Sadık SOFTA
Çankırı, bana hep olduğundan küçük görünmüştür. Dağların arasına, bir vadi içine gömülen şehir, kendi gizemli havası içinde sakin, sessiz, kendi halinde ve kendinden emin bir şekilde yaşar gider. Yüksek tepelerin çevirdiği dağ silsileleri uzayıp giderken siz hangi yönden baksanız karşınıza yine birbirine benzeyen kuru, kupkuru bozkırın izi, nişanı ve hatta mührü gibi durur karşınızda. Ancak bu yüksek tepelerden her hangi birine çıkıp bakrsanız şehrin daha farklı olduğunu, sokaklarında hiç te küçümsenmeyecek yeşilliklerin cadde boylarında ve hele eski yerleşim yerlerinde kırmızı renkli kiremitlerle yeşilin kucak kucağa olduğunu görr ve şaşırırsınız. Çünkü Çankırı’ya yolu uğrayanlar karşılıklı tepelerin neredeyse birbirinini kucaklayacakmış gibi omuz omuza duran tepelerinin ardasında böyle bir yerleşim yeri, hatta bir şehir olacağını ummazsınız bile. Ama Çankırı bu umlmaz yapı içerisinde gün geçtikçe kendi çapında, kendi boyutunda, kendine göre bir gelişme gösterir ve günden güne sokakları değişmeye, caddeleri büyümeye ve sokaklarının esiki köy görünümünden biraz olsun şehir kimliğine bürünmeye başladığının farkına varırsınız. Şehrin etrafını çevreleyen tepeler umduğunuzdan da daha bir yüksek ve görkemli gözükür. Gelenek haline gelmiş olan Çankırı Kalesi’nden etrafı seyre dalarsanız; Hıdırlık Kaşı size görkemli bir şekilde merhaba der. Vadi boyunca şehrin batısına uzanıp giden karaköprü bahçeleri, sanki etrafı sarılmış, koruma altına alınmış gibi uzanıp giden tepelerle el ele gönül gönüle vermiş gibidir. O uzar, öteki uzar; ikisi birbirinden kopmayan bir parça gibidir. Kalenin bulunduğu tepe gibi değildir; Kalenin bulunduğu tepe birden keser ve şehre o hızla dalar gibidir ve yüksek kayalıkların, uçurumlu, keskin tepelein birden şehre inişi, bir haydut gibi, ya da bir efe misali şehri keskin bir görüşle sarıvermesi gibi bir his uyanır içinizde. Diğer taraftan Boyalıca’nın (yeni adıyla Esentepe) kaş biraz daha yayvan, biraz daha sakin görünüşlü ve telaşeden uzak, gözünüzün önünde kuzey doğudan güney doğu ve güneye doğru uzanarak şehrin güneyini saracakmış gibi bir his bırakır ama o bunu yapmaz, açıldıkça açılır güney istikametine ve karşısındaki dağlara el uzatmak yeriene yan çizer gibidir; yan çizer gibidir çünkü şehrin de buna ihtiyacı vardır ve şehrin anadolunun derinliklerine ulaşması için buna ihtiyacı da vardır. Orur için o yol kesen değil, tam tersine şehrin nefes almasını sağlayan bir aralık bırakır. Öte yandan bu sıra sıra tepelerden hangisine baksanız Çankırı Kalesi’nin bulunduğu keskin bir görüntüsüyle bir kartal yuvasını andıran tepeler, tarihte kaleye o unutulmaz namını bırakmış ve Hısnel Hadid (Demir Kale) namını bile almıştır. Kalenin bu yapısı, girilmesi zor, alınması güç ve hatta imkânsız gibi duruşunu sanki hala yansıtmaktadır. Çevresinin bu özelliği sanki ilk bakıpta insanlara bu sırrı gizli gizli fısıldar gibidir; hatta bununla da yetinmez şehrin kuzeyine öyle bir çöreklenmiştir ki, kışın o bozkır sertliğini hissetiren esintili soğuk havalarında da kanadını açarak oraya çöreklenmiş bir kartal gibi, bu sert rüzgârların şehrin tepesinden geçip gitmesini de sağlar. Fakat bir kusuru vardır; yeşillikler içinde olmasına karşın adı her ne kadar kale diye anılsa da ortada bir kale veya bir kale kalıntısı yoktur. Yalnızca Kalenin doğu kesiminden girişini oluşturan bölümünde sanki bir kapı gibi duran –o da eskidendi- moloz taştan ufak bir kapı görüntüsünde kale kalıntısından başka bir şey yoktur. Bizim fgençliğikizde 1960’lı, 1970’li yıllarda bazı ziyaretçilerin inerek tepenin disbine doğru derinleşen mağarasından da artık eser kalmadı gibi bir şey. Çünkü mağara artık mağaralıktan çıkmış ve o kendine has söylemleri de mağaranın bu durumuyla orantılı olarak bitmiş, tükienmiş gibi bir şey.
Tarihi seyrine baktığınızda da hızlı bir görüntü, bir film şeridi gözünüzün önünden geçer gibidir. Kuzeyin nemli ve orman havasını, bozkırın içlerine taşıyan bir kapı, bozkırın bütün özelliklerini gösteren, bozkırın ortasında tek başına yaşayan bir çiçek gibidir. Tarihin bilinmeyen devirlerinden başlayan tarihi Hititlerin, Paflagonların, Lidyalıların, Romanın, Perslerin, Bizansın, Selçuklunun, Osmanlının ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tarih içinde uzayıp gelen seyrini bünyesinde taşır. Sanki bu ihtiyar nefesini hiç hissettirmez. Dağların arasından yükselen güneş, her gün sanki şehre yeni doğuyormuş hissini verir. Vadiyi saran üç kol halinde uzayan vadiler sanki bu nefesi anlık tazeler gibidir; şehir öylece yaşar, dünü hatırlamasak da neler olupbitti, nelere sahne oldu bilmesek de bize günü an an yaşatır; hem de yazın sıcağıyla, kışın soğuğuyla bu böyle sürüp gider.
Selçuklu Beylerinden Emir Karatekin, bu kaleye gelerek ilk görkemli zaferini burada kazanmıştır. Batı Karadeniz’in fethini buradan hareketle gerçekleştirmiş ve ta o dönmlerde jeo-politik önemini görmüş ve göstermiştir ki, günümüz yakın tarihine baktığımızda da ne kadar isabetli bir karar verdiğini ispatlamış gibidir. Atatürk’ün; “Gözüm Sakarya’da kulağım İnebolu’da” dediği yol güzergahının tam ortasında yerini almış, tarihin seyri içinde pek çok badirelere rastlamış, pek çok badireleri atlatmıştır. Hititler döneminde yerleşim yeri, Paflagonya’ya başkentlik yapmış, Selçuklu ve Danişmenli döneminde (karatekin Bey zamanında) beyliğin merkezi olmuş, Osmanlı döneminde şehir yaşntısını sürdürmüş ve nihayet Cumhuriyet döneminde de müstakil il olmuşutur.
