Site icon

TARİHİ NATO ZİRVESİ

Spread the love

Doğu Akdeniz Kaynaklarımız ve Haklarımız Korunmalı

Kontrollü Kürdistan ve Bölgesel NATO Ordusu

Bir Dönüm Noktasının Eşiğinde

Türkiye, tarihinin en kritik jeopolitik virajlarından birini yaşıyor. Önümüzdeki NATO zirvesi, salt bir güvenlik toplantısının çok ötesinde bir anlam taşıyor: Ortadoğu’nun yeniden şekillendirildiği, enerji koridorlarının yeniden çizildiği ve bölgesel güç dengelerinin köklü biçimde dönüştürüldüğü bir sürecin imza merasimi niteliğinde. Bu zirvede masaya yatırılacak başlıkların —NATO’nun doğu ve güney kanadı, Karadeniz güvenliği, çok uluslu karargâh yapılanması— her biri doğrudan Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, egemenlik alanını ve jeostratejik konumunu ilgilendiriyor.

Bu zirveye sıradan bir ittifak toplantısı gözüyle bakmak, büyük bir yanılgı olur.

NATO’nun Güney ve Doğu Hattı: Türkiye’yi Konuşmak Demek

NATO’nun gündem başlıklarına dikkatli bakıldığında, “doğu ve güney kanadı” vurgusu son derece anlamlıdır. NATO’nun doğusu demek yalnızca Ukrayna cephesi demek değildir; Türkiye’nin doğu sınırları, yani Hakkari’den Şırnak’a, Van’dan Ağrı’ya ve oradan Ermenistan hattına uzanan coğrafya da bu tanımın içindedir. NATO’nun güneyi denildiğinde ise önce Yunanistan akla gelir, ama asıl ağırlık merkezi yine Türkiye’dir; Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine, en büyük deniz yetki alanına ve en kritik enerji geçiş koridorlarına sahip olan Türkiye.

Bu durumun şu anlama geldiğini açıkça söylemek gerekir: NATO zirvesinde Türkiye’nin sınırları, bölgesel güç dengesi içindeki rolü ve üstleneceği sorumluluk alanları müzakere edilecektir. Bunun diplomatik dille “iş birliği” ya da “ortak güvenlik” çerçevesinde sunulacağını biliyoruz. Ama diplomasinin perdesi ardında yatan gerçeklik, çok daha karmaşık ve çok daha tehlikeli bir manzara sunmaktadır.

Büyük Ortadoğu Projesinin İkinci Perdesi

Büyük Ortadoğu Projesi ölmedi; evrildi. 2003 yılında ABD’nin Irak’a müdahalesiyle resmî sahneye çıkan bu proje, özünde Ortadoğu’nun 22-24 ülkesini küçük, yönetilebilir parçalara bölmeyi ve bu parçalar üzerinde Türkiye ile İsrail’i iki hamî güç olarak konumlandırmayı öngörüyordu. O dönemde proje ilk biçimiyle hayata geçirilemedi; ancak fikirler rafa kalkmadı. Bugün önümüzde duran tablo, bu projenin revize edilmiş ve Türkiye’ye daha geniş bir manevra alanı biçilmiş ikinci sürümüdür.

Bu ikinci sürümde dikkat çekici bir değişiklik söz konusu: İsrail’in ön plana çıkarıldığı eski modelin aksine, yeni yapıda Türkiye bölgesel liderlik rolüne yerleştirilmektedir. ABD ile Türkiye arasında şekillendiği izlenim veren bu yeni denklem; Libya, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan gibi ülkelerle kurulacak bir NATO güvenlik şemsiyesini, Türkiye öncülüğünde bir Ortadoğu güvenlik mimarisini ve bunun sağlayacağı ekonomik ve diplomatik kazanımları Ankara’ya teslim etmeyi vaat ediyor gibi görünmektedir.

İlk bakışta cazip. Hatta ulusal çıkarlarla örtüşüyor izlenimi veriyor. Ama işte tam burada durup sormak gerekiyor: Bu yapılanma gerçekten Türkiye’nin lehine mi?

Adana’dan Ermenistan Sınırına: Çok Uluslu Kolordu Meselesinin Gerçek Anlamı

2026 yılı başında Milli Savunma Bakanlığı’nın kamuoyuyla paylaştığı bir açıklama, bu sorunun yanıtına ulaşmak için kritik bir ipucu sunmaktadır. Söz konusu açıklama, NATO’nun güneydoğu bölgesel planı çerçevesinde, Adana’dan Ermenistan sınırına uzanan coğrafyada çok uluslu bir kolordu karargâhı kurulmasının planlandığını ortaya koymaktadır. Bu fikrin 2023 yılında tasarlandığı, 2024 yılında NATO düzeyinde müzakere edildiği de belirtilmektedir.

Şimdi haritaya bakalım. Adana’dan başlayıp Hakkari, Şırnak, Van, Ağrı, Iğdır ve Kars’ı kapsayan, Ermenistan sınırına uzanan bu hat; sözde Kürdistan haritasının kuzeybatı-güneydoğu eksenini tam olarak örtmektedir. Bu tesadüf değildir. Bu hat, onlarca yıldır çizilmeye çalışılan Kürdistan coğrafyasının Türkiye topraklarındaki karşılığını tam olarak tarif etmektedir.

Türkiye bu kolorduya liderlik edecek; çünkü NATO’nun en güçlü ikinci ordusu Türkiye’ye aittir. Bu, bir ödüllendirme gibi sunulmaktadır. Türkiye’ye bölgesel güçten küresel güce doğru evirilen bir ülkenin algısı yaratılmakta, Türk kamuoyuna büyük bir jeopolitik zafer tattırılmaktadır. Ama bu “zafer”in fiyatını gerçekten kim ödemektedir?

Mavi Vatan’ın Korunması: Doğu Akdeniz Cephesi

Doğu Akdeniz, önümüzdeki dönemin ana jeopolitik cephesi olacaktır. Bu cephede Türkiye’nin talepleri meşru, haklarımız açık ve savunulması zorunludur. Mavi Vatan doktrini, salt bir dış politika retoriği değil; deniz yetki alanlarımızın, enerji kaynaklarımızın ve kıta sahanlığı haklarımızın somut bir ifadesidir.

Bu cephede iki kritik tehdit belirginleşmektedir. Birincisi, İsrail-Yunanistan yakınlaşmasıdır. Uzun süredir stratejik hesapların ürünü olan bu ittifak, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi çevrelemeye ve enerji alanındaki haklarımızı gasbetmeye yönelik bir yapı kurmaktadır. Yunanistan’ın adalar üzerindeki silahlandırma adımları, Türkiye’nin kıta sahanlığı üzerindeki talepleri hiçe sayan enerji anlaşmaları ve EastMed boru hattı senaryoları, bu çevreleme stratejisinin somut biçimlerinden ibarettir.

İkincisi ise Libya-Mısır hattıdır. Bu hatta yapılacak anlaşmalar, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye alan açabilir; ama bu alanın kalıcılığı ve üzerine inşa edilecek yapının güvenilirliği, büyük bir soru işareti taşımaktadır. NATO şemsiyesi altında Türkiye’ye açılan her kapı, aynı zamanda Türkiye’yi daha büyük bir stratejik bağımlılığa sürükleyebilir.

Doğu Akdeniz’deki kaynak ve haklarımızı korumak için güçlü olmak gerekmektedir; ama bu gücü başkalarının çizdiği sınırlar içinde kullanmaya mahkûm olmak, uzun vadede bir güç değil zaafiyet yaratır.

Öcalan’ın 1999 İfadesinden Bugüne: Projenin Sürekliliği

Bugünü anlamak için tarihin derinliklerine bakmak zorunludur. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın tutuklanması ve ardından verdiği ifadeler, dönemin kamuoyunda büyük şaşkınlık yaratmıştı. Öcalan, bağımsız Kürt devleti talebini açıkça geri çekiyor; Türkiye’ye kuzey Suriye, Irak ve Kafkasya’daki Kürtleri entegre etmeyi, bölgeyi Türkiye’nin himayesinde birleştirmeyi öneriyordu. “Türkiye’ye bir Türkiye daha katacağım” diyordu. Musul, Kerkük, Halep, Şam, Tebriz… Bütün bu coğrafyayı Türkiye’nin çatısı altında toplamak istediğini anlatıyordu.

O dönemde bu söylem ya saçmalık ya da psikolojik baskı altında elde edilmiş anlamsız bir teslimiyetçi tavır olarak değerlendirildi. Oysa bugün geriye dönüp bakıldığında, o ifadeler bambaşka bir ışıkta duruyordur. Öcalan’ın tarif ettiği çerçeve, bugün “demokratik entegrasyon”, “Osmanlı millet sistemi”, “eyaletler yapısı” gibi farklı kavramlar altında yeniden önümüze konulmaktadır.

1965 yılında ABD, dönemin Başbakanı Demirel’e “Türk-Kürt Federe Devleti” önerisini sunmuştu. Genelkurmay’ın direnciyle rafa kalkan bu fikir, farklı biçimlerle defalarca geri geldi. Özal’ın “federasyon” açıklamaları, Kenan Evren’in eyalet sistemine dönük sözleri, 2013 yılındaki barış süreci müzakereleri… Hepsinin ortak paydasında aynı proje yatmaktadır.

Bu projenin sürekliliği ve çok sayıda farklı siyasi aktörün bu çerçeveyle temas kurmuş olması, meseleye rastlantı gözüyle bakılmasını olanaksız kılmaktadır.

Türkiye’nin Ödülleri ve Gerçek Bedeli

Yaklaşan NATO zirvesinin ve arkasından şekillenecek bölgesel yapılanmanın Türkiye’ye sunacağı somut kazanımlar küçümsenemez. Doğu Akdeniz’de alan açılması, ada ve adacıklar üzerindeki haklarımızın güvenceye alınması, İHA ve SİHA satışlarında pazar genişlemesi, Libya-Mısır hattında ekonomik nüfuz, Irak ve Suriye topraklarında artan etki… Bunların tamamı gerçek ve elle tutulur kazanımlardır.

Türk kamuoyu için cazip bir tablo çizilmektedir: Türkiye büyüyor, bölgesel güç oluyor, imparatorluk coğrafyasına yayılıyor, Misak-ı Millî hedeflerine doğru ilerliyor. Bu tablo, millî reflekslere son derece güçlü bir şekilde seslenmektedir.

Ama gerçek bedeli şudur: Adana’dan Ermenistan sınırına uzanan çok uluslu kolordu, Türkiye’nin kendi topraklarında kalıcı bir NATO üslenme alanı yaratmaktadır. Bu hattın zamanla iç dinamiklerle ve kontrollü gerilimlerle yeniden aktivasyona hazır hale getirilmesi mümkündür. PKK’nın bağımsız devlet talebinden “demokratik entegrasyon” söylemine geçişi, aslında projeyi öldürmemiş; onun ikinci aşamasına zemin hazırlamıştır.

Dışarıdan coğrafya alarak büyümek, içeriden bölünme riskini de birlikte taşır. Bütün Kürtleri Türkiye şemsiyesi altında toplayarak büyümek, başlangıçta cazip görünse bile, bu yapı içindeki demografik ve siyasi dengelerin ilerleyen yıllarda nasıl şekilleneceği bilinmezdir. Bugün Türkiye’nin kontrolünde görünen bu kolordu, yarın Türkiye’nin iç meselesine dönüşebilir.

Jeostratejik Bir Uyarı: Haritayı Kim Çiziyor?

Jeopolitikte en tehlikeli an, bir devletin kendi çıkarı sandığı şeyi yaparken aslında başkasının projesine hizmet ettiğini fark edemediği andır. Osmanlı’nın son yüzyılının dersleri bu konuda son derece açıktır: Büyük güçlerin sunduğu kazanımlar çoğu zaman daha büyük bir bedeliyle geri alınmıştır.

Bugün NATO şemsiyesi altında Türkiye’ye biçilen rol —bölgesel lider, Kürdistan coğrafyasının hamisi, Doğu Akdeniz’in jandarması, Ortadoğu NATO’sunun lokomotifi— son derece caziptir. Ama bu rolü kimin tasarladığı ve bu tablonun on-yirmi yıl sonra nasıl bir görüntü vereceği, asıl sorulması gereken soru olmalıdır.

Haritayı çizen güç, üzerinde oyun oynanan toprakları da belirler. Türkiye’nin jeostratejik çıkarı, başkalarının çizdiği harita üzerinde büyümek değil; kendi haritasını kendisi çizmektir.

Sonuç: Tarihin Bu Anında Ne Yapmalıyız?

NATO zirvesi yaklaşırken Türkiye’nin önünde iki temel seçenek belirmektedir.

Birincisi, sunulan kazanımları kabul ederek çok uluslu kolordu yapılanmasına, NATO güneydoğu bölgesel planına ve Kürdistan coğrafyasının kontrollü biçimde çerçevelenmesine onay vermek. Bu seçenek kısa vadede kazanım sağlar; ama uzun vadede, kendi topraklarında kalıcı bir dış müdahale zemini yaratma riskini de beraberinde getirir.

İkincisi, ittifak ilişkilerini korumakla birlikte egemenlik sınırları içindeki her yapılanmayı titizlikle denetlemek, Doğu Akdeniz’deki haklarımızı karşılıklılık esasına dayalı gerçek güvencelerle koruma altına almak, Kürt meselesini iç hukuk ve Anayasa çerçevesinde ele almak ve bölgesel denklemlerde bağımsız bir aktör olarak kalabilmek. Bu seçenek daha zorludur; ama Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesine, toprak bütünlüğüne ve ulusal egemenlik anlayışına uygun olan da budur.

Tarihin bu anında doğru soruyu sormak, doğru cevabı bulmaktan daha önemlidir. Soru şudur: NATO Kürdistan’ı kurmak için mi geliyor, yoksa Türkiye bu süreci kendi çıkarı doğrultusunda şekillendirebilecek güce sahip mi?

Cevap, Ankara’nın bu zirvede masaya nasıl oturduğuna bağlıdır.

Güneş Altuner

22.06.2026

Exit mobile version