Site icon

“KİŞİLİK” ve “ÖNDERLİK” ÖZELLİKLERİYLE ATATÜRK

Spread the love

“KİŞİLİK” ve “ÖNDERLİK” ÖZELLİKLERİYLE ATATÜRK

Değerli Dostlar!

Malumlarınız olduğu üzere, Cumhuriyetimizin Kurucusu, milletimizin ve bütün mazlum milletlerin büyük rehberi ATATÜRK’ün ölümünün 85’inci yıl dönümü olan bugünde; O’nun düşünce, ideal ve ufuk ölçüsünü bir kez daha yeni bir bilinçle özümsemek; ilke ve devrimlerinin yılmaz bekçileri olduğumuzu bu vesile ile bir kez daha duyur­mak amacıyla bir arada bulunmaktayız.

Ve yine malumlarınız olduğu üzere, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yetişme süreci, O’nun dar anlamda “kişilik özellikleri”, geniş anlamda “önderlik  özellikleri”nin ortaya konulabilmesi bakımından önemlidir.

Bir önderin kişiliğinin oluşmasında, yetişmesinde şüphesiz, içinde yaşadığı “çevre” etkin rol oynamaktadır. Önderin çevresi ise; ailesi, okuduğu okullar, meslek ortamı, yaptığı görevler ve insanlık idealleri ve birikimlerin­den oluşur. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün aile çevresini; yaşadığı dönem içindeki “eğitim-öğrenim” ortamının yetişmesine ve kişiliğine yaptığı etkiyi sizlere arz etmeye çalışacağım.

O, bir insandı…

O, 1881 (Rumi 1296) yılında Selanik’te Koca Kasım Mahallesi Islahhane Caddesi’nde bugün müze olan üç katlı bir evde dünyaya geldi. Babası, o sırada kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi; Annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi, ilkokul öğretmeni olan Kızıl Hafız Ahmet Efendi; anne tarafından dedesi ise, Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Efendi’dir.

Mustafa Kemal’in hem baba, hem de anne tarafından soyu “Evlad-ı Fatihan”, yani Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan göçürülerek, iskân edilen “Yörük” veya “Türkmenler”dendir.

Baba soyu, Anadolu’dan gelerek Manastır Vilayeti’nin Debre-i Balâ Sancağı’na bağlı Kocacık köyüne yerleştiler. Aile, sonradan 1830’larda Selanik’e göç etmiştir. Ali Rıza Efendi, 1839’da Selanik’te dünyaya gelmiştir. Dedesi Ahmet ve dedesinin kardeşi Hafız Mehmet’in taşıdığı “kızıl” lâkabı ve yerleştikleri nahiyenin adı olan “Kocacık”’ın da gösterdiği üzere; Mustafa Kemal’in baba tarafından soyu Anadolu’nun da Türkleş-mesinde önemli roller oynayan “Kızıl-Oğuz Türkmenleri” nden gelmektedir.

Anne soyu da Fatih Sultan Mehmet döneminde Anadolu’dan Rumeli’ye göçürülüp, iskân edilmiş olan Yörükler-dendir. Bu sebeple, aileye “Konyarlar” da denilmektedir.

Tamamen Türk olan Vodina Sancağı’na bağlı Sarıgöl Nahiyesi’ne yerleşen aile; sonradan Selanik yakınlarındaki Lankaza’ya geçmiştir.

1839 doğumlu Ali Rıza Efendi, 1857 doğumlu Zübeyde Hanımla 1870 veya 1871’de evlendi. Altı çocukları oldu: Fatma (1871/1872-1875), Ahmet (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (Kemal Atatürk) (1881-1938), Makbule (Boysan, Atadan) (1885-1956) ve Naciye (1889-1901).

Kardeşlerinden Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında, o senelerde Rumeli’yi kasıp kavuran salgın kuşpalazı (difteri) hastalığından çocuk yaşlarında ölmüşlerdir. En küçükleri Naciye, on iki yaşında gözlerini hayata kapamıştır.

Aile çevresinde Mustafa’yı etkileyen insanların başında şüphesiz ki, babası ve annesi gelmektedir. Ali Rıza Efendi, bir öğretmen çocuğudur ve yıllarca Gümrük, Evkaf memurluklarında bulunmuştur. Bir ara askerlik mesleği ile ilgilenmiş, Gönüllü askerlere talim yaptırmıştır. Selanik’te kurulan “Gönüllüler Taburu”nun da kurucuları arasında bulunmuştur. Memuriyeti bırakarak, kereste ticaretine başlayan Ali Rıza Efendi, bu işi sırasında haraç isteyen çetelerle de çatışmayı göze alabilecek yapıda bir insandı. Oğlu Mustafa’ya “adam olmak için okumak, öğrenmek şarttır. Başka çare yoktur” diyen Ali Rıza Efendi, geniş görüşlü, modern düşünceli, yeniliklere açık aydın bir insandı. Mustafa’yı Mahalle Mektebi’nden alarak, çağdaş bir eğitim kurumu olan Şemsi Efendi Okulu’na vermesi de, onun yenilikçi, parlak kişiliğini göstermektedir.

Zübeyde Hanım ise, Ali Rıza Efendi’ye göre daha muhafazakâr bir insandı. Fakat, aydın, bilge bir Türk anasıydı. Çocukları çok sever ve onların üzerine titrerdi. Zübeyde Hanım, doğuştan akıllı bir kadındır. Oğlu Mustafa, annesinin üzerindeki etkisini, fedakârlığını her zaman saygıyla anacaktır. Zübeyde Hanım, güçlü bir beden yapısına sahip olduğu kadar, güçlü bir iradeye de sahipti. Yeterince eğitim görmemiş, ama okumayı yazmayı öğrenmişti. “Bilge” kişiliklerinden dolayı annesine “Molla Hanım”, kendisine de “Molla Zübeyde” denilirdi.

***

O, bir insandı…

1887’de Mustafa, ilkokula gidecektir. Babasının istememesine rağmen, Zübeyde Hanım’ın ısrarları üzerine önce Mahalle Mektebi’ne törenle giren Mustafa, kısa bir süre sonra; Selanik’in şöhretli öğretmenlerinden ve eğitimcilerinden Şemsi Efendi’nin yeni metotlarla alfabe öğretimi yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine burada başlamıştır. Mustafa, okuyup yazmayı burada öğrenmiş; babasının ölümüne kadar bu okulun sınıflarını düzenli olarak takip etmiştir.

Bu dönemde Mustafa’yı olumlu yönde etkileyen ve onun ATATÜRK haline gelmesinde çok büyük katkıları olan öğretmenlerinin başında şüphesiz ki, Şemsi Efendi gelmektedir. Şemsi Efendi, eğitim tarihimizde yeni pedagojik yöntem ve uygulamaları ilk deneyenlerdendir. Öğrencileri bir üst düzey olan Rüştiyedeki öğrencilerden daha bilgili yetişiyorlardı. Atatürk’ün dinde bağnazlığa karşı görüşlerinde, yenilikçi fikirlerinde, disiplin duygularının gelişmesinde Şemsi Efendi’nin öğretim ve uygulamalarının önemli bir payı vardır.

Babası Ali Rıza Efendi, yakalandığı “bağırsak veremi” hastalığından kurtulamayarak 28 Kasım 1893 tarihinde vefat edince, Mustafa için çiftlik günleri başlayacaktır. Zübeyde Hanım’ın çocuklarını alarak kardeşinin Langaza’daki çiftliğine gidişi, Mustafa’nın öğrenim hayatına kısa bir ara verdirmiştir.

Küçük Mustafa’nın kişiliğinin şekillenmesinde rol oynayan dönemlerden biri de onun dayısının çiftliğinde geçirdiği yaklaşık dört buçuk aylık süredir. Çiftlikte geçen bazı olayları bir eğitimci gözüyle değerlendiren Prof. Dr. İsmail Hakkı BALTACIOĞLU, Atatürk’teki “yaratıcılık, ağaç ve hayvan sevgisi”nin çocukken yaşadığı bu “yaratıcı çevre”nin eseri olduğu kanaatindedir.

Çiftlik hayatından sonra Selanik’e gelen ve kısa bir süre Mülkiye Rüştiyesi’ne devam eden Mustafa, esasen çocukluğundan beri askerliğe büyük bir ilgi duyuyor ve asker olmak istiyordu. Nihayet asker olmasını istemeyen annesine haber vermeden Selanik Askerî Rüştiyesi’nin sınavlarına girerek başarılı oldu. Mustafa, Nisan 1894’te Selanik Askerî Rüştiyesi’nin ikinci sınıfından öğrenimine başladı.

Bu okul, düzenli ve disiplinli bir okuldu. Mustafa, bu okulda, çok kısa sürede öğretmenlerin ve komutanların dikkatlerini çekmeyi başardı. Mustafa, Matematik dersini daha çok sevdi. Bu derste sınıfın “müzakerecileri” arasına girdi. Matematik dersi öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey, genç Mustafa’nın yeteneklerini sezdi ve O’na “Kemâl” adını verdi.

Selanik Askerî Rüştiyesi’nde Mustafa Kemal’e özel ilgi gösteren öğretmenlerinden birisi de, Fransızca öğretmeni Yüzbaşı Nakiyüddin Bey’dir. Atatürk, 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerin verdiği bir çayda Nakiyüddin Bey’le karşılaşmış ve onun hakkında şunları söylemiştir:

“…Bununla beraber hatırlamak gerekir ki, gerçek ve fedakar öğretmenler, eğitimciler eksik değildi. Onların bize verdikleri feyiz elbette esersiz kalmamıştır. Şimdi, burada bir yüce kişiye rastladım. O, benim Rüştiye birinci sınıfında öğretmenim idi. Bana henüz ilk bilgileri öğretirken gelecek için ilk fikirleri de vermişti. Demek istiyorum ki, ilk ilham ana baba kucağından sonra okuldaki eğitimcinin dilinden, vicdanından, terbiyesinden alınır…”

Selanik Askerî Rüştiyesi’nde 1908’e kadar yirmi yıl Fransızca öğretmenliği yapan Nakiyüddin Bey, genç Mustafa Kemal’e bir taraftan geleceğe ilişkin fikirler verirken bir taraftan da, “sen bu Fransızcanın peşini bırakma” öğüdünde bulunmuştur. Sonradan Mustafa Kemal’in Şam’da kurduğu Vatan ve Hürriyet Cemiye­ti’nin Selanik Şubesinin kuruluşunda, 31 Mart Hadisesi’nin bastırılmasında öğrencisi Mustafa Kemal ile birlikte çalışan Nakiyüddin Bey, Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün isteği ile milletvekili adayı gösterilmiş ve üç dönem milletvekili de seçilmiştir.

Hayatının sonuna kadar yanından ayrılmayacak olan Nuri (CONKER), Salih (BOZOK) ve Fuat (BULCA) ile arkadaşlıklarının da geliştiği Selanik Askerî Rüştiyesi’nde genç Mustafa, sadece okul çalışmalarıyla yetinme-miştir. Bilgisini genişletmek, kültür seviyesini yükseltmek için o günün şartları içinde, çevresinde çıkan yayımları takip etmiş, yarışmalara katılmıştır.

Mustafa Kemal, Askerî Rüştiyeyi, 1895 yılı sonunda, 43 puan aldığı bir ders hariç, bütün derslerinden tam puan olan 45’i alarak DÖRDÜNCÜLÜKLE bitirmiştir.

***

O, bir insandı…

Mustafa Kemal, 1896 yılının 13 Mart günü Manastır Askerî İdadisi’nde lise eğitimine başlar. İdadi, yatılıdır. Mustafa Kemal’in bundan sonraki ev hayatı sadece izin ve tatillerde kısa süreli olabilecektir. Askerlik mesleğinin meşakkatli ve zorlu özelliklerinden de kaynaklanan bu durum, biraz da onun “bağımsız yaşama” karakterine uygun düşecektir.

Manastır’da sınıf arkadaşları sadece Selanik Rüştiyesi’ndekiler değildir. Manastır bölgesine bağlı olan, Üsküp, İpek, İşkodra, Yanya ve Manastır Askerî Rüştiyelerinden gelen gençler de vardır. Bu ortam içinde çeşitli karakter, mizaç ve seviyedeki genç insanlarla tanışmak, anlaşmak ve onlara kendini kabul ettirmek hususunda Mustafa Kemal’in üstün vasıflarının burada da büyük bir rol oynadığı şüphesizdir.

Mustafa Kemal, Manastır İdadisi’nde de, Matematik dersinde yine çok başarılıdır; Fransızca’da ise biraz zayıftır.

Burada Mustafa Kemal’i en çok etkileyen arkadaşlarından biri olan Ömer Naci, O’na edebiyat ve şiir merakı aşılayacaktır. Sonradan İttihat ve Terakki’nin hatibi olan ve genç yaşta Birinci Dünya Harbi sırasında hayatını kaybeden Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovularak, Manastır İdadisi’ne yollanmıştı. Mustafa Kemal, konuyla ilgili olarak hatıralarında şunları anlatır:

“O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiç birini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyatın gerekli olduğuna o zaman muttali oldum. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki, güzel yazmak hevesi ben de baki kaldı.”

Bu ikazı yapan Kitabet öğretmeni Alay Emini Mehmet Asım Efendi’dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa’ya şöyle anlatır:

“Eğer Kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü, hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı. ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filan bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir; fakat askerlik mesleğinde katiyen yükselemez’. Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği halde Naci, erkanı harp (kurmay) zabiti olamadı.”

Bu ikaz ve yönlendirmenin Atatürk’ün hayatını ve kaderini doğrudan etkilediğine şüphe yoktur. Fakat, Ömer Naci’nin de Mustafa Kemal’in fikrî alt yapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir rol oynadığı da kesindir. Nitekim, genç Mustafa Kemal’in dönemin “vatan ve hürriyet” şairi Namık Kemal ile “Türkçü” şairi Mehmet Emin YURDAKUL’un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci’nin etkili olduğu bilinmektedir. İdadi’de, Namık Kemal’i tanımak, duymak, onun gizlice elden ele dolaşan vatan şiirlerini bulmak, okumak işini Hatip Ömer Naci sağlamıştır. Atatürk, sonradan 14 Eylül 1931’de yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin YURDAKUL ile ilgili şunları söylemiştir:

“…Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askerî İdadisi’nde öğrenciyken okuduğum ‘Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur’ dizeleriyle başlayan manzumesinde, bana millî benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum…

Tarih öğretmenleri Mehmet Tevfik (Bilge) Bey’in de etkileriyle, gençler Fransız İhtilali’nin temel ilkelerinden biri olan “hürriyet” kavramı ile de burada tanışacaklardır. Topçu Kolağası Mehmet Tevfik Bey, o dönemin dar Osmanlı tarihçiliği görüşünden uzak, Türk tarihini bütün genişliği ve eskiliği ile kavrayan ve öğrencilerine dersini sevdirerek esaslı tarih bilinci ve kültürü veren bir öğretmendi. Ali Fuat CEBESOY’un, “Değerli ve milliyetçi bir Türk subayıydı. Türk tarihini iyi biliyor ve öğrencilerine tarih zevkini veriyordu. Atatürk, Türk tarihini bütün genişliği ve derinliğiyle kavramış bulunan hocasından daima saygı ile söz etmiştir. Bir gün bana: ‘Tevfik Bey’e minnet borcum vardır. Bana yeni bir ufuk açtı’ demiştir.” şeklinde tanıttığı Kol Ağası Mehmet Tevfik Bey (1865-1945)’in Atatürk’ün derin tarih bilgisinin ve bilincinin oluşmasında baş mimar olmuştur. ATATÜRK, bu değerli öğretmenine beslediği şükran ve minnete, onu milletvekili adayı göstererek ve Beşinci Dönem Diyarbakır Milletvekili olarak Meclis’e girmesini sağlayarak karşılık vermiştir.

Manastır İdadisi’nin ikinci sınıfına geçen Mustafa Kemal, 1897 yılında Mart’ın ilk günlerine kadar devam edecek izinden faydalanarak Fransızca’sını kuvvetlendirmeyi düşünür ve 1888’de kurulmuş olan Tophane semtindeki “College des Freres de Salle” (Frerler Mektebi)’in özel kurlarına kaydını yaptırarak dersleri düzenli olarak takip eder. Birinci sınıfta kendisini ikaz eden Fransızca öğretmeninin “acı ihtarlarına” yeniden muhatap olmak istemez. ATATÜRK, hatıralarında, “İki, üç ay gizlice Frerler Mektebi’nin hususî sınıfına devam ettim. Böylece Mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim.” demektedir. Bu özel derslerde Mustafa Kemal’in öğretmenlerinden biri Frere Rodriquez (1849-1941)’dir. Bu öğretmenin anlattığına göre; Mustafa Kemal, gayet ciddî, zeki, çalışkan, elinde daima kitap bulunan bir gençtir ve subay olduktan sonra da zaman zaman kendisin-den ders almaya gelmiştir. Mustafa Kemal, gerçekten İdadi’den başlayarak gençlik yıllarında Fransızca öğrenmeye büyük önem vermiştir. O, “bir kurmay subay, mutlaka yabancı dil bilmelidir, bunun aksini düşünmek büyük hatadır.” demektedir.

***

O, bir insandı…

Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi’ni ikinci olarak bitirip, Pangaltı’daki Harbiye Mektebi’nde yüksek öğrenimine devam etmek için İstanbul’a gelir. Böylece bütün çocukluğu ve gençlik yıllarının geçtiği Makedonya’dan ilk defa ayrılır. Birikimi ile yeni bir hayata atılacağı, kişiliği ve düşüncelerinin daha da olgunlaşacağı Harp Okulu’na giriş tarihi 13 Mart 1899; apolet numarası ise 1283’tür.

Harbiyeli Mustafa Kemal”, buradaki “Künye Defteri” ne “Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahallesi Gümrük Memurlarından müteveffa Ali Rıza Efendi’nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi – Selanik 96” olarak kaydedilecektir.

Mustafa Kemal, Harbiye’de öğretime başladığı sırada, okul komutanı 24 yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış olanMustafa Zeki Paşa; öğretim başkanı, o zamanki ismi ile “ders nazırı” ise, daha sonra Çanakkale’de kolordu komutanı olanEsat Paşa’dır.

Mustafa Kemal, Harp Okulu 1 nci sınıfında 635 mevcutlu Piyade sınıfında bütün derslerden 484 not almış ve dokuzuncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir.

Mustafa Kemal, 2’nci sınıfta ise 420 arkadaşı arasında toplam 522 not alarak ve on birinci olarak üçüncü sınıfa geçmiştir.

Mustafa Kemal, 3 ncü sınıfta, 459 arkadaşı arasında üç yıllık notlarının toplamı üzerinden Harp Okulu’nu sekizinci olarak bitirmiştir.

Mustafa Kemal’in Harbiye’deki arkadaşları öncelikle Manastır İdadisi’nden gelenlerdi. Bunlar arasında, Ahmet Tevfik ilk sırayı almaktadır. Çocukluk arkadaşı, Rüştiye ve İdadi’de de birlikte okuduğu Mustafa Nuri (CONKER), Lütfi Müfit (ÖZDEŞ), Ali Fuat (CEBESOY), Arif (AYICI), Hayri (TIRNOVACIK), Kâzım (KARABEKİR), Ömer Naci, İsmail Hakkı (PARS), Kâzım (İNANÇ), Kâzım (ÖZALP), Ali Fethi (OKYAR), diğer samimî arkadaşlarıydı. Bunların bazıları kendi devresi, bazıları da kendisinden önce veya sonraki devrenin öğrencileri idi. Mustafa Kemal, bu arkadaşları arasında en çok Ahmet Tevfik ile samimîdir.

Mustafa Kemal’in Harp Okulu’nda, kişiliğini etkileyen ve hayata hazırlanmasını sağlayan çok değerli öğretmen­leri bulunmaktadır. Bunlar arasında; sonradan İstanbul Üniversitesi’nde Profesör olan, Türk Tarih Kurumu kurucu üyeliği ve milletvekilliği görevlerinde de bulunan Fransızca öğretmeni Necip Asım (YAZIKSIZ) Bey, Talim Öğretmeni Rahmi Paşa ve onun maiyetindeki Binbaşı Fazıl Bey, sonra Korgeneral ve milletvekili olan Yüzbaşı Naci (İLDENİZ) Bey ve Teğmen Osman Efendi‘nin Mustafa Kemal’in gözünde ve gönlünde ayrı değerleri olagelmiştir.

Ali Fuat CEBESOY’un, öğretmenleri hakkında anlattıklarına göre; Mustafa Kemal, en çok Yüzbaşı Naci Bey‘i sayar ve severdi.

Harbiyeli Mustafa Kemal’in, bu dönemde hem Fransızca’sını geliştirdiği, hem de memleket meseleleri üzerindeki düşüncelerini daha da olgunlaştırdığı görülmektedir. O Harbiye’de Namık Kemal ve Mehmet Emin YURDA­KUL gibi dönemin meşhur şairlerinin yanı sıra Abdülhak Hamit ve Tevfik Fikret’i de okumuştur. Zamanın felsefe ve fikrî akımları ile meşgul olmuştur.

Anlaşılmaktadır ki, Harp Okulu eğitimi ve öğrenimi dönemi, Mustafa Kemal’in hem vatan, millet, Türklük fikirlerinin olgunlaşmasında, hem de Batı’ya dönük “çağdaşlaşma” düşüncelerinin gelişmesinde önemli bir dönem olmuştur. Ayrıca bu fikirlerini arkadaşlarına da anlatması, okula bu fikirleri yaymak için bir gazete çıkarma girişiminde bulunması, onun daha o dönemde liderlik özelliklerinin gelişmeye başladığını da göstermek­tedir.

Mustafa Kemal’in Harp Okulu’ndan “neşet” tarihi olan 10 Şubat 1902 tarihi, Harp Akademisi’ne girdiği tarihtir.

1848 yılında Harp Okulu içinde “Erkan-ı Harbiye Sınıfları” adı ile kurulan Harp Akademisi, Esat Paşa’nın Harp Okulu Öğretim Başkanlığı’na atanması (1899) ndan sonra, yani Mustafa Kemal’in Harp Okulunda öğrenime başladığı sırada yeni bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1902 yılından itibaren Erkan-ı Harbiye Sınıflarından “Çok İyi” derecede başarı sağlayanlara “Kurmay” ve “İyi” derecede bitirenlere “Mümtaz” unvanı verilmeye başlan­mıştır. Bu usul, 1909 yılına kadar devam etmiştir. Mümtazlar arasında “kurmay” ihtiyacını karşılamak üzere sonradan “kurmaylıkları” onananlar da çoktur.

Mustafa Kemal’in Harp Akademisine başladığı yıl sınıf mevcudu; topçu ve süvari okullarından gelenler ve deği­şik sebepler dolayısıyla bir üst sınıftan kalanlar ile birlikte 43 kişidir.

Atatürk’ün Harp Akademisi’ndeki notları ve ders başarısı ise şu şekildedir:

Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan Akademi birinci sınıfta, toplam 580 olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı sırası 8’dir.

Mustafa Kemal’in, Akademi ikinci sınıfında kırk kişilik sınıf mevcudu içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6. sıradadır.

Kurmay Yüzbaşı olarak yeminini 21 Ekim 1904 Cuma günü eden Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905 Çarşamba günü Akademiden mezun olmuştur.

57’nci Dönem Akademi mezunu toplam 37 kişidir. Bunların 13’ü “Kurmay”, 27’si de “Mümtaz” olmuşlardır. Mevcut bilgi ve belgelere göre Mustafa Kemal, Kurmay olarak Akademiyi bitiren 13 kişi arasında 5 ncidir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Akademi’deki öğretmenleri arasında Topçu Feriki (Tümgeneral), Ahmet Muhtar, Kurmay Binbaşı Refık Bey, Kurmay Yarbay Nuri Bey, Pertev Paşa (DEMİRHAN), Kurmay Albay Hasan Rıza Bey, Kurmay Albay Zeki Bey, Kurmay Yarbay Fevzi Bey bulunmaktadır.

Sınıf arkadaşı Ali Fuat CEBESOY’un anlatımına göre; Mustafa Kemal, bu öğretmenlerinden en çok Tabiye derslerine giren Kurmay Yarbay Nuri Bey’i sayıyor ve takdir ediyordu. Nuri Bey; gerçekten geniş kültürlü, çağına göre aydın düşünceli, stratejide üstat sayılan bir kurmay subaydı. Aradaki uzaklığı korumakla beraber öğrencilerine karşı içten ve ağabeyce davranıyordu. Yalnız ders vermekle yetinmiyor, genç kurmay adaylarının çeşitli sorularını da cevaplamaktan zevk duyuyordu. Nuri Bey, “Bir kurmay subay, askerlik dışında kalan bilgilerle de donanmış olmalıdır. Yarın, hepiniz birer kumandan olacak, sorumluluk yükleneceksiniz.” diyordu. Nuri Bey, bir derste öğrencilerine “Gerilla” hakkında bilgiler vermişti. Mustafa Kemal, 1911’de Trablusgarp’ten arkadaşı Ali Fuat CEBESOY’a yazdığı bir mektupta, “Kurmay Yarbay Nuri Bey’in gerilla metotlarını başarıyla uyguladığını yazıyordu.”

Gerek kendisinin, gerekse arkadaşlarının anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Kemal, Akademi’de kültürel çalışmalara çok önem vermiştir. Gazete çıkarmayı burada Harbiye’den daha düzenli bir şekilde yürütmüş, kürsüden “konferans” niteliğinde konuşmalar yapmış ve bunların metinlerini arkadaşlarına dağıtmıştır.

Mustafa Kemal, Harp Akademisi’ne yeni başladığı sıralarda, 26 Haziran 1902 Perşembe günü Ali Fuat CEBESOY’un babası İsmail Fazıl Paşa’nın Kuzguncuk’taki köşkünde misafir edilmiştir. O gece orada kalmış; ertesi 27 Haziran Cuma günü ise köşke gelen Osman Nizami Paşa ile tanıştırılmıştır. Osman Nizami, Fransızca ve Almanca’yı (edebiyatı dahil) anadili gibi bilen, İngilizce’yi de yanlışsız konuşabilen bir insandır. Osman Nizami Paşa, II. Abdülhamit’in baskı rejimini yumuşatacağına dair hiçbir belirti olmadığına işaret ettikten sonra Mustafa Kemal ile olan bu görüşmesinde şöyle ifade ortaya koyar:

İstibdat idaresi, bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat onun yerine Batılı manada bir idare gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır? Ben, buna inanmıyorum.”

Mustafa Kemal, kuşkuludur. Nizami Paşa, Abdülhamit’in adamlarından biri olabilir mi? Kendisinin ağzını arayan bir hafiye midir? Mustafa Kemal, bu olasılıklara rağmen; gene de düşüncelerini cesaretle söylemeye kararlıdır ve şöyle seslenir: “Paşa Hazretleri! Garplı manadaki idareler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen milletimizin çok kabiliyeti ve cevheri vardır. Fakat bir inkılâp vukuunda bugün iş başında olanlar yerlerini muhafaza etmeye kalkarlarsa o vakit buyurduğunuzu kabul etmek lâzım gelir. Yeni nesiller içerisinde her hususta itimada lâyık insanlar çıkacaktır.”Osman Nizami Paşa susar, olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermez. Aynı günün akşamı, Mustafa Kemal’e veda ederken şunları söyler:

Mustafa Kemal Efendi oğlum, sen, bizler gibi yalnız Erkân-ı Harp zabiti olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende, memleketin başına gelen büyük adamların daha gençlik­lerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.”

Evet, Osman Nizami Paşa yanılmamıştır. Çünkü Mustafa Kemal, gençlik çağlarından beri geleceğin Atatürk’ ünden belirtiler ve ışıklar vermiştir. Çünkü O, hep Yarınların Adamı olmayı hedeflemiş ve daima öyle yaşa­mıştır.

Mustafa Kemal, Harbiye’den arkadaşı Kırşehirli Lütfü Müfit ÖZDEŞ‘le birlikte tayin oldukları ilk görev yerleri olan Şam’daki Beşinci Ordu’ya 1905 yılının ilk aylarında katılırlar. Burada iki stajyer kurmay yüzbaşıyı birçok zorluklar beklemektedir. Görevli oldukları 29 ve 30 uncu alaylar Havran civarındaki bir isyanı bastırmak için Şam’dan hareket ederler. Bu harekâtta, alaydaki bazı personel harekât vesilesiyle soygun ve talan yapmak isterler. Bu amaçla, bu iki genç kurmay subayı da aralarına almak istemezler. Buna rağmen; iki arkadaş bu harekâta iştirak ederler. Kendi kurdukları düzenin bozulacağından korkan soygun çetesi, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Lütfü Müfit’e vermek isterler. Müfit, bu altınları almaz ve olayı Mustafa Kemal’e haber verir. Ne yapması gerektiğini sorar.

Mustafa Kemal, Müfit’e; “Bugünün adamı olmak istiyorsan bu altınları al; eğer yarının adamı olmak istiyorsan bu altınları iade et, makbuzunu al ve sakla.” der.

İşte, tarihin altın sayfalarında kalan insanlar, “Yarının Adamı” olmayı tercih edebilenler ve bu irade gücünü ortaya koyabilenlerdir.

***

Değerli Dostlar!

O, bir insandı…

O, YARININ ADAMI olmayı göze alabilen büyük bir insandı… O, Mustafa Kemal’di…

O, arkadaşı Ali Fuat CEBESOY’a okula ilk geldiği gün, Sınıflarımız biraz karanlıktır; fakat, beyinlerimiz ve yüreklerimiz aydınlıktır. diyen Harbiyeli Mustafa Kemal’di…

O, yok olmak noktasına getirilmiş bir milleti yeniden var eden; akıl ve bilim temelinde, çağdaş uygarlık yolunda millete yeni ufuklar açan dahi bir asker, devlet ve düşünce adamı idi…  O, bir ATATÜRK idi…

Takdir edersiniz ki, ATATÜRK ve O’nun önderliğinde kurduğumuz millî (üniter), demokratik ve lâik Türkiye Cumhuriyeti‘ni yaşatma ve yarınlara taşıma bilincini oluşturabilmek; ancak, ATATÜRK’ü doğru anlamak ve doğru anlatmak ile mümkündür.

Büyük Önder’in aramızdan ayrılışının 85. yıldönümünde O’nu ve düşüncelerini daha iyi ve daha doğru anlama ve anlatma azminde olduğumuzu önemle belirtir, saygılarımızı arz ederiz.

Exit mobile version