Site icon

TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK YOL AYRIMI

Spread the love

Levant Tuzağından Avrasya Vizyonuna

Dünya yeni bir güç mücadelesi dönemine girmiş durumda. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle ortaya çıkan tek kutuplu düzen artık sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Yaklaşık otuz yıl boyunca uluslararası sistemin tartışmasız lideri olarak hareket eden Amerika Birleşik Devletleri bugün aynı özgüvene, aynı ekonomik kapasiteye ve aynı stratejik hareket alanına sahip değildir. Çin’in yükselişi, Rusya’nın yeniden sahneye çıkışı, BRICS’in genişlemesi ve Batı dışındaki güç merkezlerinin giderek daha fazla ağırlık kazanması, uluslararası sistemde ciddi bir kırılma yaratmaktadır. Bu kırılma yalnızca güç dağılımını değiştirmemekte, aynı zamanda devletlerin jeopolitik rollerini de yeniden tanımlamaktadır.

Tam da böyle bir dönemde Türkiye’ye yönelik bazı stratejik yaklaşımların yeniden gündeme getirildiğini görüyoruz. Özellikle son dönemde yapılan açıklamalarda Türkiye’nin Irak ve Suriye ekseninde tanımlanmaya çalışılması dikkat çekicidir. Bana göre bu yaklaşım masum bir diplomatik söylem değildir. Aksine, uzun yıllardır farklı biçimlerde karşımıza çıkan jeopolitik projelerin güncellenmiş bir versiyonudur.

Türkiye’yi yalnızca Levant coğrafyasına sıkıştırmak isteyen anlayışın temel hatası, Türkiye’nin tarihsel ve coğrafi gerçekliğini görmezden gelmesidir. Çünkü Türkiye yalnızca Suriye ile sınırı olan bir Ortadoğu ülkesi değildir. Türkiye aynı zamanda Balkanlar’ın, Karadeniz’in, Kafkasya’nın, Türkistan’ın, Doğu Akdeniz’in ve Kuzey Afrika’nın doğal aktörlerinden biridir. Bu nedenle Ankara’yı yalnızca Irak ve Suriye merkezli bir stratejik rol içerisine hapsetmeye çalışmak, Türkiye’nin gerçek jeopolitik kapasitesini küçümsemek anlamına gelir.

Bugün bazı çevrelerin Türkiye’ye biçmeye çalıştığı rolün arkasında yeni bir Büyük Ortadoğu Projesi anlayışının bulunduğunu düşünüyorum. İsimler değişebilir, aktörler değişebilir, yöntemler değişebilir; ancak jeopolitik hedefler çoğu zaman değişmez. Yirmi yıl önce farklı araçlarla uygulanmak istenen projeler bugün farklı söylemlerle yeniden gündeme getirilmektedir. Aradaki en büyük fark ise İsrail’in artık bu denklemin merkezine yerleşmiş olmasıdır.

İsrail’in bölgedeki konumu artık 2000’li yılların başındaki konumundan çok farklıdır. Bugün İsrail yalnızca bir bölgesel aktör değil, aynı zamanda Amerikan stratejik sisteminin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Savunma teknolojilerinden yapay zekâ projelerine, istihbarat paylaşımından yeni nesil silah sistemlerine kadar uzanan geniş bir entegrasyon süreci yaşanmaktadır. Bu tablo bana göre yalnızca iki müttefik arasındaki normal iş birliği olarak açıklanamaz. Burada çok daha derin bir bütünleşme söz konusudur.

Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendirirken yalnızca Tel Aviv’e ya da Washington’a ayrı ayrı bakmak yeterli değildir. İki başkent arasındaki stratejik ortaklığın geldiği noktayı görmek gerekir. Çünkü bugün alınan birçok kararın arkasında ortak bir güvenlik perspektifi bulunmaktadır. Bu perspektifin merkezinde ise İsrail’in güvenliği yer almaktadır.

Ancak burada gözden kaçırılan çok önemli bir gerçek vardır. Ortadoğu’nun temel sorunu askeri değildir. Ortadoğu’nun temel sorunu siyasidir. Filistin meselesi çözülmeden, bölgede kalıcı istikrarın sağlanması mümkün değildir. Sorunun kaynağı ortadan kaldırılmadan sonuçlarla mücadele edilmeye çalışılmaktadır. Bu nedenle bölgedeki her kriz bir süre sonra yeniden ortaya çıkmaktadır.

Türkiye’nin önüne konulan jeopolitik senaryoları değerlendirirken tarihsel hafızamızı kaybetmememiz gerekir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde de benzer vaatler yapılmıştı. O günün yöneticilerine büyük güçlerle uyumlu hareket edildiği takdirde imparatorluğun korunabileceği söyleniyordu. Sonuçta ortaya çıkan şey Sevr oldu. Bu nedenle dış politika romantizm değil, tarihsel tecrübe üzerine kurulmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğü de burada ortaya çıkmaktadır. Atatürk dış politikayı duygularla değil, jeopolitik gerçeklerle şekillendirmiştir. Onun “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı pasiflik değil stratejik akıldır. Çünkü Atatürk biliyordu ki güçlü devlet olmanın yolu büyük güçlerin projelerinde rol almaktan değil, milli çıkarları merkeze koymaktan geçer.

Bugün de Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam olarak budur. Türkiye’nin önceliği herhangi bir küresel projenin taşeronluğu değil, kendi jeopolitik çıkarlarının korunması olmalıdır. Kıbrıs’tan Karadeniz’e, Ege’den Türkistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada milli çıkarlarımızın gerektirdiği politikalar geliştirilmelidir.

Türkiye’nin sahip olduğu coğrafya sıradan bir coğrafya değildir. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazlara sahibiz. Avrupa ile Asya’nın kesişim noktasındayız. Türk Dünyası’nın denizlere açılan kapısıyız. Enerji koridorlarının merkezindeyiz. Böyle bir ülkenin yalnızca Levant ekseninde tanımlanması stratejik gerçeklikle bağdaşmaz.

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı en büyük sınav, bu geniş jeopolitik ufku koruyabilmek olacaktır. Çünkü küresel güç merkezleri kendi öncelikleri doğrultusunda Türkiye’yi belirli alanlara yönlendirmek isteyecektir. Asıl mesele ise Türkiye’nin kendi önceliklerini koruyup koruyamayacağıdır.

Benim açımdan mesele son derece nettir. Türkiye ne Batı’nın ileri karakolu ne de herhangi bir küresel projenin uygulayıcısı olmak zorundadır. Türkiye kendi tarihine, coğrafyasına ve devlet aklına uygun bağımsız bir stratejik yol izleyebilir. Bunun için gerekli olan her şeye sahiptir. Eksik olan şey çoğu zaman kapasite değil, stratejik iradedir.

İşte bu nedenle önümüzdeki dönemde Türkiye’nin jeopolitik konumunu yeniden tanımlaması gerekecektir. Bu tanımlama yapılırken Levant’tan Karadeniz’e, Mavi Vatan’dan Türk Dünyası’na kadar uzanan bütün alanlar birlikte değerlendirilmelidir. Çünkü Türkiye’nin gerçek gücü tek bir bölgede değil, aynı anda birçok jeopolitik havzada etkili olabilme kapasitesinde yatmaktadır.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu jeopolitik baskıları anlamak için yalnızca Ortadoğu’ya bakmak yeterli değildir. Karadeniz’de yaşanan gelişmeler de en az Levant kadar önemlidir. Özellikle son yıllarda dikkat çekici bir biçimde NATO zirvelerinden hemen önce Karadeniz merkezli güvenlik tartışmalarının yoğunlaştığını görüyoruz. Bu durum tesadüf olarak değerlendirilemez. Çünkü güvenlik algısı üretmek, modern jeopolitiğin en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

Soğuk Savaş boyunca NATO’nun varlık nedeni Sovyet tehdidiydi. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ittifakın varlık gerekçesinin ortadan kalktığı düşünüldü. Ancak süreç tam tersine gelişti. NATO küçülmedi, aksine genişledi. Varşova Paktı ülkeleri ittifaka dahil edildi. Baltık ülkeleri NATO üyesi haline getirildi. Rusya’nın sınırlarına kadar uzanan yeni bir güvenlik kuşağı oluşturuldu. Bu gelişmelerin tamamı Moskova tarafından farklı şekilde yorumlandı. Batı dünyası bunları güvenlik ve istikrar politikaları olarak tanımlarken, Rusya bunları kuşatma stratejisinin parçaları olarak değerlendirdi.

Bugün Ukrayna savaşını anlamaya çalışırken bu arka planı görmezden gelmek mümkün değildir. Çünkü savaş yalnızca Ukrayna ile Rusya arasında yaşanan bir çatışma değildir. Bu savaş aynı zamanda Avrupa güvenlik düzeninin geleceğine ilişkin bir hesaplaşmadır. NATO’nun sınırları nerede bitecek? Rusya hangi alanları yaşamsal güvenlik bölgesi olarak görecek? Avrupa’nın güvenlik mimarisi nasıl şekillenecek? Asıl mücadele bu sorular etrafında dönmektedir.

Karadeniz bu mücadelenin merkezlerinden biri haline gelmiştir. Çünkü Karadeniz yalnızca bir deniz değildir. Karadeniz aynı zamanda Rusya’nın Akdeniz’e açılan kapısıdır. Enerji yollarının geçiş noktasıdır. Tahıl ticaretinin merkezlerinden biridir. Kafkasya ile Avrupa arasında stratejik bir köprüdür. Bu nedenle Karadeniz üzerindeki mücadele yalnızca bölgesel değil küresel sonuçlar doğurmaktadır.

Son yıllarda özellikle Romanya’nın üstlendiği rol dikkat çekicidir. NATO’nun Karadeniz’deki ileri karakolu olma iddiasıyla hareket eden Bükreş yönetimi, savunma yatırımlarını büyük ölçüde artırmaktadır. Yeni askeri üsler, hava savunma sistemleri ve ağır silah alımları bu sürecin parçalarıdır. Ancak burada dikkat çekici olan nokta yalnızca askeri yatırımlar değildir. Daha önemli olan şey, bu yatırımların arkasında oluşan ekonomik yapıdır.

Romanya’nın Alman savunma devi Rheinmetall ile geliştirdiği ilişkiler bu açıdan dikkatle incelenmelidir. Avrupa’da güvenlik tehdidi algısı arttıkça savunma sanayii şirketlerinin ekonomik hacmi büyümektedir. Silah üretimi artmakta, yeni siparişler verilmekte ve milyarlarca dolarlık kaynak savunma sektörüne aktarılmaktadır. Bu durum bize güvenlik ile ekonomi arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

Burada daha derin bir meseleyle karşı karşıyayız. Modern savaşlar yalnızca cephede kazanılmıyor. Aynı zamanda finans merkezlerinde, teknoloji laboratuvarlarında ve savunma şirketlerinin yönetim kurullarında şekilleniyor. Bu nedenle jeopolitiği yalnızca devletlerin rekabeti olarak okumak eksik kalır. Devletlerle birlikte hareket eden ekonomik güç merkezlerini de görmek gerekir.

Ben uzun zamandır küresel güvenlik krizlerinin yalnızca stratejik nedenlerle açıklanamayacağını düşünüyorum. Savunma sanayii, finans kapital ve siyasal karar alma mekanizmaları arasında giderek daha güçlü ilişkiler kurulmaktadır. Neokon düşünce geleneğinin Amerikan dış politikasındaki etkisi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Çünkü bu yaklaşımın temelinde, Amerikan küresel liderliğinin sürdürülmesi için gerektiğinde askeri gücün aktif biçimde kullanılabileceği fikri bulunmaktadır.

Soğuk Savaş sonrasında Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Suriye’ye kadar birçok müdahalede benzer düşünce kalıplarının etkili olduğunu gördük. Demokrasi, insan hakları veya güvenlik gibi söylemler öne çıkarılırken, gerçekte ortaya çıkan sonuçların çoğu zaman farklı olduğu görüldü. Müdahale edilen ülkelerde istikrar sağlanamadı. Devlet yapıları çöktü. Bölgesel dengeler bozuldu. Ancak buna rağmen aynı yaklaşımın farklı biçimlerde yeniden üretildiğine tanık oluyoruz.

Karadeniz’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Sürekli büyüyen tehdit söylemleri, giderek artan silahlanma programları ve yeni güvenlik krizleri, Avrupa’da savunma ekonomisinin genişlemesine katkı sağlamaktadır. Bu durum bazı çevreler açısından ekonomik fırsat anlamına gelirken, Avrupa halkları açısından daha yüksek savunma harcamaları ve daha büyük güvenlik riskleri anlamına gelmektedir.

Bu noktada Türkiye’nin yaklaşımı son derece önemlidir. Çünkü Türkiye Karadeniz’e kıyısı olan NATO üyesi tek büyük bölgesel güçtür. Ankara’nın denge politikası yalnızca kendi güvenliği açısından değil, Karadeniz’in geleceği açısından da belirleyicidir. Türkiye’nin Montrö rejimine bağlı kalması bu nedenle stratejik önem taşımaktadır.

Montrö yalnızca bir hukuk metni değildir. Montrö aynı zamanda Karadeniz’de istikrarın temel sütunudur. Eğer Montrö olmasaydı Karadeniz bugün çok daha yoğun bir askeri rekabet alanına dönüşebilirdi. Bölge dışı donanmalar sınırsız biçimde Karadeniz’e girebilir, Rusya ile NATO arasındaki gerilim çok daha tehlikeli boyutlara ulaşabilirdi.

Bu nedenle Montrö’yü yalnızca Türkiye’nin kazanımı olarak görmek eksik olur. Montrö aynı zamanda Karadeniz barışının sigortasıdır. Bugün bu sözleşmeye yönelik her tartışma, yalnızca Türkiye’nin egemenlik haklarını değil, bölgesel istikrarı da ilgilendirmektedir.

Karadeniz’de yaşanan gelişmeler bize bir gerçeği daha göstermektedir. Dünya yeni bir Soğuk Savaş dönemine doğru ilerlemektedir. Ancak bu kez tablo daha karmaşıktır. Eskiden iki blok vardı. Bugün ise çok sayıda güç merkezi bulunmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin, Rusya, Avrupa Birliği, Hindistan ve bölgesel güçler aynı anda sistem üzerinde etkili olmaya çalışmaktadır.

Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu mesele herhangi bir blok tercihi yapmak değildir. Asıl mesele, büyük güç rekabetinin ortasında milli çıkarlarını koruyabilecek stratejik esnekliği geliştirebilmektir. Karadeniz’den Levant’a, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur.

Önümüzdeki yıllarda Karadeniz üzerindeki mücadele daha da sertleşecektir. NATO ile Rusya arasındaki rekabet sona ermeyecek, aksine yeni boyutlar kazanacaktır. Savunma harcamaları artacak, teknoloji yarışları hızlanacak ve bölgesel krizler küresel hesaplaşmaların parçası haline gelecektir. Türkiye’nin bu süreçte yapması gereken şey, herhangi bir kutbun ileri karakolu olmak değil; kendi jeopolitik aklını koruyarak denge üretmeye devam etmektir.

Çünkü tarih bize göstermiştir ki büyük güç mücadelelerinde ayakta kalan devletler, başkalarının stratejilerini uygulayanlar değil, kendi stratejik vizyonlarını oluşturabilenlerdir. Türkiye’nin geleceği de büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.

Ortadoğu üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü semptomlara odaklanırken, sorunun kaynağını gözden kaçırmaktadır. Oysa bugün bölgede yaşanan birçok gelişmenin merkezinde İsrail’in güvenlik anlayışı, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgesel stratejileri ve bunların yarattığı yeni güç dengeleri bulunmaktadır. Bu tabloyu doğru okuyabilmek için yalnızca günlük gelişmelere değil, son otuz yılda oluşan yapısal dönüşümlere bakmak gerekir.

İsrail bugün yalnızca bölgesel bir devlet değildir. Askeri teknoloji, istihbarat kapasitesi, siber güvenlik, yapay zekâ uygulamaları ve savunma sanayii alanlarında dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri haline gelmiştir. Ancak benim dikkat çekmek istediğim nokta İsrail’in kendi kapasitesinden çok, Amerika Birleşik Devletleri ile ulaştığı bütünleşme seviyesidir. Çünkü bugün iki ülke arasındaki ilişki klasik müttefiklik ilişkisinin ötesine geçmiştir.

Savunma teknolojileri alanında yürütülen ortak projeler, füze savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı ve yapay zekâ tabanlı askeri uygulamalar incelendiğinde ortaya çıkan tablo son derece dikkat çekicidir. Washington ve Tel Aviv artık birçok konuda ortak güvenlik perspektifiyle hareket etmektedir. Bu nedenle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri yalnızca Amerikan politikası veya yalnızca İsrail politikası olarak değerlendirmek giderek zorlaşmaktadır.

Bunun doğal sonucu olarak bölgesel krizlerin merkezinde İsrail’in güvenlik öncelikleri daha görünür hale gelmektedir. Gazze’de yaşananlar, Filistin meselesinin geldiği nokta ve bölgesel gerilimlerin sürekli yeniden üretilmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bana göre Filistin sorunu çözülmeden Ortadoğu’da kalıcı istikrarın sağlanması mümkün değildir. Çünkü bugün görülen her kriz, aslında çözümsüz bırakılmış temel sorunun farklı bir yansımasıdır.

Filistin meselesi yalnızca bir sınır anlaşmazlığı değildir. Aynı zamanda bölgenin meşruiyet krizidir. Bu kriz çözülmediği sürece ortaya çıkan her güvenlik düzeni eksik kalacaktır. Askeri operasyonlarla, geçici ateşkeslerle veya diplomatik manevralarla sorunun üzeri örtülebilir; ancak ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle Ortadoğu’nun geleceği üzerine yapılan her değerlendirme Filistin gerçeğini merkeze almak zorundadır.

Bölgesel denklemin ikinci önemli aktörü İran’dır. Batı dünyasında çoğu zaman yalnızca askeri kapasitesi üzerinden değerlendirilen İran gerçekte çok daha karmaşık bir jeopolitik güce sahiptir. İran’ın en büyük avantajlarından biri coğrafyasıdır. Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, onu küresel enerji sisteminin vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirmektedir.

Hürmüz Boğazı dünya enerji ticaretinin kalbidir. Günlük petrol taşımacılığının çok önemli bir bölümü bu dar su yolundan geçmektedir. Dolayısıyla burada yaşanacak herhangi bir kriz yalnızca bölgesel değil küresel sonuçlar doğurur. Enerji fiyatları yükselir, ticaret yolları etkilenir ve dünya ekonomisi üzerinde ciddi baskılar oluşur.

İran’ın asıl caydırıcılığı da burada ortaya çıkmaktadır. Bazı ülkeler caydırıcılıklarını büyük donanmalarla veya küresel üs ağlarıyla kurarlar. İran ise önemli ölçüde coğrafi konumundan kaynaklanan bir stratejik avantaja sahiptir. Hürmüz üzerindeki etkisi, onu askeri kapasitesinin ötesinde bir jeopolitik aktöre dönüştürmektedir. Bu nedenle İran’ı yalnızca sahip olduğu silah sistemleri üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olur.

Son yıllarda İran ile İsrail arasındaki gerilim giderek daha görünür hale gelmiştir. Ancak bu gerilimi yalnızca iki ülke arasındaki rekabet olarak okumak yeterli değildir. Burada daha geniş bir güç mücadelesi bulunmaktadır. Bölgesel nüfuz alanları, enerji koridorları, güvenlik mimarileri ve büyük güçlerin çıkarları bu rekabetin içine girmektedir.

Ortadoğu’nun bugün içinde bulunduğu durum bana göre önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır. Bölge artık yalnızca petrol bölgesi değildir. Enerji kadar veri, teknoloji, yapay zekâ ve lojistik koridorlar da mücadele alanı haline gelmiştir. Bu nedenle yeni dönemin savaşları da geçmişten farklı olacaktır.

Bu noktada yapay zekâ ve savaş teknolojilerindeki dönüşüme dikkat çekmek gerekir. Tarih boyunca savaşın karakteri teknolojiyle birlikte değişmiştir. Barutun bulunması, tankların ortaya çıkışı, hava gücünün gelişmesi ve nükleer silahların üretilmesi nasıl büyük kırılmalar yarattıysa, yapay zekâ da benzer bir dönüşüm yaratmaktadır.

Bugün insansız hava araçları, sürü sistemleri, otonom silahlar ve veri tabanlı hedefleme sistemleri savaşın doğasını değiştirmektedir. Artık savaş alanında yalnızca insan unsuru değil algoritmalar da belirleyici hale gelmektedir. Bu durum askeri etkinliği artırırken yeni etik sorunlar da doğurmaktadır.

Beni asıl düşündüren konu savaşın giderek bir teknoloji oyununa dönüşmesidir. Karar vericiler ile savaş alanı arasındaki fiziksel mesafe arttıkça güç kullanımına yönelik psikolojik eşikler de düşmektedir. Bir düğmeye basılarak gerçekleştirilen operasyonlar, savaşın gerçek maliyetinin görünmez hale gelmesine neden olabilmektedir.

Bu nedenle gelecekte savaşların daha sık yaşanması ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Çünkü teknolojik imkanlar arttıkça savaş kararının siyasi maliyeti azalabilir. Tarih boyunca savaşın en büyük caydırıcı unsurlarından biri doğrudan insan kaybıydı. Yapay zekâ destekli sistemler bu ilişkiyi değiştirmektedir.

Türkiye açısından bakıldığında bu dönüşümün ayrı bir önemi vardır. Son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen başarılar, insansız sistemler alanındaki gelişmeler ve yerli teknoloji yatırımları Türkiye’ye önemli avantajlar sağlamaktadır. Ancak burada amaç yalnızca teknoloji üretmek olmamalıdır. Asıl mesele teknolojiyi milli stratejinin hizmetine sunabilmektir.

Çünkü teknoloji tek başına güç üretmez. Teknolojiyi hangi stratejik amaçlarla kullandığınız belirleyicidir. Türkiye’nin önünde duran temel mesele de budur. Küresel güç mücadelelerinin hızlandığı, Ortadoğu’nun yeniden şekillendiği ve enerji-jeopolitik ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bir dönemde Ankara’nın kendi uzun vadeli stratejik hedeflerini net biçimde ortaya koyması gerekmektedir.

Benim açımdan bu hedeflerin merkezinde milli çıkar kavramı yer almaktadır. Türkiye’nin dış politikası herhangi bir ideolojik kutuplaşmanın değil, milli çıkarların belirlediği bir zeminde yürütülmelidir. İsrail ile İran arasındaki gerilimde, Amerika ile Rusya arasındaki rekabette veya Çin ile Batı arasındaki mücadelede temel referans noktamız Türkiye’nin çıkarları olmalıdır.

Çünkü jeopolitikte kalıcı dostluklar veya kalıcı düşmanlıklar yoktur. Kalıcı olan yalnızca çıkarlar ve coğrafyadır. Türkiye’nin sahip olduğu coğrafya ise onu dünyanın en önemli jeopolitik merkezlerinden biri haline getirmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin geleceği başkalarının projelerinde değil, kendi stratejik vizyonunda yatmaktadır.

Ortadoğu’nun geleceği belirsiz olabilir. Büyük güç rekabeti sertleşebilir. Yeni savaşlar ortaya çıkabilir. Ancak bütün bu gelişmeler içerisinde Türkiye’nin önünde hâlâ önemli bir fırsat bulunmaktadır. O fırsat, değişen dünya düzeninde kendi bağımsız stratejik yolunu oluşturabilme kapasitesidir. Eğer bu kapasite doğru kullanılırsa Türkiye yalnızca gelişmeleri izleyen değil, gelişmeleri şekillendiren ülkelerden biri haline gelebilir.

Ortadoğu’dan Karadeniz’e, Levant’tan Hürmüz’e kadar uzanan bütün bu tablo aslında daha büyük bir dönüşümün parçalarını oluşturmaktadır. Dünya yalnızca yeni krizlerle karşı karşıya değildir; aynı zamanda yeni bir uluslararası düzenin doğum sancılarını yaşamaktadır. Bu nedenle günümüzde yaşanan olayları tek tek değerlendirmek yerine onları aynı jeopolitik resmin parçaları olarak görmek gerekir. Bana göre Türkiye’nin önündeki asıl mesele de tam burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü değişen dünya düzeninde Türkiye’nin nasıl bir konum alacağı yalnızca dış politika tercihi değil, aynı zamanda tarihsel bir yön tayini anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin önünde duran seçenekleri değerlendirirken ilk başvurulması gereken kaynaklardan biri Atatürk’ün stratejik mirasıdır. Çünkü Cumhuriyet’in kurucusu, dünyanın büyük güç mücadeleleriyle şekillendiği bir dönemde Türkiye’nin nasıl ayakta kalabileceğine ilişkin son derece güçlü bir devlet aklı ortaya koymuştur. Atatürk’ün başarısı yalnızca askeri zaferlerinde değil, uluslararası sistemi doğru okuyabilmesinde yatıyordu. O, büyük devletlerin çıkarlarını analiz edebiliyor, güç dengelerini doğru yorumlayabiliyor ve Türkiye’nin bu dengeler içerisindeki yerini gerçekçi biçimde belirleyebiliyordu.

Bugün sıkça tekrar edilen “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Bu söz pasiflik çağrısı değildir. Aksine güçlü devlet olmanın ön koşulunu tarif etmektedir. Atatürk hiçbir zaman Türkiye’nin dünyadan kopmasını savunmadı. Tam tersine Türkiye’nin uluslararası sistem içerisinde aktif, güçlü ve saygın bir devlet olmasını hedefledi. Ancak bunu yaparken milli çıkarları her zaman merkeze koydu. İşte bugün eksikliği hissedilen yaklaşım da budur.

Atatürk döneminin en önemli diplomatik başarılarından biri olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu stratejik aklın en somut örneklerinden biridir. Montrö yalnızca bir hukuk metni değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin jeopolitik gücünün uluslararası alanda kabul edilmesidir. Boğazlar üzerindeki egemenliğin yeniden kazanılması, Karadeniz’in güvenliğinin korunması ve büyük güçler arasında denge kurulması açısından Montrö’nün taşıdığı önem bugün çok daha net görülmektedir.

Karadeniz’de yaşanan gelişmeler Montrö’nün ne kadar hayati olduğunu her geçen gün yeniden göstermektedir. Eğer bu sözleşme olmasaydı Karadeniz bugün çok daha tehlikeli bir rekabet alanına dönüşebilirdi. Bölge dışı donanmaların sınırsız hareket ettiği, Rusya ile NATO arasında doğrudan deniz çatışmalarının yaşandığı bir ortam ortaya çıkabilirdi. Türkiye’nin Montrö konusundaki hassasiyeti yalnızca hukuki değil aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur.

Benzer şekilde Mavi Vatan yaklaşımı da Türkiye’nin yeni yüzyıldaki jeopolitik ihtiyaçlarının bir sonucudur. Uzun yıllar boyunca kara merkezli düşünen bir devlet aklıyla hareket edildi. Oysa yirmi birinci yüzyılda güç mücadelesinin önemli bölümü denizlerde yaşanmaktadır. Enerji kaynakları denizlerdedir. Ticaret yolları denizlerden geçmektedir. Küresel ekonominin damarları okyanuslarda ve boğazlarda atmaktadır. Böyle bir dünyada deniz yetki alanlarını koruyamayan ülkelerin ekonomik bağımsızlıklarını da korumaları giderek zorlaşmaktadır.

Mavi Vatan tam da bu nedenle yalnızca bir askeri doktrin değildir. Bu yaklaşım Türkiye’nin ekonomik geleceğini, enerji güvenliğini ve stratejik bağımsızlığını ilgilendirmektedir. Doğu Akdeniz’de yaşanan mücadele yalnızca doğalgaz rezervleriyle ilgili değildir. Aynı zamanda geleceğin güç dengeleriyle ilgilidir. Deniz hakimiyetinin yeniden önem kazandığı bir çağda Türkiye’nin denizlerdeki haklarını savunması doğal bir zorunluluktur.

Dünya düzenindeki değişimi anlamak için Çin’in yükselişine de dikkat etmek gerekir. Son kırk yılda insanlık tarihinin en büyük ekonomik dönüşümlerinden biri yaşanmıştır. Çin yalnızca üretim kapasitesini artırmamış, aynı zamanda küresel ticaret ağlarının merkezlerinden biri haline gelmiştir. Bugün Kuşak ve Yol Girişimi ile Asya, Avrupa ve Afrika arasında yeni bir ekonomik coğrafya inşa edilmektedir.

Bu süreçte Türkiye’nin önüne önemli fırsatlar çıkmaktadır. Çünkü Türkiye, Çin’den Avrupa’ya uzanan kara ve deniz koridorlarının tam merkezinde bulunmaktadır. Orta Koridor’un başarıya ulaşması halinde Türkiye yalnızca bir transit ülke olmayacak, aynı zamanda Avrasya’nın lojistik merkezlerinden biri haline gelecektir. Ancak bu fırsatların değerlendirilebilmesi için uzun vadeli stratejik planlamaya ihtiyaç vardır.

Çin’in yükselişi aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel önceliklerini de değiştirmektedir. Washington’un dikkatinin giderek daha fazla Pasifik bölgesine yönelmesi, Avrupa ve Ortadoğu’daki dengeleri de etkilemektedir. Bu durum çok kutuplu dünya düzeninin en önemli göstergelerinden biridir. Artık hiçbir güç merkezi tek başına uluslararası sistemi belirleyememektedir.

BRICS’in yükselişi de bu dönüşümün bir başka göstergesidir. Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ile başlayan süreç bugün çok daha geniş bir yapıya dönüşmektedir. Bu oluşum yalnızca ekonomik bir birlik değildir. Aynı zamanda Batı merkezli küresel düzene alternatif arayışlarının sembolüdür. Yerel para birimleriyle ticaret, alternatif finans mekanizmaları ve yeni kalkınma kurumları bu arayışın somut örnekleri olarak ortaya çıkmaktadır.

Türkiye açısından mesele BRICS ya da Batı arasında tercih yapmak değildir. Asıl mesele çok kutuplu dünyanın sunduğu imkanları doğru değerlendirebilmektir. Çünkü yeni dönemde başarılı olacak ülkeler bir kutba bağlananlar değil, farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurabilenler olacaktır. Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve coğrafi konumu böyle bir strateji için son derece uygundur.

Türk Dünyası konusu da bu çerçevede özel bir önem taşımaktadır. Uzun yıllar boyunca kültürel bağlar üzerinden değerlendirilen Türk Dünyası artık ekonomik, stratejik ve jeopolitik boyutlarıyla öne çıkmaktadır. Azerbaycan’dan Kazakistan’a, Özbekistan’dan Kırgızistan’a kadar uzanan geniş coğrafya enerji kaynakları, ulaştırma koridorları ve ticaret ağları açısından büyük önem taşımaktadır.

Türk Devletleri Teşkilatı’nın gelişmesi yalnızca sembolik bir süreç değildir. Bu yapı zamanla ekonomik entegrasyonun, ulaştırma iş birliğinin ve siyasi koordinasyonun merkezi haline gelebilir. Özellikle Orta Koridor’un güçlenmesiyle birlikte Türk Dünyası’nın Avrasya jeopolitiğindeki ağırlığı daha da artacaktır.

Zengezur Koridoru gibi projeler de bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bu koridor yalnızca bir ulaşım hattı değildir. Aynı zamanda Türk Dünyası’nın birbirine bağlanması anlamına gelmektedir. Tarihte ilk kez kesintisiz bir kara bağlantısının ortaya çıkması, Avrasya’nın jeopolitik haritasını değiştirebilecek sonuçlar doğurabilir.

Bütün bu gelişmeler ışığında vardığım sonuç nettir. Türkiye’nin önündeki temel görev, milli çıkar eksenli stratejik özerklik doktrinini kurumsallaştırmaktır. Bu doktrin ne Batı karşıtlığına ne de Doğu romantizmine dayanmalıdır. Temel ölçüt Türkiye’nin çıkarları olmalıdır. Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Ortadoğu’da, Türkistan’da veya Avrupa’da hangi politika Türkiye’nin çıkarına hizmet ediyorsa o tercih edilmelidir.

Jeopolitik gerçeklik bize şunu göstermektedir: Devletler dostluklarla değil çıkarlarla hareket eder. Uluslararası sistemde kalıcı olan tek unsur coğrafyadır. Türkiye’nin coğrafyası ise ona olağanüstü avantajlar sunmaktadır. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan boğazlara sahip olmak, Avrupa ile Asya’nın kesişim noktasında bulunmak, enerji koridorlarının merkezinde yer almak ve Türk Dünyası’nın denizlere açılan kapısı olmak sıradan avantajlar değildir.

Ancak coğrafya tek başına yeterli değildir. Coğrafyanın sunduğu imkanları stratejik akılla birleştirmek gerekir. Atatürk’ün mirası, Montrö’nün dengesi, Mavi Vatan’ın perspektifi ve Türk Dünyası’nın sunduğu fırsatlar birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin önünde güçlü bir gelecek vizyonu ortaya çıkmaktadır.

Benim açımdan mesele özünde budur. Türkiye’nin geleceği başkalarının projelerinde değil, kendi jeopolitik aklındadır. Levant’a sıkıştırılmış bir Türkiye değil; Karadeniz’den Türkistan’a, Doğu Akdeniz’den Balkanlar’a kadar uzanan geniş jeopolitik ufkunu koruyabilen bir Türkiye, yeni yüzyılın belirleyici aktörlerinden biri olabilir. Çok kutuplu dünya düzeninin şekillendiği bu dönemde asıl ihtiyaç duyduğumuz şey de budur: Kendi tarihine güvenen, coğrafyasını doğru okuyan ve milli çıkarlarını merkeze alan bağımsız bir stratejik vizyon.

Güneş Altuner

03.06.2026

Exit mobile version