ZAFERİN 110. YILINDA KÛT’ÜL-AMÂRE
Kût’ül-Amâre… Dicle’nin kızgın sularının yaladığı o küçük kasaba, 1916 baharında tarihin en büyük destanlarından birine sahne oldu. Çöllerin kavurucu sıcağı, kum fırtınaları ve ölümün kol gezdiği bir coğrafyada, imparatorluğun son nefesini veren yiğitler, dünyanın en güçlü donanmasına ve ordusuna karşı dimdik durdular. Bu, sadece bir kuşatma değil; vatan sevgisinin, imanın ve azmin, modern silahlara ve sayı üstünlüğüne karşı zaferiydi.
1915’in son günlerinde İngiliz General Charles Townshend, Basra’dan Bağdat’a uzanan yolda hızlı bir ilerleyişle Kut’ül-Amâre’yi ele geçirmişti. Arkasında Hindistan’dan getirilmiş binlerce asker, modern toplar, makineli tüfekler ve imparatorluğun sınırsız lojistik gücü vardı. Ama Selman-ı Pak’ta Osmanlı’nın süngü hücumuyla karşılaştığında her şey değişti. İngilizler ağır kayıplar vererek Kut’a geri çekildiler ve orada tahkimata girdiler. Townshend, “Burası benim için ikinci bir Plevne olacak” diye düşünüyordu belki de. Yanılıyordu.
Osmanlı 6. Ordusu, önce Nurettin Bey (Sakallı Nurettin), ardından Halil Paşa (Halil Kut) komutasında harekete geçti. Dicle Nehri’nin iki yakasında, çölün ortasında bir avuç Türk askeri, dev bir imparatorluğu kuşatmaya başladı.
7 Aralık 1915’te başlayan kuşatma, tam 147 gün, yani yaklaşık beş ay sürdü. Beş ay boyunca ne bir yardım konvoyu ne de bir tek mermi Kut’a ulaşabildi.
Kût’ül-Amâre’de zaman, yavaş yavaş bir işkenceye dönüştü. İngiliz ve Hint askerleri önce ekmeklerini, sonra atlarını, katırlarını, hatta deri kayışlarını yediler. Açlık o kadar derinleşti ki, tarih kitapları “Kut Kuşatması”nı İngiliz ordusunun tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir felaket olarak kaydeder. Townshend’in ordusu, modern dünyanın en donanımlı gücü, çölde bir avuç Osmanlı askeri tarafından yavaş yavaş eritiliyordu.
Osmanlı tarafında ise durum farklı değildi; ama ruh bambaşkaydı. Mehmetçik, yalın ayak, yamalı üniformayla, cephanesi sınırlı halde siperlerde yatıyordu. Dicle’nin suları bazen içilemez hale geliyor, kum fırtınaları gözlerini kör ediyordu. Ama onlar, “Ya Allah, Bismillah” nidalarıyla hücuma kalkıyorlardı. Halil Paşa’nın emirleri altında 51. ve 52. Tümenler, çölü aşarak takviye geldiğinde moraller doruktaydı. Her siper savaşı, her gece baskını, her süngü hücumu bir destan parçasıydı.
İngilizler, kuşatmayı yarmak için defalarca büyük kuvvetlerle geldiler: Aylmer, Gorringe ve diğer generallerin komutasındaki kurtarma orduları, Osmanlı hatlarına çarptıkça parçalandı. Hannah Muharebesi’nde, Vadi Savaşı’nda binlerce İngiliz askeri çöle gömüldü. Toplamda kurtarma çabalarında yaklaşık 30 bin zayiat verdiler. Osmanlı ise 10 bin civarında şehit ve yaralıyla, vatan toprağını kanıyla suladı.
29 Nisan 1916… Tarihin sayfalarına altın harflerle yazılacak gün. Açlık ve umutsuzluktan bitap düşen General Townshend, beyaz bayrak çekti. Kut’ül-Amâre’de 5 general, 481 subay ve toplam 13.309 İngiliz-Hint askeri Osmanlı’ya teslim oldu. Bu, Birinci Dünya Savaşı’nda bir Batılı ordunun tamamının esir alınması anlamına geliyordu. Çanakkale’den sonra İngilizlere ikinci büyük tokat!
Halil Paşa, 6. Ordu’ya şu tarihi bildiriyi yayınladı:
“Ordum gerek Kut karşısında ve gerekse Kut’u kurtarmaya gelen ordular karşısında 350 subay ve 10 bin erini şehit vermiştir. Fakat buna karşılık bugün Kut’ta 5 general, 481 subay ve 13 bin 300 er teslim alıyorum. Bu teslim aldığımız orduyu kurtarmaya gelen İngiliz kuvvetleri de 30 bin zayiat vererek geri dönmüşlerdir.”
Bu sözler, sadece bir zafer bildirisi değildi; imparatorluğun onurunun, Mehmetçiğin kahramanlığının manifestosuydu.
Kût’ül-Amâre, sadece askeri bir zafer değildi. O, sömürgeciliğe karşı direnişin, İslam birliğinin ve Türk askerinin imanının simgesiydi. Hintli Müslüman askerler arasında Osmanlı’ya karşı savaşmanın yanlış olduğu fikri yayılmış, bazıları taraf değiştirmişti. Çölün ortasında, “Cihad-ı Ekber”in ruhu bir kez daha canlanmıştı.
Bu zafer, imparatorluğun çöküş yıllarında millete büyük moral verdi. Öyle ki, uzun yıllar “Kut Bayramı” olarak kutlandı. Halil Paşa, “Kut’ül-Amâre Kahramanı” unvanıyla tarihe geçti. Onun çölü aşan takviye kuvvetleri, kararlı komutası ve askerine olan güveni, destanın en parlak kahramanıdır.
Bugün Kût’ül-Amâre’yi hatırlamak, sadece geçmişe özlem değil, geleceğe bakmaktır. O çölde şehit düşen on binlerce yiğit, “Vatan toprağı kutsaldır, uğrunda kan dökülür.” dedi. İngiliz İmparatorluğu’nun yenilmez armadası, Osmanlı’nın son dönem ordusuna karşı diz çöktü çünkü karşısında maddeden ziyade iman ve azim vardı.
Kût’ül-Amâre, “Teslim olmama”nın, “Son mermiye, son nefese kadar savaş”ın adıdır. Dicle’nin suları bugün hâlâ o destanı fısıldar:
Burada bir avuç Türk, dünyaya “Biz buradayız!” diye haykırdı.
Burada açlık, susuzluk ve ölümün ortasında zafer doğdu.
Burada Halil Paşa’nın askerleri, tarihe “Kahraman” diye yazıldı.
Ey Kût’ül-Amâre! Sen sadece bir kasaba değil, Türk milletinin destanlarından birisin. Senin toprağında yatan şehitlerimizin ruhu şad olsun. Mekânları cennet, hatıraları daima yaşasın.
Kût’ül-Amâre Zaferi, ebediyen milletimizin gurur kaynağı olmaya devam etsin.
29 Nisan 2026
M. Hüseyin OĞUZ

