Site icon

MİLLÎ MARŞ, BU GÜN RESMEN KABUL EDİLDİ!

Spread the love

MİLLÎ MARŞ, BU GÜN RESMEN KABUL EDİLDİ!

Ey Türk milleti!
Ey vatan toprağının her karışında şehit kanı kaynayan, her dağında hürriyet rüzgârı esen ulus!
Dinle, İstiklâl Marşı’nın kabulünün destanını…

1920’nin o karanlık kışında, Anadolu’nun bağrında Millî Mücadele alev alev yanıyordu. Düşman İstanbul’u, İzmir’i, Trakya’yı işgal etmiş; yurdun dört bir yanı ateşle çevrilmişti. Ankara’da toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, kahraman ordusuna bir ruh, bir ses, bir bayrak gibi yükselen bir marş arıyordu. Çünkü zafer sadece silahla değil, imanla, şiirle, o ezelî “Hakk’a tapan millet”in sesiyle kazanılacaktı.

Maarif Vekâleti bir yarışma ilan etti. Tam 724 şiir geldi! Kâzım Karabekir’den, Hüseyin Suat Yalçın’dan, nice şairden… Ama hepsi yetersiz kaldı. Hamdullah Suphi Tanrıöver, o zamanlar Maarif Vekili, kalemini Mehmet Âkif Ersoy’a uzattı: “Üstat, bu milletin marşını sen yazmalısın!”

Âkif, Taceddin Dergâhı’nın mütevazı odasında, bir kandil ışığında, kalbi Kurtuluş Savaşı’nın ateşiyle yanarken yazdı o efsanevi dizeleri. 17 Şubat 1921’de gazetelerde yayımlandı. Asker cephede okudu, gözyaşı döktü. “Bu bizim marşımız!” dediler.

Ve geldi o tarihî gün: 12 Mart 1921.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kubbesi altında, Gâzi Mustafa Kemal’in başkanlığında toplanmış milletvekilleri nefeslerini tutmuştu. Hamdullah Suphi kürsüye çıktı. Elinde Âkif’in şiiri. Önce sessizlik…

Sonra o muhteşem ses yükseldi:
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak…”

Meclis ayağa kalktı! Alkışlar gök gürültüsü gibi patladı. Milletvekilleri gözyaşlarına boğuldu. Diğer şiirleri okumaya gerek bile kalmadı. Bazı itirazlar yükseldi ama coşku hepsini bastırdı. Reisi Sani Adnan Adıvar, oylamaya sundu. Ekseriyet-i azime ile, yani büyük çoğunlukla kabul edildi!

O anda, İstiklal Marşı resmen Türk milletinin marşı oldu. Âkif’in ödülü olan 500 lirayı ise “Bu milletin malıdır” diyerek Darülmesai’ye, yoksul kadınlara ve çocuklara bağışladı. Çünkü o, “İstiklal Marşı Türk milletinin eseridir” demişti. Safahat’ına bile almadı; “Benim değil, milletin” dedi.

O marş, tam da o günlerde cephede çarpışan askerlere şöyle sesleniyordu:
“Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın;
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın!”

Ve devam ediyordu:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!”

İşte bu dizeler, 12 Mart 1921’de Meclis’te yankılandığı anda, bütün Anadolu’da bir ateş gibi yayıldı. Zaferin habercisiydi. Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’in kurtuluşunda o marş göklerde uçuyordu.

Yıllar geçti. Beste önce Ali Rıfat Çağatay’a, sonra Osman Zeki Üngör’e emanet edildi. Ama güfte hep aynı kaldı: Âkif’in kaleminden, milletin yüreğinden çıkmış.

Ey aziz vatan! Bugün, 12 Mart’ta, İstiklal Marşı’nın kabulünün 105. yılında o dizeler hâlâ kulaklarımızda:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl…”

Ve son mısralar, ebediyen:
“Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal!”

Bu marş, sadece bir şiir değil; Türk milletinin ebedî yemini, şahlanışının destanıdır. Mehmet Âkif’in kaleminden, Meclis’in alkışından, kahraman ordunun imanından doğdu ve sonsuza dek dalgalanacak!

Korkma! Çünkü o al sancak, sönmeyecek…
İstiklal bizimdir, ebediyen bizim!

Kutlu olsun!

12 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ

Exit mobile version