Derleyen: Gürbüz MIZRAK
Müslümanlık, Arapların bütün kurumları ve ku- rallarını ortadan kaldırmamış, bunlardan;
- Mahzurlu görülenleri iptal etmiş,
- Bazılarını kademe kademe tebliğ ederek, bu suretle toplumu yavaş yavaş alıştırarak nihai uyarısını sonunda yapmış,
- Gerekenleri ıslah etmiş,
- Döneminin şartlarında İslamî prensiplere aykırı görülmeyenlere müdahale edilme- miş, bu hususlarda Arap örfünce uygun sayılan davranışlar ve uygulamalar devam etmiştir.
- Bir kısım mesajları Arap toplumunun bazı kabulleri doğrultusunda ulaştırmıştır. Ör- nek vermek gerekirse; o dönemde Araplar “yerlerin ve göklerin yedi kat olduğunu” zannetmekteydiler. Kur’an bunun üzerin- den mesajını vermiş; adeta “Hadi sizin de- diğiniz gibi yerlerin ve göklerin yedi kat ol- duğunu kabul edelim! Pekâlâ, bu yedi kat yeri ve göğü kim yarattı? Kim göğü direk- siz yükseltti. Ondaki düzeni, intizamı kim var etti?” anlamına gelen bu soruları sora- rak, onları idrake davet etmiş. Kainatın ya- ratıcısının büyüklüğünü göstermiş.
Ancak zamanla pek çok Arap örfü Müslümanlık gibi algılamış. Bunun sorgulanması gerekmez mi? Arap örfü bütün zaman dilimlerinde ve coğrafyalarda geçerli midir? İslam’ın evren- sel ilkelerine ve hedeflerine mi bakacağız, yoksa 1500 sene öncesinin son derece iptidai şartlarda yaşayan yarı bedevi top- lumun örfüne mi?
Bilindiği üzere örf toplumdan topluma, za- mandan zamana -şartlar farlılaştıkça- değişir. Mecelle’nin [1] de belirttiği gibi, ezmanın tegayyürü (zamanın değişmesi) ile ah-
[1] On altı kitapta 1851 maddeden oluşan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye müktesebatı büyük ölçüde Ah- met Cevdet Paşa’nın gayretleri ile 14 üye tara- fından tamamlanmış, 15 Eylül 1876 tarihinde uygulamaya konmuştur. Düzenlenişi, bir yandan İslâm hukukunun klasik sistematiği, öte yandan dönemin ihtiyaçlarıyla ilgilidir. Mukaddime kıs- mında fıkhın tanımının yapıldığı kaideler yer alır. Sadece Hanefî mezhebi esas alınarak gerçekleş- tirilen bir kanunlaştırma çalışması olup, mezhep içi görüşler arasında dönemin ihtiyaçlarına göre bazı tercihler yapılmıştır. Sonraki dönemlerde bazı düzenlemeler yapılmaya çalışılmışsa da bunlar uygulamaya konamamıştır. Türkiye Bü- yük Millet Meclisi’nde 1926 yılında yeni kanunla- rın kabulüyle yürürlükten kaldırılmıştır.
kâm (muamelat [2] ve ukubattaki [3] hü- kümler) da tebeddül eder (değişir). Zaman- ların, mekânların, durumların, niyetlerin ve adetlerin değişmesi ile hükümler de değişir. Şerî bir hükmüm illetinin (nedeninin) sona ermesiyle hükmü de sona erer. Tüm bunlar zaten klasik fıkıh müktesabatında [4] mevcut- tur.
Mâturîdî’ye göre de Şeriattaki her hangi bir hükmün varlık sebebinin ortadan kalkması ha- linde veya süresinin sona ermesi durumunda beşer aklıyla, yani içtihatla bu hüküm uygula- madan kaldırılabilir (içtihatla nesih). Mâturîdî bu konuda “Kalpleri İslam’a ısındırılacak olan- lara zekâttan pay verilmesi” hükmünün nüzul sebebinin ortadan kalkması ve toplumun men- faatleri doğrultusunda Hz. Ömer tarafından uygulamadan kaldırılmasını örnek verir. Şer’i hükümlerde neshin ne zaman ve nasıl olacağı- nı aklın yetkisine bırakmış ve şöyle demiştir: “Nesihten kaçınmanın aklen imkânsız hale geldiği durumlarda nesih caizdir; nesihten ka- çınmanın mümkün olduğu durumlarda ise caiz
[2]İslâm hukukunda ibadetler dışında kalan kısmı. [3] İslâm hukukunda şer‘î olarak belirlenmiş yahut yetkililerin takdirine bırakılmış bütün cezalar ve
ibadetler.
[4] Deneyim ve gözlem yoluyla elde edilmiş bilgiler ve kazanılmış tecrübeler
değildir”. Bir hükmün uygulamadan kaldırma işlemi, ayetin hükmünün ebediyen ortadan kaldırılması şeklinde anlaşılmamalıdır. Varlık sebebinin devam ettiği ortam ve toplumlarda veya ihtiyaç doğduğunda, o hüküm tekrar uy- gulamaya konulur.
Şeriatın büyük bir kısmı şeriat-ı müevvele denilen fakihlerin içtihat ve yorumların- dan ibarettir. Bunlar da o fakihlerin devirle- rindeki problemlere çözüm denemesidir. Bun- ları kabul etmemenin hiç bir günahı yoktur. Onlarca mezhep ve her bir mezhep içinde onlarca farklı içtihat vardır. 21. Yüzyılın problemlerini bundan 1200 sene önce ve- rilmiş fetvalar ile çözmenin imkânı var mıdır? Yine sebeb-i nüzulüne bakmadan ah- kâm ayetlerini, Şari’nin [5] kastını öğrenme- den hüküm çıkarmak da doğru değil- dir. “Kesilirken üzerine Allah’ın ismi anılmayan hayvanları yemeyin!”[6/121] ayeti, putlar için kesilen hayvanların yenilmesini yasaklamak için indirilmiştir.
Yukarıdaki yorumlara göre Dinin akaid’i [6], ahlakı ve ibadetleri değişmez; ama
[5] Şari: Hukukî hükümlerin koyucusu ve kaynağı. [6] “İslam dininde inanılması farz olan hususlar,
iman esasları, dinin temel kural ve hükümleri”
anlamına gelmektedir.
muâmelat ve ukubat [7] toplumun men- faatleri ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarına göre değişebilir.
Dinin akaid’i;
- Allah’ı birlemeye (tevhit inancı),
- O’na kulluk etmeye,
- İbadeti sadece Allah için yapmaya ve
- Allah’a şükretmeye
inanma ve iman etme gibi unsurları kapsar. Bu unsurlar, organlarla gerçekleştirilen davra- nışlar (ameller) olmayıp, zihinde ve kalpte yer tutan inançlardan (imandan) ibarettir. İnanç- lar, düşünce ve duygu alanına özgü davranış- lar olup, baskı ve hâkimiyetin kurulamayacağı değerlerdir. Hiçbir kimse başkasının inancına buyruk olma veya ona engel teşkil etme gücü- ne sahip değildir. Bunlara taklit ve bilgi edin- me yoluyla ulaşılmaz. Onları bilmenin ve onla- ra inanmanın (kalben tasdikinin) yolu, kişinin kendisinin akıl yürütmesi, gayret etmesi, kanıt bulması ve araştırması yoluyla elde ettiği ke- sin bilgiden geçer. O halde bunlar, hiçbir dış etkinin baskı ve zorlaması altında kalmaksızın özgür irade ve kalbî tasdikle gerçekleşen bir
[7] İslâm’ın getirdiği emir ve yasaklara veya İslâm- ‘ın verdiği yetki sınırları içinde yöneticilerin be- lirlediği kurallara uymayanlara uygulanacak müeyyide ve yaptırımlar.
inançtır.
Güzel ahlak da dini yaşamanın bir gereğidir. İslam ahlakı, Kur’ân ve Sünnet temeline da- yanır. Peygamberimiz Kur’ân’ın ahlakî mesaj- larını hayatına uygulamada en güzel örnektir. Ahlak hususundaki duaları:
- “Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptığın gibi ahlakı mı da güzel yap.
- …Allah’ım! Beni amellerin en iyisine ve ah- lakın en iyisine ilet. Amel ve ahlakın en iyi- sine ancak sen hidâyet edebilirsin. Amelle- rin kötüsünden ve ahlakın kötüsünden beni koru. Amel ve ahlakın kötüsünden ancak sen koruyabilirsin
- “Allah’ım! Ayrılıktan, iki yüzlülükten ve ah- lakın kötüsünden sana sığınırım.”
Peygamberimiz insanlara ahlaklı olmaya çağrı- sı:
- “Sizin bana en sevimli olanınız ve kıyamet gününde bana en yakın olanınız ahlakı en güzel olanınızdır.
- Sizin en hayırlınız ahlakı en güzel olanınız- dır.
- Müminlerin iman bakımından en mükem- mel olanları ahlakı en güzel olanlarıdır.
- İnsanların Müslümanlık bakımından en iyi olanları ahlakı en güzel olanlarıdır.
- En hayırlınız ahlakı en güzel olanınız, Elin- den ve dilinden müslümanların zarar görmedi- ği kimsedir”
Mâturîdî, güzel ahlâkın akılla ilişkisini şöyle açıklar: Allah, emir ve yasakları bildirmeden önce; akılları, -istisnai durumlar bir kenara bırakıldığında- fiilleri değerlendirecek şekilde yaratmış; her güzel fiilin güzelliği, çirkinin de çirkinliği aklın kavrayacağı şekilde kendi özle- rine yerleştirilmiştir. Hikmetin [8] gereği ola- rak, akıl tarafından güzel olan “emir”, çirkin olan da “nehiy” olarak getirilmiş; güzelin ya- pılması, çirkinden de kaçınılması bildirilmiştir.
Gerçekte güzel-çirkin konusunda vahiyle bildi- rilen emir ve nehiyler, akılla varılan kanaatle- rin (akıl aracılığıyla bilinebilen ahlakî değerle- rin) dini formlarıdır. Dolayısıyla vahiy ulaşma- yan birey güzeli ve çirkini aklıyla bilebilir. Di- nin bunları bildirmesi bir teyit ve tekittir. An- cak bireyin bunları ayrıntılarıyla bilmesi ya va- hiyle (bir peygamberin haber vermesiyle) ya da ciddi bir tefekkürle mümkün olabilir.
Dolayısıyla insandaki ahlakî duygunun (yatkın- lığının) vahiy ile başlamadığı, ancak vahyin zaten mevcut olan bu duyguyu pekiştirdiği söylenebilir. Bu sayede bireyin ahlakî yetkinlik
[8] Hikmet: Kâinattaki ve yaradılıştaki İlâhî gaye.
elde etmesine zemin hazırlanır. Bu ahlakî yet- kinlik, öncesinde hazır bulunan ahlakî yatkın- lıkla daha kolay oluşur.
Ahlakî yetkinliğe sahip olmayan (ahlaksız) dindar bilinçli kimse kendince itikat ve ibadete uygun düşmeyen fiilleri günah olarak görür- ken, yaptığı ahlaksızlıklara da dinen kılıf arar. Dini yanlış yorumlayanların görüşlerinden işine gelenlere sahip çıkar. Bu tip ahlakî boyuttan yoksun dindar bilinç kendince dinen günah olan bir şeyle, ahlaken kötü olan arasında bir ilişki görmez. Dindar görünüm için Peygambe- rin kılık-kıyafet, sakal gibi dış görünüşlerini taklit ederken, güzel ahlakını göz ardı eder. Dini kirli menfaatleri ve amaçları için kullanır- lar. Günümüzde Ülkemizi “Darül Harp” (Kâfir- lerin ve onların gayr-i İslâmî hükümlerinin hâ- kim olduğu) yeri kabul ederek her türlü ahlak- sızlığı, yolsuzluğu yapan zihniyetteki insanlar gibi…
Buna karşılık ahlakî yetkinliğe sahip bir dindar için “iyi” bir fiil “sevap” bir fiilken, “kötü” bir fiil de “günah” bir fiildir. Yalan söylemek bu an- lamda onun için sadece kötü değil aynı za- manda günahtır; çünkü o yalan söylemiş ol- makla Tanrı katında da bir suç işlemiş olduğu- na inanır. Böyle bir dindar için ahlak kurallarını çiğnemenin ahlak düzeyindeki karşılığı “ahlak- sızlık”, inanç düzeyindeki karşılığı ise hem “ah-
laksızlık” hem de‚ ”Tanrı’ya isyan”dır. Allah katında makbul olanı bu tür dindarlıktır.
Kaynaklar
Dr. Gürbüz Mızrak (2024). MÂTÜRÎDÎLİK / İslam’ı Vahiy ve Aklın Işığında Anlama, Anlat- ma Gayreti:
Prof. Dr. Fatih İBİŞ. 2015. MÂTURÎDÎ’DE İMAN-AHLAK İLİŞKİSİ. KELÂM ARAŞTIRMALA- RI DERGİSİ. Cilt: 13, Sayı: 2, 2015 Sayfa:
717-734.
Prof. Dr. Sönmez KUTLU. 2003. “Bilinen ve Bilinmeyen Yönleri ile İmam Mâturîdî”, İmam Mâturîdî ve Maturidilik (ed. Sönmez Kutlu), Ankara: Kitâbiyât, s. 17-55.
Prof. Dr. Sönmez KUTLU. 2011. TÜRKLER
VE İSLAM TASAVVURU. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Yayınları.
Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün, Dinsel ve Mito- lojik Yönleriyle Cin ve Şeytan Algımız, Kelam Araştırmaları, 10:2 (2012), SS.11-30.
