Site icon

VEFATININ 106. YIL DÖNÜMÜNDE ÖMER SEYFETTİN

Spread the love

VEFATININ 106. YIL DÖNÜMÜNDE ÖMER SEYFETTİN

Ömer Seyfettin: Türk Edebiyatının Fırtınalı Kahramanı

Ey okur, dinle bu destanı! Zamanın rüzgârlarında savrulan bir yiğit var ki, adı Ömer Seyfettin’dir. 11 Mart 1884’te, Balıkesir’in Gönen dağlarında, yiğit bir subayın oğlu olarak doğdu o. Babası Ömer Şevki Bey, alaylı bir binbaşı, kılıcını vatan için sallayan bir kahraman; annesi Fatma Hanım, dört evladın ikisini erken toprağa veren acılı bir ana.
Küçük Ömer, Gönen’in mahalle mektebinde ilk harfleri öğrendi, Eyüp Rüştiyesi’nde bilgisini biledi, Kuleli Askeri İdadisi’nde disiplini içti, Harp Okulu’nda subaylık ruhunu kazandı.
Ama kaderin kılıcı keskin: Askerî hayatı, Balkan fırtınalarında savruldu. 1912’de, Yanya Kalesi’nde esir düştü Yunanlılara; bir yıl Nafplion zindanlarında çürüdü bedeni, ama ruhu özgür kaldı. Dönüşünde, İstanbul’un sokaklarında, Genç Kalemler dergisinde kalemini kılıç yaptı; Millî Edebiyat akımının öncüsü oldu, Ziya Gökalp’le omuz omuza, sade Türkçe’yi bayrak gibi dalgalandırdı. Ne var ki, şeker hastalığının zehirli oku vurdu onu; 6 Mart 1920’de, henüz 36’sında, Haydarpaşa Hastanesi’nde son nefesini verdi.

Arkasında, 170’den fazla hikâye, şiir, makale ve bir günlük bıraktı: En acı olayları keskin ifadelerle anlatan o rüzname, Balkan Savaşı’nın kanlı belgelerinden biri oldu.

Ömer Seyfettin, edebiyatın bozkırında bir aslan gibi kükredi! Eserleri, vatan sevgisinin, milliyetçiliğin, insan ruhunun derin yaralarının destanıdır.
“Kaşağı”da, çocukluğun masum yalanlarının acısını anlattı: “Babam gittiği yerden oyuncaklar getirsin diye atın eğerini çiğneyip mahvettim, sonra suçu kardeşime attım,” diye haykırır kahraman, vicdan azabının fırtınasında boğulur.
“Falaka”da, hocanın zalim dayağına karşı isyanı dillendirdi: Çocuklar, şaka yapar ama cezasını çeker, der gibi.
“Diyet”te, kolunu kesip borcunu ödeyen bir yiğidin kahramanlığını nakşetti: “Borç namustur, diyeti kanla ödenir!”
“Bomba”da, Balkan acısını bombaya çevirdi;
“Pembe İncili Kaftan”da, Osmanlı’nın gururunu inci gibi parlattı.
“Primo Türk Çocuğu”nda milliyetçiliği, “Efruz Bey”de (1919) dönemin aydınını mizahla dövdü;
“Harem” (1918) aile sırlarını,
“Gizli Mabet” (1923) aşkı ve inancı,
“Yüksek Ökçeler” (1923) günlük hayatın trajikomik yüzünü ifşa etti.
Şiirlerinde “Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür” (1911), makalelerinde “Yeni Lisan“ı savundu; “Yarınki Turan Devleti” (1914) gibi kitaplarla vatan mefkuresini haykırdı. Olay hikâyeciliğinin ustası, Maupassant tarzını Türk toprağına ekti; kısa, vurucu, millî temalarla dolu eserler bıraktı.

Ve sözleri, dağlardan esen rüzgâr gibi esti! “İlim kitaplarda ise, irfan hayattadır. Biz âlim olmayı ârif olmaya tercih edenlerdeniz! Unutma ki hakikat kitapta değil, hayattadır.” diye gürledi. “Gülmenin sonu ağlamaktır. Vuslatın sonu hicran. Yazın sonu hazan. İkbalin sonu zeval. Hayatın sonu ölüm!” diyerek hayatın döngüsünü hatırlattı. “Beni üzen şeylerin hiçbirini unutmadım.” diye iç çekti. “Kendi ismini bilmeyen, kendi dilini yazmayan, düşmanlarını kardeşi tanıyan bir millet yaşayabilir miydi?” sorusuyla milleti uyardı. “Şehirde yaşamak da, bir türlü esirlikti.” diyerek özgürlüğü övdü. “Kime acıyıp bir işin karşılığı olmayarak yardım edersek onun azmini, iradesini yok ediyoruz demektir.” diye öğüt verdi. “İnsanlar ne tuhaftır.” derdi; “Herkes deli olduktan sonra birkaç kişinin aklına gerek yoktur.” “Hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir facia yok mudur?” diye sordu, trajediyi güldürünün altında gizledi.

İşte böyle bir destan adamıydı Ömer Seyfettin! Kalemiyle vatanı kurtardı, hikayeleriyle nesilleri yetiştirdi. Ölümü erken olsa da, ruhu edebiyatın sonsuz bozkırında hâlâ koşar.

Ey okur, onun eserlerini oku ki, Türk ruhunun ateşini hissedesin!

Tanrı, rahmetini bol eylesin.

07 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ

Exit mobile version