VEFATININ 51. YIL DÖNÜMÜNDE ARİF NİHAT ASYA
Bayrak Şairinin Destanı: Arif Nihat Asya
Ey rüzgârların fısıldadığı vatan toprağı, ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü! O, bir yıldız gibi doğdu Çatalca’nın İnceğiz köyünde, 7 Şubat 1904’te, asıl adıyla Mehmet Arif, Tokatlı Ziver Efendi’nin oğlu, Tırnovalı Zehra Hanım’ın evladı. Henüz yedi günlükken babasını kaybeden bu yiğit ruh, akrabalarının kucağında büyüdü, Balkan fırtınalarının ortasında İstanbul’a sığındı. “İçimizden biri köprü olmaya razı olmazsa, kıyamete kadar bu suyun kıyılarında bekleriz.” dercesine, hayatın köprülerini kendi elleriyle kurdu; Kocamustafapaşa ve Haseki mekteplerinde, Gülşen-i Maârif Rüşdiyesi’nde ilk ışıkları yaktı.
Kastamonu’nun millî mücadele rüzgârlarında lise yıllarını geçirdi, Bolu Sultani’sinde kök saldı. 1928’de İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirerek edebiyatın kalesine adım attı. Öğretmenlik kılıcını kuşandı; Adana’dan Malatya’ya, Edirne’den Eskişehir’e, Ankara’dan Kıbrıs’a uzanan bir destan yazdı. “Delikanlım, işaret aldığın gün atandan! Yürüyeceksin… millet yürüyecek arkandan!” diye haykıran sesiyle genç nesilleri ateşledi. 1950-1954 arası Seyhan milletvekili olarak meclisin burçlarında bayrak dikti, Servet Hanım’la evlenip iki evlat büyüttü, yüreğini vatan sevgisiyle doldurdu.
Şiir onun kılıcı, kelimeler mızrağıydı. “Heykeltıraş”la (1924) başladı heykel yontmaya, “Yastığımın Rüyası”nda (1930) düşleri dillendirdi. “Ayetler” (1936) ile maneviyatın kapılarını araladı, “Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor” (1946) ile bayrağı ebedi kıldı: “Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı; Barışın güvercini, savaşın kartalı… Yüksek yerlerde açan çiçeğim; Senin altında doğdum, Senin dibinde öleceğim!” “Kubbe-i Hadrâ”da (1956) Mevlana’nın yeşil kubbesine selam durdu, “Kökler ve Dallar” (1964) ile millet köklerini suladı. “Emzikler” (1964), “Dualar ve Aminler” (1967), “Aynalarda Kalan” (1969) ve “Rubaiyyat-ı Ârif” (1956) ile ruhun derinliklerine indi. Bütün eserleri (1975-1977) miras kaldı ardında, nesirleriyle de fikir ordusunu güçlendirdi.
***
Onun özlü sözleri, yıldırım gibi çaktı gönüllerde:
“Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet altın devrini yaşıyor. Diller, sayfalar, satırlar ‘Ebu Leheb öldü’ diyorlar. Ebu Leheb ölmedi Ya Resulallah, Ebu Cehil kıtalar dolaşıyor!” diye uyardı.
“Biz kısık sesleriz… minareleri, Sen, ezansız bırakma, Allah’ım! Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma, Allah’ım!” diyerek dua etti.
“Bir kuşa yeten yuva iki kuşa da yeter.” diyerek paylaşmanın erdemini öğütledi. “Yan, ey yüreğim yan: Yakamaz yanmayan!” ile ateşin sırrını fısıldadı.
“Ne mekanın elinde imkân var; Ne zamanın dizinde derman var!” diye zamanın efendisi olmayı haykırdı.
“Gök mavi, başak sarışın… Tadı, ne güzel barışın! Fakat senin on savaşa değer, ey yurt, bir karışın!” ile vatan sevgisini taçlandırdı.
5 Ocak 1975’te Ankara’da ebediyete yürüdü bu bayrak şairi, ama sesi hâlâ yankılanır: “Şehitler tepesi boş değil, toprağını kahramanlar bekliyor!” O, Türk şiirinin tepesine bayrak diken kahraman, milletinin gönlünde ölümsüz bir abide olarak kaldı. Ey Arif Nihat Asya, senin destanın okundu, senin bayrağın dalgalanır ebediyen!
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü,
Şafakları vatan olan ıssız göklerin örtüsü,
Şehit oğluma gözyaşı döken gözlerim!
Seni selamlıyor bayrağım,
Seni selamlıyor vatanım!
Çelik kasnakta gerilmiş,
Alnı açık, başı dik,
Şehitler ölmez, vatan bölünmez diye haykıran
Bayrak!
Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düştüğümüz gün
Gölgene sığındık.
Ey şimdi süzgün, rüzgârlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı
Yüksek yerlerde açan çiçeğim.
Senin altında doğdum.
Senin altında öleceğim.
Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
Yer yüzünde yer beğen!
Nereye dikilmek istersen,
Söyle, seni oraya dikeyim! (Arif Nihat Asya)
Rahmet, minnet ve saygıyla anıyoruz..
05.01.2026
Hüseyin OĞUZ

