HÜRMÜZ’DEN BRETTON WOODS’A: JEOPOLİTİK TIRMANIŞIN FİNANSAL ARKA PLANI
Uluslararası sistemin mevcut durumda ABD–İran hattında tırmanan gerilim, ilk bakışta bölgesel bir nükleer kriz, deniz güvenliği meselesi ya da klasik bir güç projeksiyonu örneği gibi okunabilir. Ancak bu hattı yalnızca taktik askeri yığınaklar, diplomatik restleşmeler ve Hürmüz Boğazı’ndaki enerji trafiği üzerinden değerlendirmek, küresel sistemin içinde bulunduğu daha derin yapısal dönüşümü ıskalamak anlamına gelir. Asıl mesele, Washington ile Tahran arasındaki gerilimin, borçla şişmiş Amerikan finansal mimarisi kapital finans sisteminin, enerji ticaretinin para rejimiyle ilişkisi ve yükselen Avrasya blokunun kurduğu alternatif ağlar bağlamında nasıl konumlandığıdır. Bu nedenle görünen kriz ile kurulmak istenen sistem arasındaki ilişkiyi birlikte ele alıp iyi analiz etmemiz gerekir.
ABD ile İran arasındaki gerilim yeni değildir. 1979 devriminden bu yana iki ülke doğrudan diplomatik temasın olmadığı, yaptırımlar ve vekâlet savaşları üzerinden yürüyen bir çatışma düzeni içinde var olmuştur. Ancak bugün tabloyu farklılaştıran unsur, İran’ın nükleer kapasite eşiğine yaklaşması kadar, küresel güç dağılımındaki rolüdür. ABD, Soğuk Savaş sonrasında inşa ettiği tek kutuplu düzeni sürdürebilmek için askeri üstünlüğünü ve dolar merkezli finansal sistemi birlikte kullanmıştır. Bu sistem, 1944’te kurulan ve ABD dolarını küresel rezerv para haline getiren Bretton Woods Conference ile kurumsallaşmış, 1971’de doların altınla bağını koparan Richard Nixon kararıyla yeni bir evreye geçmiştir. Bu kırılma, doların değerini altın rezervine değil, Amerikan gücüne ve özellikle enerji ticaretine bağlamıştır.
1970’lerden itibaren petrol ticaretinin dolar üzerinden yapılması, ABD’ye benzersiz bir imtiyaz sağlamıştır: Küresel enerji talebi arttıkça dolar talebi de artmış, bu da Washington’a bütçe açıklarını ve cari açığı sistemik bir kriz yaşamadan finanse etme kapasitesi vermiştir. Ancak bu modelin sürdürülebilirliği, hem Amerikan mali disiplinine hem de doların alternatifsizliğine bağlıydı. 2008 küresel finans krizi bu yapının kırılganlığını açığa çıkarmış, ABD Merkez Bankası’nın genişleyici politikaları dolar likiditesini küresel ölçekte artırmıştır. O tarihten bu yana Amerikan kamu borcu dramatik biçimde yükselmiş, faiz yükü federal bütçede giderek daha büyük bir kalem haline gelmiştir.
Bu noktada ABD’nin karşı karşıya olduğu temel ikilem şudur: Ya mali konsolidasyon ve iç talep daralmasıyla küresel liderlik kapasitesini sınırlayacak, ya da doların küresel hakimiyetini yeniden tahkim edecek bir dış şok üzerinden finansal mimariyi yeniden yapılandıracaktır. Tarihsel örnekler, büyük borç stoklarının çoğu zaman büyük jeopolitik kırılmalarla eridiğini göstermektedir. I. ve II. Dünya Savaşları sonrasında borçların yeniden yapılandırılması, sermaye kontrolleri ve enflasyonist süreçler bu çerçevede okunabilir. Dolayısıyla ABD–İran gerilimini yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel finansal baskının jeopolitik izdüşümü olarak değerlendirmek gerekir.
İran bu denklemde neden kritik bir düğüm noktasıdır? Öncelikle İran, Hürmüz Boğazı üzerinden küresel petrol arzının önemli bir bölümünü dolaylı biçimde etkileyebilecek kapasiteye sahiptir. Hürmüz’de yaşanacak bir tıkanma, enerji fiyatlarında dramatik sıçramalara yol açabilir. Petrol fiyatlarının keskin yükselişi, enerji ithalatçısı ekonomiler için ciddi bir maliyet yaratırken, enerji ihracatçısı ve özellikle kaya petrolü üretim kapasitesi yüksek olan ABD için görece avantajlı bir tablo doğurabilir. Ancak burada dikkatli olunmalıdır: Enerji fiyatlarındaki aşırı artış küresel talebi daraltarak Amerikan ekonomisini de baskılayabilir. Bu nedenle mesele, ABD’nin krizden zarar görmeyeceği değil, krizi yönetebilecek finansal ve askeri kapasiteye sahip tek aktör olup olmadığıdır.
İkinci olarak İran, Çin’in Avrasya merkezli jeoekonomik açılımında kilit bir konumdadır. Belt and Road Initiative kapsamında İran, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya ve Akdeniz’e uzanan kara ve demiryolu hatlarında stratejik bir geçiş alanıdır. Çin açısından İran’ın istikrarlı ve Batı yaptırımlarından görece korunmuş olması, enerji tedarik güvenliği ve lojistik süreklilik açısından önemlidir. ABD’nin İran üzerindeki baskıyı artırması ya da İran’ı daha derin bir kriz içine sürüklemesi, Pekin’in kara koridoru stratejisini zora sokabilir. Bu bağlamda İran yalnızca bir nükleer dosya değil, Çin’in Avrasya vizyonunun düğüm noktalarından biridir.
Avrupa cephesinde tablo daha karmaşıktır. Avrupa Birliği ülkeleri, özellikle de sanayi üretiminde yüksek enerji yoğunluğuna sahip olan Almanya, ucuz ve kesintisiz enerjiye bağımlıdır. Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında enerji maliyetlerindeki artış, Avrupa sanayisinin rekabet gücünü zayıflatmıştır. İran kaynaklı yeni bir enerji şoku, Avrupa ekonomilerini daha da kırılgan hale getirebilir. Bu durum, Avrupa’nın ABD ile stratejik uyumunu artırabilir; zira güvenlik şemsiyesi karşılığında enerji maliyetine katlanmak zorunda kalabilirler. Öte yandan bu süreç, Avrupa içinde stratejik özerklik tartışmalarını da derinleştirebilir.
Rusya açısından İran, hem yaptırımlar karşısında dayanışma gösterilen bir ortak hem de Kafkasya ve Orta Doğu denkleminde önemli bir aktördür. Rusya, Ukrayna savaşı nedeniyle Batı ile doğrudan çatışma halindeyken, İran’ın Batı ile daha geniş çaplı bir krize sürüklenmesi Moskova için hem risk hem fırsat barındırır. Risk, Rusya’nın güney sınırlarında istikrarsızlığın artmasıdır; fırsat ise ABD’nin dikkat ve kaynaklarının birden fazla cepheye yayılmasıdır. Kafkasya hattında Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki gerilimler, İran’ın kuzey sınır güvenliği ve bölgesel güç dengeleri açısından ayrı bir başlık oluşturur. İran’ın zayıflaması, Güney Kafkasya’daki güç boşluklarını derinleştirebilir.
ABD iç siyaseti de bu resmin önemli bir parçasıdır. Başkanlık makamında bulunan Donald Trump gibi figürlerin karar alma süreçleri çoğu zaman kişisel liderlik tarzı üzerinden okunur. Ancak Amerikan dış politikası yalnızca başkanın iradesine indirgenemez; Kongre, Pentagon, istihbarat topluluğu ve düşünce kuruluşları arasında şekillenen daha geniş bir güvenlik bürokrasisi vardır. Dolayısıyla olası bir İran krizini yalnızca bir liderin tercihine bağlamak indirgemeci olur. Asıl soru, Amerikan güvenlik elitinin İran üzerinden küresel güç mimarisini yeniden tahkim etmeyi stratejik bir zorunluluk olarak görüp görmediğidir.
Burada İsrail faktörünü ayrıca değerlendirmek gerekir. “Taş–Kağıt–Makas” analizimde belirttiğim gibi, ABD ile İsrail’in çıkarları her zaman örtüşse de mutlak bir eşitlikten söz etmek mümkün değildir. İsrail’in güvenlik öncelikleri ile ABD’nin küresel ekonomik bağımlılıkları aynı noktada sonsuza kadar ilerleyemez. İsrail’in bölgesel sert hamleleri, ABD’nin ekonomik dengelerini zorlayacak yaptırım ve kriz sarmallarını tetikleyebilir. Bu noktada soru şudur: ABD, İsrail’in güvenlik stratejisi ile kendi ekonomik sürdürülebilirliği arasında hangi eşiğe kadar birlikte yürüyebilir? Bu sorunun cevabı, yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel güç dağılımının da yönünü belirleyecektir.
Bu bağlamda “kontrollü kaos” kavramı, olayları açıklamada analitik bir araç olarak kullanılabilir. Eğer ABD, enerji fiyatlarında geçici fakat sert bir sıçramanın dolar talebini artıracağını, küresel likiditenin yeniden Amerikan finans sistemine yöneleceğini ve rakip ekonomilerin daha ağır hasar alacağını hesaplıyorsa, İran krizi yalnızca caydırıcılık meselesi değil; aynı zamanda sistemik bir yeniden konumlanma aracı haline gelebilir. Böyle bir senaryoda Washington açısından mesele, kısa vadeli maliyetleri göze alarak uzun vadeli parasal hegemonyayı tahkim etmektir.
Ancak “kontrollü kaos”u merkezi, kusursuz ve tam koordinasyonla işleyen bir büyük strateji tasarımı olarak görmek analitik açıdan indirgemeci olur. Daha gerçekçi olan yaklaşım, bu tür krizlerin güvenlik bürokrasisi içinde fırsat penceresi olarak değerlendirilen fakat çıktıları tam kontrol edilemeyen güç dengeleme hamleleri olduğudur. Küresel finansal sistemin yüksek entegrasyon düzeyi dikkate alındığında, enerji ve güvenlik kaynaklı sert bir şokun geri tepme etkisi yalnızca rakip ekonomileri değil; ABD tahvil piyasasını, finansal likiditeyi ve doların güvenli liman statüsünü de baskılayabilir. Nitekim enerji fiyatlarındaki artış kısa vadede ABD’nin kaya petrolü üreticilerine avantaj sağlasa ve dolar talebini yükseltse bile, doların aşırı değerlenmesi Amerikan ihracatını zayıflatır, dış ticaret açığını genişletebilir ve iç piyasada enflasyon–faiz baskısını artırarak siyasi maliyet üretebilir. Bu nedenle enerji şokunun ABD lehine işlemesi otomatik ve kalıcı değildir; finansal kazanç ile reel sektör kaybı arasındaki denge, krizin süresi ve derinliğine bağlı olarak hızla tersine dönebilir.
Ancak bu stratejinin riskleri son derece yüksektir. İran’ın doğrudan ya da vekâlet unsurları üzerinden vereceği askeri karşılık, bölgesel çatışmayı hızla tırmandırabilir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir askeri hadise, küresel ticaret akışını sekteye uğratabilir. İsrail faktörü, Körfez ülkelerinin pozisyonu ve Irak-Suriye hattındaki milis ağları, çatışmanın coğrafi olarak genişlemesine neden olabilir. Böyle bir tırmanma, hesaplanan “kontrollü” çerçeveyi aşarak öngörülemez sonuçlar doğurabilir.
Türkiye açısından bu tablo hem risk hem fırsat barındırmaktadır. Türkiye, coğrafi konumu itibarıyla Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’in kesişim noktasındadır. İran’da yaşanacak derin bir kriz, Türkiye’nin doğu sınır güvenliğini ve enerji tedarik hatlarını doğrudan etkileyebilir. Aynı zamanda enerji fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin cari açığı üzerinde baskı yaratır. Bununla birlikte, Avrupa’nın enerji arz güvenliği arayışı Türkiye’yi transit ülke ve enerji merkezi olma hedefi açısından stratejik bir konuma taşıyabilir. Güney Gaz Koridoru, TANAP ve potansiyel yeni hatlar bu bağlamda yeniden değer kazanır.
Jeopolitik düzlemde Türkiye’nin en kritik sınavı, büyük güç rekabeti arasında denge politikası yürütebilme kapasitesidir. ABD ile NATO müttefikliği sürerken, Rusya ile enerji ve savunma alanındaki ilişkiler, İran ile komşuluk ve ticaret bağları aynı anda yönetilmek zorundadır. İran merkezli bir kriz, Türkiye’yi taraf seçmeye zorlayan bir baskı oluşturabilir. Bu noktada Ankara’nın önceliği, sınır güvenliği, enerji arz sürekliliği ve bölgesel istikrarın korunması olmalıdır.
Türkiye, hem ABD ile ittifak ilişkisini sürdürmeli hem de İran ile diyalog kanallarını açık tutmalıdır. Bu denge siyaseti, pasif bir denge değil; aktif bir arabuluculuk ve kriz yönetimi kapasitesine dayanmalıdır. Türkiye, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden tasarlandığı platformlarda yer almalı ve çok taraflı diplomasiye yatırım yapmalıdır.
Üzerinde satranç oynanan bir masa varsa satranç tahtası Türkiye’dir. Tahta oyunun oynandığı bölgenin esas sahibidir. Oyuncular değişir, hamleler değişir, taşlar yer değiştirir; fakat tahta oyunun merkezinde kalır. Üzerinde ne kadar hesap yapılırsa yapılsın, tahta tarafsız görünür ama oyunun kaderini belirleyen oyuncuların karşılıklı hamleleridir. Dolayısıyla satrançta iki şah aynı anda kazanamaz. Ancak pat ile sonuçlanan oyunda denklik sağlanır. Türkiye’nin hedefi, başkalarının zaferine taşeron olmak değil; denklik üreten bir denge unsuru olmaktır. Bu denklik, askeri güç kadar ekonomik dayanıklılık, diplomatik esneklik ve toplumsal bütünlük de gerektirir.
Bu noktada satranç metaforu şu açıdan anlam kazanır: Eğer oyun yalnızca taş almak üzerinden okunursa, uzun vadede oyunu kaybetmek kaçınılmazdır. Asıl mesele, merkezin kontrolüdür. Türkiye için merkez, jeopolitik konumunun sağladığı geçiş üstünlüğüdür. Enerji yolları, ticaret koridorları ve güvenlik hatları bu merkezin somut unsurlarıdır. Bu nedenle stratejik akıl, hamlelerin ötesinde oyunun ritmini zemine göre belirlemeyi hedeflemelidir.
Son tahlilde ABD–İran gerilimi, yalnızca iki devlet arasındaki ideolojik ve stratejik çatışma değildir. Bu gerilim, borçla genişlemiş bir küresel finansal sistemin, enerji ticaretine dayalı para rejiminin ve yükselen Avrasya ağlarının kesişiminde duran bir düğüm noktasıdır. Eğer yaşananlar irrasyonel bir tırmanma ise, dünya ciddi bir istikrarsızlık dönemine girebilir. Ancak eğer bu süreç, küresel finansal mimarinin yeniden yapılandırılmasına dönük bilinçli bir güç siyaseti hamlesiyse, o zaman önümüzdeki dönem yalnızca bölgesel savaş riskini değil, para sisteminin ve ticaret ağlarının yeniden tanımlanmasını da beraberinde getirecektir. Türkiye gibi bölgesel güçler için asıl mesele, bu büyük dönüşüm dalgasında savrulmadan, çok katmanlı ve etkin bir jeostratejik pozisyon geliştirebilmektir
