmeyi bekliyor.
23.08.2026
Selçuk ERENEROL
Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü

