VEFATININ 14. YIL DÖNÜMÜNDE NEŞET ERTAŞ
Bozkırın Tezenesi…
Anadolu’nun bağrından kopup gelen, sazının teliyle gönüllere ateş düşüren, sözünün gücüyle dağları inciten bir destan adamı: Neşet Ertaş
1938 yılında Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar (Abdallar) köyünde, bozkırın tozlu rüzgârı ve abdal geleneğinin kadim sesiyle dünyaya geldi. Babası, bozlakların ustası Muharrem Ertaş; annesi Döne Hanım… Küçücük yaşta annesinin çamaşır tokacına tel takıp oyuncak bağlama yapan o çocuk, henüz beş-altı yaşındayken müziğin büyüsüne kapıldı. Okula gitmedi, ama sazı okul, bozkır öğretmen oldu. Babasıyla köy köy, düğün düğün dolaştı; Yozgat’tan Kayseri’ye, Keskin’den Nevşehir’e… Yoksulluk içinde büyüdü; ama “Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikayet edelim.” diyerek kaderine başkaldırmadı; sazıyla isyan etti.
On dört yaşında TRT Ankara Radyosu’nda “Geleli gülmedim ben bu cihana” bozlağını okuyunca Anadolu’nun yüreği ona açıldı. 1957’de “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” ile ilk plâğını çıkardı. Garip mahlasıyla yazdığı türküler, bozlaklar, oyun havaları… Yüzlerce eser, dört yüz civarı plâk… Her biri Anadolu insanın derdini, aşkını, gurbetini, yalnızlığını sazın diline döktü. Yaşar Kemal ona “Bozkırın Tezenesi” lâkabını armağan etti. Tezene… Bağlamanın ucundaki o küçük mızrap… Ama Neşet Ertaş, bozkırın bütün feryadını, bütün hasretini o tezene ile çaldı.
Hayatı da türküleri gibi yaralıydı. Leyla Hanım’la evlendi, üç çocuk sahibi oldu; sonra ayrılık… “Cahildim, dünyanın rengine kandım.” dedi. 1970’lerin ortasında parmakları felç oldu, saz susmak üzereydi.
Almanya’ya gitti, yirmi yılı aşkın gurbet… Ama orada da sazını bırakmadı. “Gurbette olanların hiçbiri mutlu değil… Gurbet herkesin içinde taş gibidir.” diye fısıldadı. 2000’de İstanbul’da sahnelere döndü. Devlet sanatçılığı unvanını reddetti: “Hepimiz bu devletin sanatçısıyız… Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam en büyük mutluluk bu.” UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi, TBMM Üstün Hizmet Ödülü, İTÜ fahri doktora… Ama o hep “halkın ozanı” kaldı.
25 Eylül 2012’de İzmir’de, prostat kanserine yenik düşerek aramızdan ayrıldığında, vasiyeti üzerine babasının mezarının ayak ucuna defnedildi. Bozkırın oğlu, bozkıra döndü.
Ama, o gitmedi. Çünkü o demişti ki:
“Bana öldü demeyin; yoruldu, gitti deyin…”
“Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler.”
Onun sözleri hâlâ bozkırın rüzgârında gezer:
“Özü gülmeyenin yüzü güler mi?”
“Uyku girmez gözüne, gönlü viran olanın.”
“Darda kaldım diye umutsuz olma, yok iken dünyayı var eden vardır.”
“Can yakıp da kalp kırma. Senin de gül benzin solacak bir gün. Her canlının kalbi Allah’a bağlı. Herkes ettiğini bulacak bir gün.”
“Kendi kendisinden utanmayan, yeryüzünde hiç kimseden utanmaz.”
“Kadın insandır. Biz erkekler ise insanoğlu.”
“Gönlünün eşini bulan garip değildir.”
“Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma yanına otur. Çünkü kötü insanların türküleri yoktur.”
“Kendini bilen, bilmeyenin kusuruna bakmaz.”
“Denizi seyretmek gibidir bozkırda gökyüzünü seyretmek.”
Neşet Ertaş, sadece bir saz ustası değildi. O, bozkırın dilini konuşan, insanın en derin yarasını sazın teline yükleyen, aşkı, gurbeti, yoksulluğu ve umudu bir arada yoğuran bir destandı. Onun türküleri hâlâ “Gönül Dağı”nda yağmur olup yağar, “Yalan Dünya”da feryat eder, “Mühür Gözlüm”de sevdaya tutuşur.
O, Anadolu’nun kalbinde yaşayan, ölümü bile türküye çeviren bir efsanedir.
Sazı sustu; ama, sözü hâlâ yankılanıyor…
“Hak bildiğim yoldan ayrı gitmedim… Bir gârip sazımı çaldım giderim.”
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
25 Eylül 2026
M. Hüseyin OĞUZ

