Site icon

VEFATININ 29. YIL DÖNÜMÜNDE GALİP ERDEM

Spread the love

VEFATININ 29. YIL DÖNÜMÜNDE GALİP ERDEM

Galip Erdem…
Karadeniz’in yalçın kayalıklarında, Rize’nin Fındıklı’sında, 10 Mart 1930’da doğan bir yiğit. Ofluoğlu sülalesinden Rasim Bey ile Zekiye Hanım’ın tek evladı; adeta Türk milletinin bağrından kopup gelen, çelik iradeli bir destan kahramanı. Dağların rüzgârı gibi hür, denizin dalgası gibi coşkun bir ruhtu o.
İlkokulu Fındıklı’da, ortaokulu Bitlis ve Siirt’in çileli yollarında, liseyi Erzurum’un heybetli havasında tamamladı. Yedek subay olarak vatan toprağına hizmet etti, hukuku bitirdi, memuriyetlerin tozlu koridorlarında dolaştı; ama gönlü hep bir ülküye bağlı kaldı: Türk’ün şanını yüceltmek!

“Ülkücü” derdi Galip Erdem, “dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz.” İşte böyle bir adamdı o. Kalabalıkların “hayalperest” dediği, eyyamperestlerin ezmeye çalıştığı, ama inancından bir an bile taviz vermeyen bir er. Hayatını heba etmemesi için nasihat yağdıranlara kulak asmaz, “Elverir ki, inandığına dokunulmasın!” diye yürürdü mukaddes yolunda.

Gazetelerde, köşe yazılarında, şiirlerinde ve kitaplarında Türk milletinin sesi oldu. Tercüman’dan Zafer’e, Ortadoğu’ya kadar kalemiyle bir bayrak gibi dalgalandı. “Beşiktaş Nasıl Kurtulur?” diye haykırdı, “Uyuyanlara Ağıt” yaktı. Ülkücünün Çilesi’nde şöyle fısıldadı yüreklere: “Ülkücünün en çok dinlediği ‘nasihat’tır. ‘Yapma derler, hayatını heba etme derler, gününü gün et derler.’ O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.” Ve eklerdi: “Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. Kalabalık o’na acır… Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca ‘kalabalık’a acımıştır.”

Milliyetçilik onun için boş bir laf değildi. “Türk milliyetçiliğini: ‘Milleti sevmek ve yükselmesi için çalışmak’ tan ibaret gösterenlerin… milliyetçi cephede yerleri yoktur!” diye gürlerdi. “Küçümseneyim, kötüleneyim, hatta lanetleneyim ne çıkar; yeter ki, vatanımın gül yüzü solmasın, dostları ağlamasın, düşmanları gülmesin.” Vatan sevgisiyle yanıp tutuşurdu; 6-7 Eylül olaylarında 45 gün Selimiye Kışlası’nda işkence gördü, 54 kilodan 39 kiloya düştü, ama ruhu kırılmadı. “Bence, tek bir Türk’ün haksız yere dökülecek kanı, demokrasi adına yazılmış bütün kitaplardan daha değerlidir.” derdi. Demokrasiyi, hürriyeti severdi; ama “Memleketimin selâmetini demokrasinin nimetlerinden; milletimin istiklâlini, hürriyetlerin hazzından ve iktidar koltuğunun sıcaklığından, bin kerre üstün tutarım,” diye de şart koşardı.

“Türkçülük ülküsü, teb’a ve din birliğinin yalnız başına artık önem taşımadığını, millet birliğinin diğer bütün değerlerin üstüne çıkarıldığını görmekten, yaşamaktan ve denemekten doğmuştur.” diye öğretirdi. “Biz yeryüzündeki bütün Türklerin tek bir millet olduklarına inanıyoruz… Canımız öyle istediği için değil, millet adını verdiğimiz içtimaî birliklerin yapısı öyle emrettiği için.” Kırım’dan Türkistan’a, Azerbaycan’dan İdil-Ural’a uzanan Büyük Türk Dünyası’na gönül vermişti. “Gönüllerde sadece hatırası kalan Kırım’ın… kaderine yakınlık göstermek, herşeyden önce insanlığın, sonra da Türk ve Müslüman olmanın icabıdır,. diye haykırırdı. Ve bir şiirinde Türkiye’yi öyle anardı: “Türkiye bir anne candan ileri. Bütün ülkelerin o şaheseri. Toprağına aksın alnının teri. Ne mutlu kanını yurda katana.”

“Ne yalanlarınızdan ne de küfürlerinizden yılacak insanlar değiliz. Bir mukaddes yola gönül vermişiz, sonuna kadar gideceğiz.” diye meydan okurdu düşmanlara. “Türkiye, yalan ve iftiranın saltanat sürdüğü bir diyardır. Gerçekler, en ufak bir merhamet duyulmadan kurban ediliyor.” diye uyarırdı. Ama umutsuzluğa asla kapılmazdı: “Ve elbette öyle bir gün gelecektir ki; ‘Milletin iradesine… saygılı olmanın fazileti mutlaka öğrenilecektir.’”

Mamak Mahkemeleri’nde MHP ve Ülkücüler’in avukatlığını üstlendi, haksızlığa karşı dimdik durdu. Emekli olduktan sonra da yazdı, konuştu, öğretti. “Türk milliyetçiliğinin en büyük meselesi Türk milliyetçileridir” diye kürsüden inerken bile sarsmıştı dinleyicileri. 12 Mart 1997’de Ankara Gâzi Hastanesi’nde, tam 67 yaşında, bedeni göçtü; ama ruhu Cebeci Asri Mezarlığı’nda değil, her Türk gencinin kalbinde yaşamaya devam etti.

Galip Erdem… Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıydı o. “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız!” diye haykırırdı gururla. Ülküsü uğruna çile çeken, vermeyi seven, almayı bilmeyen, dervişane bir dava adamı. Bugün hâlâ fısıldar kulaklarımıza: “Türk milletini sevmekte birleşenler; birbirlerini sevmekte birleşmeğe de mecburlardır.” Onun sözleri, bir destan gibi yankılanır: Milletimizin birliği, beraberliği, şanı ve şerefi için… Ne mutlu o sözlere gönül verenlere! Ne mutlu Galip Erdem gibi yaşayanlara!

O, gitti; ama bıraktığı miras, “bir lokma bir hırka” ile yetinen, vatan için her şeyi göze alan ülkücülerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor. Ebediyen rahmet olsun, Galip Erdem Ağabey…

Senin gibi olmak, işte asıl çile ve asıl zafer!

Tanrı, rahmetini bol eylesin..

12 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ

Exit mobile version