Site icon

HER YER KERBELA…

Spread the love

Her Yer Kerbela: Zulme Boyun Eğmemenin Destanı

“Eğer ben bu yola çıkmazsam korkarım ki benden sonra kimse adaletsizliğe, zulme, haksızlığa baş kaldırmaz.”

Hz. Hüseyin ibn Ali

Muharrem ayının onuncu günü… Aşure günü… Yalnızca bir takvim yaprağı değil; tarihin en derin vicdansızlıklarından birinin, en yürek yakan haksızlıklarından birinin ve buna rağmen en onurlu duruşlardan birinin yıl dönümü. Kerbela; bir coğrafyanın adı olmaktan çok önce bir vicdanın adı olmuştur. Her çağda, her coğrafyada, her toplumda zulmün yükseldiği, masumların susturulmaya çalışıldığı, hakkın satın alınmak ya da sindirilmek istendiği her yerde Kerbela yeniden kurulur.

Hz. Hüseyin, 72 kişilik küçük kafilesiyle Emevi iktidarının binlerce kişilik ordusunun karşısına çıktığında yalnızca bir savaş meydanına adım atmıyordu. Tarihin omurgasına, insanlığın hafızasına kazınacak bir duruş sergiliyordu: Zalime biat etmemek, haksızlığa ortak olmamak, zulmü meşrulaştırmamak. O biliyordu ki yenik düşecek; ama susmak, o zulme “evet” demekten farksız olacaktı. Ve işte bu yüzden, on dört asır sonra bile adı dillerde, davası yüreklerde yaşıyor.

Emevi Zihniyeti: Dini Zulme Alet Etmek

Kerbela’yı yaratan zihniyet yalnızca tarihin sayfalarında kalmadı. Emevi anlayışının özü şuydu: Dini bir meşruiyet aracına dönüştürmek. İktidarı korumak, muhalifleri susturmak, toplumu boyun eğdirmek için “Allah adına”, “din adına”, “kutsal adına” konuşmak. Çünkü Hz. Hüseyin’i katlettiklerinde, ellerinde Kuran_ı Kerim’den sayfalar ve fetvalar vardı. Kılıçlarının her darbesi bir “dini gerekçe” ile örtüldü. Masumların kanı, siyasetin ve iktidar hırsının üstüne örtülen dini bir örtünün arkasına gizlendi.

Bu zihniyet bugün de yaşıyor.

Samimi inananların duygularını, inançlarını, kutsallarına olan bağlılıklarını bir araç olarak kullananlar; bu duyguları kamplaşma, kutuplaşma ve iktidar için mobilize edenler; camileri, dini kurumları, inanç dilini siyasi bir silaha dönüştürenler —işte bunlar, Emevi zihniyetinin çağdaş mirasçılarıdır. Fark şu ki, bugün kılıç yerine söylem ve hukukun üstünlüğünün yok sayıldığı adaletsiz bir sistem  kullanılıyor kullanılıyor; bugün meydan yerine makamlar, ekranlar ve kürsüler tercih ediliyor.

Gerçek mümin —hangi inançtan olursa olsun— bu oyunu görmelidir. Dini, zulmün örtbası olarak kullananlara karşı en güçlü yanıt; inancını vicdanıyla, aklıyla ve adalet duygusyla buluşturmaktır. Hz. Hüseyin’in yaptığı da tam olarak buydu: Zalim, kendi iktidarını dinin arkasına saklamıştı; Hz. Hüseyin ise gerçek dinin zalime boyun eğmemek olduğunu kanıyla yazdı.

Birliğin ve Kurtuluşun Sembolü: “Aşure”

Aşure gününün mucizelerle dolu anlatısı, yüzyıllar boyunca farklı toplulukların ortak belleğinde yer etmiştir. Hz. Nuh’un tufandan sonra gemisini karaya yanaştırdığı, elindeki son erzakı bir araya getirerek pişirdiği söylenir. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı ve alev ona değmeden gülşen olduğu, Hz. Musa’nın Kızıldeniz’i geçerek Firavun’un zulmünden kurtuluşun şükrünü tuttuğu gün olarak anılır. Kurtuluş, sabır, birlik, umut…

Peki aşure nasıl hazırlanır? İşte tam da bu sorunun cevabında, bu kutsal günün en derin mesajı saklıdır:

Bir tencereye onlarca farklı malzeme konulur. Buğday, nohut, fasulye, pirinç, kuru üzüm, incir, ceviz, fındık, nar taneleri… Her biri kendi başına ayrı bir tat, ayrı bir doku, ayrı bir renk. Ama bir araya geldiklerinde hiçbiri diğerini silmez; tam tersine birbirini tamamlar, birbirini zenginleştirir. O büyük kazan karıştırıldıkça ortaya tek bir şey çıkar: Aşure.

Aşure, farklılıkların bölünmediğinin, ayrılmadığının, birbirini eritip yok etmediğinin —aksine birleşerek anlam kazandığının— en güzel simgesidir.

Bugün Türkiye’de önemli bir eşikte duruyoruz. Anayasa tartışmaları, sistem arayışları, toplumsal kırılganlıklar… Ve her kırılganlık noktasında, birilerinin o çatlağı genişletmeye, farklılıkları birer ayrışma hattına dönüştürmeye çalıştığını görüyoruz. Mezhep farklılıkları, etnik kimlikler, yaşam tarzı ayrımları —bunların her biri birer zenginlik iken, bazı eller bu zenginlikleri birer koz olarak masaya yatırıyor.

İşte tam bu noktada aşure kazanının başına dönmeliyiz.

Aşure, içindeki malzemelerin birbirinden ayrılmasını değil, bir arada kaynamasını ister. Toplumların gücü de homojenlikten değil, farklılıkların barış içinde bir arada var olabilmesinden gelir. Bizi gerçekten zayıf düşürecek olan şey, içimizdeki çeşitlilik değil; o çeşitliliğin bir kutuplaşma zeminine dönüştürülmesine izin vermektir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün laiklik ilkesi, sıklıkla yanlış anlaşılır ya da kasıtlı olarak çarpıtılır. Laiklik, dinsizlik değildir. İnancı yok saymak değildir. Aksine, laikliğin özünde şu anlayış yatar: Herkes inancını özgürce, kendi iç dünyasında yaşar; devlet ise hiçbir inancın lehine ya da aleyhine taraf olmaz.

Bu, aynı zamanda inancı korumanın da en sağlam yoludur. Çünkü din, devlet otoritesine bağlandığı anda siyasetin bir aracına dönüşür; içtenliğini, özgürlüğünü, maneviyatını yitirir. Toplumun yarısı inancın siyasal bir silaha dönüştürüldüğünü hissedince, dinden değil, o siyasal araçsallaştırmadan uzaklaşır. Bu ise hem inancı zedeler, hem toplumu böler.

Laiklik, aşure kazanının dengesidir: Herkes kendi özgünlüğünü korur, ama aynı tencerede, aynı ateşte, aynı ortak iyilik için bir arada kaynar. Kimse diğerini ezmez, kimse diğerini yok etmeye çalışmaz.

Kerbela’yı anmak, o gün yapılan adaletsizliğin bugün de sürdüğünü, o zihniyetin biçim değiştirerek varlığını koruduğunu görmek ve buna rağmen susmamayı seçmektir.

Aşure kaynıyor. Farklı renklerde, farklı tatlardan, farklı kökenlerden gelen her malzeme, o kazanda kendinden bir şeyler veriyor ve karşılığında bütünün bir parçası oluyordu. Bu, bölünmek değil; olgunlaşmaktır.

Zalime biat etmeyenlerin, haksızlığa sessiz kalmayanlerin, dini araçsallaştıranlara boyun eğmeyenlerin, farklılıkları zenginlik olarak sahip çıkanların günü aydın olsun.

Her yer Kerbela, her zaman Hüseyin.

Muharrem Ayı — Aşure Günü Anısına GÜNEŞ ALTUNER – 24.06.2026

Exit mobile version