MAHŞERİN KAPISINDA: FİNANS KAPİTALİN SAVAŞI VE TÜRKİYE’NİN VAROLUŞ SINAVI – I
Bugün dünya, insanlık tarihinin en kritik eşiğinde duruyor. Tıpkı bir uçurumun kenarındayız; bir adım sonrası ya felaketin sonsuz karanlığı ya da direnişin ve yeniden doğuşun aydınlığı olacak. Belki de artık “savaş” kelimesi yetersiz kalıyor. Zira yaşadığımız dönem, sadece orduların karşılaştığı klasik bir savaş değil; uygarlıkların, değerlerin, hatta insanın ta kendisinin savaşı. Bu, finans kapitalin dayattığı son büyük hesaplaşmadır.
Dünya ekonomik sisteminin kalbinde artık üretim değil, spekülasyon var. 120 trilyon dolarlık dünya üretiminin tam yedi katı—yaklaşık 720 trilyon dolar—hayali değerlerden, borsa manipülasyonlarından, faizden ve kağıt oyunlarından ibaret. Bu sistemin sahibi birkaç oligarşik merkez: BlackRock, Rothschild’ler ve onların etrafındaki Siyonist-Atlantikçi sermaye ağları. Bunlar artık çöken bir hegemonyanın mirasını ayakta tutmak için insanlık üzerinden kumar oynuyor.
Bu yapı, savaş olmadan ayakta kalamaz. Ukrayna yetmedi. Gazze’de yürütülen soykırım bile yeterli gelmedi. Şimdi gözler İran’da. Çünkü bu sistemin bir sonraki hedefi, Batı Asya’daki direniş blokunun yıkılması ve nihai olarak Türkiye’nin kuşatılmasıdır.
Bugün, yaz gündönümünde, gökyüzünde havalanan B2 bombardıman uçakları sadece bir tatbikat değil; bir medeniyetin ölüm fermanını taşıyor olabilir. Bütün askeri göstergeler, 1962 Küba Füze Krizi’nden bu yana dünyayı böylesine nükleer felakete yaklaştıran bir başka dönem yaşanmadığını ortaya koyuyor.
Amerika’nın nükleer uçakları GBU-57 gibi “yer altı kırıcılarıyla” donatılmıştı ve beklenen oldu: İran’ın nükleer tesisleri hedef alınarak vuruldu. Bu saldırıyla birlikte artık hiçbir halk, hiçbir şehir ve hiçbir çocuk güvende değil. Çünkü bu yalnızca İran’a değil, bölgenin tamamına, hatta küresel düzene yöneltilmiş bir savaştır. Bölgede nükleer tehdidin varlığı üçüncü dünya savaşına kapı aralamaktadır.
Bu gelişmenin Türkiye ile ilgisi yokmuş gibi düşünmek ise sadece siyasi miyopluk değil, doğrudan tarihsel bir intihardır. İran’a atılan her bomba, Türkiye’nin etrafındaki kuşatmayı biraz daha daraltmakta; her patlayan füze, Türkiye’nin stratejik yalnızlığını derinleştirmektedir.
Türkiye, kendi elleriyle çevresindeki güvenlik kuşağını ortadan kaldırdı. Irak’ta kurulan otonom Kürt yönetimi, Suriye’de yıkılan devlet, Gazze’de katledilen bir halk… Tüm bu süreçlerde Türkiye’nin yanlış politikaları, mahşerin kapısını ardına kadar açtı. Bugün, Jeruzalem Post açık açık “Denize çıkışı olan bir Kürdistan, Türkiye’yi durdurur” diyebiliyorsa; bu, sadece bir jeopolitik öngörü değil, yürürlükteki bir stratejidir.
İran’ın parçalanması demek, Kuzey Irak’tan Suriye’ye, oradan İran Kürt bölgelerine ve Türkiye’nin güneydoğusuna kadar uzanacak bir Kürt koridorunun önünün tamamen açılması demektir. İsrail’in “tampon devlet” politikası başarıya ulaşırsa, Türkiye’nin dört bir yanı çevrilecektir. İran son kaleyse, onun yıkılması Türkiye’nin yıkım senaryosunu başlatacaktır.
Bugün Türkiye’ye dayatılan maddeler artık çok net:
- Denize çıkışı olan bir Kürdistan’a sessiz kal.
- Kıbrıs’ı terk et, 74’ü unut.
- Mavi Vatan’dan vazgeç, Akdeniz’den çekil.
- Montreux Sözleşmesi’ni kaldır, Karadeniz’i NATO’ya aç.
Tüm bu talepler, sadece askeri ya da diplomatik bir baskı değil, ekonomik zincirlerle destekleniyor. 80 milyar dolardan 525 milyar dolara fırlayan dış borcumuz, bu zincirin halkalarıdır. Bu zincirin öbür ucunda ise Londra bankerleri, Washington lobi grupları ve Brüksel bürokrasisi vardır. Türkiye, üretim ekonomisinden uzaklaştıkça, bu zincirin kölesi olmaya bir adım daha yaklaşıyor.
Finans kapitalin yerli iş birlikçileri, Türkiye’de Kemalizm’i hedef alırken özellikle iki damardan saldırıyor: etnik bölünme ve dini istismar. Şeyh Sait’ten 15 Temmuz’a kadar uzanan çizgi, Türkiye’yi etnik mezhepçilikle parçalama planının sürekliliğini gösteriyor. Çünkü onlar iyi biliyorlar ki, Atatürkçü düşünce sistemi ayakta kaldığı sürece, bu ülke parçalanmaz.
O yüzden bugün, “laiklik” sadece bir anayasa ilkesi değil; aynı zamanda ulusal güvenlik meselesidir. “Üniter yapı” sadece bir idari tercih değil; aynı zamanda bağımsızlık stratejisidir.
Bugün medya dediğimiz şey, algılarla yönetilen bir hipnoz merkezine dönüşmüş durumda. CNN, BBC, Reuters gibi dev ajanslar artık haber değil, algı üretmektedir. Gençliğe düşen görev ise bu algıları parçalamaktır. Algı değil olgulara dayalı düşünmeyen hiçbir kuşak, bu büyük emperyal planı çözemez.
Bugün Türkiye, kaderini belirleyecek bir eşiktedir. Bu eşiği geçerken ne NATO’nun himayesi ne de AB’nin sahte üyelik vaadi bizi kurtarabilir. Ancak halkın örgütlü iradesi, aydınların cesur tavrı ve gençliğin direnişçi ruhu bu zinciri kırabilir.
Artık mesele bir rejim değişikliği ya da iktidar muhalefet çekişmesi değil. Mesele, bir ülkenin esir edilip edilmeyeceği. Bir halkın, kaderini tayin etme hakkını savunup savunamayacağı. Bu artık tarihsel bir kırılmadır.
İran düşerse Türkiye düşer. Türkiye düşerse bölge çöker. Ve dünya, yeni bir karanlık çağa adım atar.
Ama hâlâ vakit var.
Tarih, direnenlerin yazdığı bir metindir. Şimdi o kalemi yeniden elimize alma zamanıdır.
Güneş Altuner
28.06.2025

