ORTADOĞUDA GELİŞEN OLAYLAR VE TÜRKİYE’NİN JEOPOLİTİK SINAVI
Evet, yine son günlerde yaşadıklarımızı doğru okuyup analiz edebilmek adına çok çalışmamız gereken günlerdeyiz. Atalarımızdan devraldığımız mirası koruyabilmek için bilgiyi yalnızca toplamakla yetinemeyiz; onu işleyerek, muhasebesini yaparak, derinlemesine analiz edip güçlü bir senteze dönüştürmek zorundayız. Ancak bu şekilde geçmişin tecrübesini bugünün aklıyla birleştirip geleceğe yön verecek berrak bir vizyonu canlı tutabiliriz. Bu açıdan yaşadığımız dönem hakkında güncel durum değerlendirmesi yapacak olursak;
Ortadoğu uzun zamandır yalnızca bölgesel çatışmaların yaşandığı bir coğrafya değil; küresel güç mücadelelerinin, tarihsel hesaplaşmaların, enerji savaşlarının, vekâlet savaşlarının, ideolojik kuşatmaların ve jeopolitik mühendislik girişimlerinin hızla gerçekleştiği bir kırılma alanı hâline gelmiş durumda. Bugün yaşanan gelişmeler tek tek ele alındığında birbirinden kopuk, dağınık ve hatta kimi zaman anlaşılması güç görünebilir. Oysa olaylar bir bütün olarak okunduğunda ortaya çıkan tablo son derece nettir: Bölge, yalnızca bugünün siyasi krizleriyle değil, uzun süredir örülen ve adım adım sahaya sürülen çok katmanlı bir tasarım ile karşı karşıyadır. Bugüne kadar gelişen olaylarda İran etrafında yoğunlaşan baskı, İsrail’in giderek saldırganlaşan söylemi, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri ve siyasi zorlamaları, Güney Kıbrıs’ın artan stratejik kullanımı, Körfez’de tırmanan gerilim, enerji nakil hatları üzerindeki mücadele, Türkiye’nin güney kuşağında oluşan yeni güvenlik tehditleri, Kürt meselesi üzerinden bölgede yeni haritalar üretme çabaları ve aynı anda Avrupa’dan Asya-Pasifik’e uzanan ekonomik-siyasi yeniden dizayn girişimleri, aynı büyük tablonun parçaları olarak okunmalıdır.
İran, tarihsel hafızası, devlet sürekliliği, jeopolitik konumu, Rusya ve Çin ile kurduğu stratejik bağlar, enerji ve kara bağlantı yolları üzerindeki etkisi nedeniyle Avrasya denkleminde kilit taşı niteliğindedir. Bu yüzden İran’a yönelik her türlü askeri, siyasi ya da hibrit müdahale senaryosu, sadece Tahran yönetimini hedef alan sınırlı bir operasyon olarak değil, tüm bölgesel dengeyi bozabilecek ve özellikle Türkiye’yi doğrudan etkileyecek çok daha büyük bir müdahale planı olarak değerlendirilmek zorundadır. İran’ın zayıflatılması, içeriden karıştırılması, etnik fay hatlarının harekete geçirilmesi ve mümkünse devlet kapasitesinin çöktürülmesi; yalnızca İran için değil, Türkiye’den Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafya için sarsıcı sonuçlar doğuracaktır.
Tam da bu nedenle, İran bombardıman altındayken meseleyi yalnızca rejim tartışması üzerinden ele almaya çalışan yaklaşımlar son derece yetersiz, hatta tehlikelidir. Bir devletin iç siyasal yapısına, yönetim tarzına, ideolojik karakterine ya da insan hakları siciline ilişkin eleştiriler başka bir düzlemde yapılabilir; fakat dışarıdan yürütülen bir askeri operasyon, vekâlet savaşı veya parçalama senaryosu söz konusu olduğunda öncelikli mesele bu değildir. Bölgesel çıkarlar, devlet güvenliği, sınırların dokunulmazlığı ve büyük güçlerin müdahale mantığı doğru okunmadan yapılan her soyut demokrasi tartısı, sahadaki gerçekliği ıskalar. Daha da önemlisi, böyle bir anda yürütülen yüzeysel rejim eleştirileri, fiilen dış müdahaleyi meşrulaştıran bir dile dönüşebilir. Ortadoğu’da daha önce bunun sayısız örneği yaşandı. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da ve başka birçok yerde “otoriter rejim”, “insan hakları”, “özgürleşme”, “demokratik dönüşüm” gibi kavramlar, çoğu zaman büyük bir yıkımın giriş cümleleri olarak kullanıldı. Sonuçta ne demokrasi geldi ne huzur; gelen şey daha fazla parçalanma, daha fazla mezhep savaşı, daha fazla etnik bölünme ve küresel güçlerin denetimine daha açık, zayıf, kırılgan yapılar oldu.
İran etrafında oluşan yeni gerilimde Kürt unsurların bir kara gücü veya içeride istikrarsızlık üretici bir hat olarak İran’daki PJAK, Suriye’deki SDG/YPG yapılanması ve Irak’taki PKK bağlantılı unsurların daha koordineli bir hatta yerleştirilmesi; İran’ın batı ve kuzeybatı hatlarında etnik temelli bir baskı cephesi açılması; bunun da nihai aşamada Türkiye’nin güneydoğusuna uzanacak daha büyük bir “dört parçalı Kürdistan” stratejisinin parçası hâline gelmesi amaçlanmaktadır. Böylesi bir projeyi duyduğunda bunu abartılı, spekülatif ya da aşırı yorum olarak görenler olabilir. Ancak Ortadoğu’nun son otuz yılına bakıldığında, bir dönem imkânsız ya da fantezi gibi görülen birçok düşüncenin, sabırlı jeopolitik mühendislik sayesinde zamanla somut projelere dönüştüğü de unutulmamalıdır. Irak’ta önce koruma bölgeleri, sonra fiili özerklik, ardından kurumsallaşmış siyasi-askeri yapı ortaya çıktı. Suriye’de önce iç savaşın kaosu, sonra vekâlet güçleri, sonra “terörle mücadele” söylemiyle desteklenen yeni alan hâkimiyetleri doğdu. İran’da benzer bir modelin denenmeyeceğini kesin bir dille söylemek için elde yeterli sebep yoktur.
Bu noktada özellikle 22 Şubat tarihinde kurulduğu ileri sürülen “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu” son derece kritik bir işaret olarak görülmektedir. Irak sahasında faaliyet gösteren İranlı Kürt örgütlerin PJAK öncülüğünde bir ittifak açıklaması yapması, dört ayrı partinin aynı çatı altında Tahran yönetimine karşı birleştiğinin ilan edilmesi ve ortak bildiride İran İslam Cumhuriyeti’ni devirmek ile Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını sağlamak gibi hedeflerin öne çıkarılması; basit bir örgütsel yakınlaşma değil, potansiyel bir jeopolitik hazırlık olarak değerlendirilmektedir. Özellikle böylesi bir ittifak açıklamasının İran’a dönük daha geniş askeri baskı ve iç karıştırma senaryolarıyla aynı döneme denk gelmesi tesadüf olarak görülmemektedir. Nitekim hemen ardından Amerikan basınında, İran içindeki rejim karşıtı silahlı grupların kara gücü olarak kullanılabileceğine ilişkin haberlerin çıkması; İranlı Kürt unsurların Washington ile temas arayışında olduklarına dair yayınların görünür olması; bu ihtimali daha da güçlendiren bir arka plan üretmektedir.
Ortaya çıkan yöntemin yeni olmadığı açıktır. Banu Avar’ın da yıllarca anlattığı gibi Son on yıllarda hedef alınan birçok ülkede benzer bir şablonun uygulandığı görülmüştür. Önce istihbarat ağları devreye girer, toplumsal ve etnik hassasiyetler haritalanır, medya ve sivil toplum görünümlü yapılar üzerinden algı hazırlanır, içeride farklı unsurlar arasında temaslar artırılır, ayrılıkçı ya da silahlı gruplar için uluslararası meşruiyet zemini oluşturulur, ardından kriz bir noktada sıcak çatışma veya iç karışıklık düzeyine taşınır. Bu sürecin sadece askeri olmadığını, aynı zamanda medya, akademi, düşünce kuruluşları, insan hakları raporları, uluslararası konferanslar ve siyasi lobi faaliyetleri üzerinden yürütüldüğünü de görmek gerekir. Kimi zaman “uzman”, “araştırmacı”, “analist”, “gazeteci” ya da “çözüm süreci gözlemcisi” sıfatıyla sahada dolaşan aktörler, aslında belli bir jeopolitik projenin ön hazırlık personeli gibi çalışabilmektedir.
Bu çerçevede bazı isimlerin sık sık anılması tesadüf değildir. Yıllardır Suriye, Irak ve İran sahasında PKK türevi yapılarla ilgili çalışan, Kürt siyasi alanını uluslararası meşruiyet çerçevesine taşımaya uğraşan ve rejim karşıtı söylemleri küresel dolaşıma sokan kişilerin, yalnızca bağımsız gözlemci ya da gazeteci olarak değerlendirilmesi saflık olur. Çünkü Ortadoğu’da bilgi, analiz ve rapor üretimi çoğu zaman masum bir akademik faaliyet olmaktan çıkmış; sahadaki dönüşümü hazırlayan jeopolitik aparatların bir parçasına dönüşmüştür. Bir ülkedeki etnik ve mezhepsel unsurlar arasındaki fay hatlarını inceleyen, hangi grubun hangi diğer grupla ne şekilde ittifak kurabileceğini çalışan, kimlerin dış destekle güçlendirilebileceğini raporlayan yapılar; sonrasında yaşanacak krizlerin teorik zeminini hazırlar. Bunun örnekleri Suriye’de, Irak’ta ve hatta Libya’da defalarca görüldü.
Suriye örneği bu bakımdan özellikle dikkat çekicidir. Çünkü bugün İran için konuşulan birçok başlığın bir prototipi, yıllar önce Suriye’de test edilmiştir. Suriye’de 2004’ten itibaren mezhepsel ve etnik ayrışmalar sistematik biçimde derinleştirildi. Sünni, Alevi, Kürt, Dürzi ve diğer topluluklar arasındaki gerilimler sadece doğal tarihsel farklılıklar üzerinden değil, bilinçli provokasyonlar ve sahadaki manipülasyonlarla da büyütüldü. Cinayetler işlendi, suç başka grupların üstüne yıkıldı, mezhepsel infial üretildi, farklı toplulukların birbirine karşı güvensizliği artırıldı. Devlet içindeki çözülme, medya alanındaki manipülasyon, silahlı unsurların dışarıdan desteklenmesi ve sahadaki parçalanma birlikte işletildi. Humus’tan Halep’e, İdlib’den Haseke’ye kadar uzanan geniş alanda Selefi örgütlerin, ÖSO adı altında toplanan vekil güçlerin, IŞİD’in ve YPG’nin aynı büyük kaos alanı içinde ama farklı amaçlarla desteklenebildiği görüldü. Bir taraftan “terörle mücadele” dendi, öte yandan başka terör yapıları stratejik gerekçelerle sahada kullanıldı. Bu nedenle İran için benzer birçok katmanlı oyunun düşünülmesi, hayal gücünün aşırılığı değil, sahadaki kalıpların dikkatli okunmasıdır.
İran’ın parçalanmasına dönük olası senaryolar konuşulurken, bunun yalnızca bir iç isyan veya sınır boylarında bir karışıklıkla sınırlı kalmayacağı da açıktır. İran’daki PJAK, Suriye’deki SDG ve Irak’taki PKK hattının eşzamanlı veya koordineli hareket etmesi, ortaya dört parçanın birleşiminden oluşan bir Kürt devletçiği tasarımını çıkarabilir. Böyle bir yapının, enerji kaynaklarının, ulaşım ve ticaret koridorlarının, su havzalarının ve kara bağlantılarının tam ortasına yerleştirilmesi hedeflenebilir. Bu durumda söz konusu proje sadece etnik bir devlet inşa girişimi değil, emperyal stratejinin merkezine oturtulmuş bir jeoekonomik kontrol mekanizmasına dönüşür. Bu nedenle meseleyi yalnızca “Kürtlerin hakları” ya da “bir halkın kaderini tayin hakkı” gibi soyut bir zeminde ele almak yanıltıcıdır. Büyük güçlerin gerçek motivasyonu hiçbir zaman yalnızca insan hakları veya halkların özgürlüğü olmadı; asıl mesele çoğu zaman enerji, coğrafya, taşımacılık, madenler, su kaynakları ve rakip güçlerin kuşatılması olmuştur.
Buna rağmen İran’ın kolay lokma olmayacağı da özellikle vurgulanmalıdır. İran, Türkiye ve Rusya ile birlikte bölgenin en güçlü devlet hafızasına sahip ülkelerden biridir. Yalnızca bugünkü rejimi ya da mevcut siyasi yapısı üzerinden okunamaz. Yüzlerce yıllık imparatorluk tecrübesi, derin bürokratik mirası, toplumsal dayanıklılığı, güvenlik refleksi ve jeopolitik içgüdüsü olan bir devlettir. Bu tür devletler, sonradan kurulmuş, toplumsal tabanı zayıf, dış destekle ayakta duran kırılgan yapılar gibi davranmaz. Büyük sarsıntılar yaşayabilir, ciddi iç krizler geçirebilir, hatta ağır yaralar alabilirler; fakat tamamen dağılmaları ya da kısa sürede teslim olmaları çoğu zaman beklenenden daha zordur. Bu yüzden İran’a ilişkin yapılan birçok hesap da sahada ABD’ni beklentilerinin aksine yüksek dirençle devam etmektedir. Nitekim dışarıdan bakıldığında halkın rejime karşı sokaklara döküleceği düşünülen birçok durumda, toplum dış saldırı karşısında devlet refleksine yakınlaşabilir. Rejime tepki duyan kitleler bile ülkenin dış müdahaleyle parçalanmasına karşı tavır alabilir.
İran’ın jeopolitik önemi yalnızca kendi sınırlarıyla sınırlı değildir. İran, Rusya ve Çin için de hayati bir köprü ve tampon işlevi görmektedir. Avrasya’ya açılan hatların, kuzey-güney ulaşım koridorlarının, enerji alışverişinin, kara ticaretinin ve bölgesel direnç bloklarının önemli bir bileşenidir. İran’daki büyük bir çöküş, yalnızca Tahran’da rejim değişikliği anlamına gelmeyecek; Avrasya dengesinde zincirleme sarsıntılar üretecektir. Böyle bir durumda Türkiye de kendisini sadece sınır güvenliği riskiyle değil, göç baskısından enerji fiyat şoklarına, etnik hareketlenmelerden büyük güçlerin artan saha rekabetine kadar çok sayıda yeni tehdidin tam ortasında bulabilir. Bu nedenle İran meselesine bakarken “rejim sempatik mi değil mi” düzeyinde bir yaklaşım yerine, “İran’ın çökmesi Türkiye ve bölge için ne anlama gelir” sorusunu sormak zorunludur.
Tam bu noktada Kıbrıs meselesi devreye girmektedir. Çünkü son dönemde Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda daha görünür biçimde kullanılmaya başlanması, İran merkezli gerilimin Doğu Akdeniz hattına sıçrama riskini artırmıştır. İngiltere’nin Güney Kıbrıs’taki üsleri tarihsel olarak zaten Ortadoğu operasyonlarının önemli lojistik merkezlerinden biriydi. Irak ve Suriye’ye yönelik hava hareketlerinde, gözetleme faaliyetlerinde, istihbarat akışında, NATO görevlerinde ve acil tahliye operasyonlarında bu üslerin rolü defalarca ortaya çıktı. Resmî olarak İngiliz kontrolünde görünseler de fiilen Amerikan ve İsrail çıkarları açısından da vazgeçilmez stratejik noktalardır. Amerikan askerî unsurlarının bu üslerde konumlandığı, İsrail’in eğitim ve koordinasyon faaliyetlerinde bu alanlardan yararlandığı, bölgesel kriz anlarında adanın çok uluslu bir askeri platform gibi işlediği bilinmektedir.
Bu nedenle, Güney Kıbrıs’ın İran kaynaklı gerilimde hedef hâline gelmesi ihtimali yalnızca teorik değildir. Özellikle İngiltere’nin önce üslerini kullandırtmayacağı yönünde imâ veren bir çizgiden, çok kısa süre sonra Amerika’nın talebiyle üslerin kullanımına onay veren bir çizgiye geçmesi, bunun ardından Akrotiri Üssü’nün İran kamikaze İHA’larıyla hedef alındığına dair iddiaların gündeme gelmesi, adanın artık doğrudan çatışma sahasının bir parçası olarak algılanabileceğini göstermektedir. Böyle bir durumda mesele yalnızca Güney Kıbrıs’ın güvenliği olmaz; Türkiye’nin Doğu Akdeniz denklemine zorla çekilmesi ihtimali de ortaya çıkar. Çünkü Kıbrıs’taki her güvenlik krizi, ister istemez Türkiye’yi de etkileyen çok katmanlı bir sonuç üretir. Hava sahası güvenliği, deniz yetki alanları, adadaki Türk varlığı, olası göç ve ekonomik etkiler, Doğu Akdeniz’deki askeri denge ve diplomatik baskılar bir arada düşünülmelidir.
Güney Kıbrıs’ın içinde bulunduğu siyasal konum da bu kırılganlığı artırmaktadır. Avrupa Birliği dönem başkanlığı, adayı yalnızca ulusal çıkarları doğrultusunda hareket eden bir aktör olmaktan çıkarıp, zaman zaman AB çizgisinin taşıyıcısı hâline getirebilmektedir. Rum yönetiminin İngiltere, Amerika ve İsrail karşısında yeterince sert ve bağımsız bir tutum koyamaması, Avrupa Birliği’nin İran konusundaki çizgisine bağlı kalması ve adanın güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir meselede jeopolitik ağırlığını kullanamaması, içeride de eleştirilere yol açmaktadır. Bu eleştiriler, Güney Kıbrıs’ın fiilen başkalarının askeri hamleleri yüzünden hedef hâline geldiği, hükümetin ise bunu önleyecek ağırlığı gösteremediği yönündedir. Turizmle yaşayan, ulaşım ve hava trafiğine bağımlı, güvenlik algısı ekonomik istikrarı belirleyen bir ada için bu son derece ciddi bir durumdur. Zira bölgede yaşanacak uzun süreli bir kriz, yalnızca güvenlik riski değil, ağır bir ekonomik çöküş dalgası da yaratabilir.
Bunun paralelinde Yunanistan’ın adaya askeri uçuşlar gerçekleştirmesi, C-130 nakliye uçaklarının Baf’a iniş yapması ve adaya art arda gelen Yunan uçaklarının sayısının artması, Doğu Akdeniz’de yeni bir hazırlık görüntüsü üretmektedir. Rum yönetiminin söylemi ile Yunanistan’ın sahadaki hazırlıkları arasındaki fark dikkat çekicidir. Uçuş iptalleri, hava sahası ihlalleri, adaya yakın bölgelerdeki askeri hareketlilik ve bölgesel alarm hâli, Doğu Akdeniz’in yalnızca diplomatik değil fiili bir askeri gerilim hattına dönüşebileceğini göstermektedir. Bu da Türkiye açısından son derece hassas bir eşiktir. Çünkü Kıbrıs üzerinden çıkacak her yeni gerilim, yalnızca Yunanistan ve Rum kesimiyle değil, çok daha geniş bir eksende Türkiye’ye baskı uygulamak için kullanılabilir.
Ortadoğu’nun genelinde oluşan alarm durumu ise zaten tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Hava sahalarının kapanması, binlerce uçuşun iptal edilmesi, Körfez ve Ortadoğu ülkelerinden gelen seferlerde dramatik düşüş yaşanması, bölgedeki Amerikan vatandaşlarına “acilen ayrılın” türünde uyarıların yapılması, yalnızca rutin güvenlik tedbirleri değildir. Bu tür kararlar, devletlerin daha agresif saldırılar ya da zincirleme krizler beklediğini gösterir. Üstelik bu tür tahliye listelerinde Bahreyn’den Mısır’a, Irak’tan İsrail’e, Kuveyt’ten Lübnan’a, Ürdün’den Yemen’e kadar geniş bir coğrafyanın yer alması, çatışmanın sadece İran-İsrail ya da İran-Amerika ekseninde düşünülmediğini; tüm bölgenin alev alma potansiyeli taşıdığını ortaya koymaktadır. Bu noktada asıl sorun, böylesine büyük bir yangının bazı merkezlerde sanki önceden hesaplanmış gibi, bazılarındaysa hiç öngörülememiş gibi görünmesidir.
Bahreyn’de yaşanan gelişmeler bu kırılganlığın en somut örneklerinden biridir. Şii çoğunluğa sahip olan ama Sünni monarşi tarafından yönetilen ve uzun yıllardır Suudi Arabistan ile Amerika’nın desteğiyle ayakta duran yapı, İran’a dönük saldırılar sonrasında toplumsal gerilim açısından çok daha hassas hâle gelmiştir. Halk ayaklanmaları, güvenlik güçlerine karşı öfke, Suudi Arabistan’ın paniğe kapılarak Bahreyn’e askeri unsur göndermesi ve böylece iç düzeni dış destekle bastırma girişimi, Ortadoğu’daki mezhepsel ve siyasal fay hatlarının ne kadar hızlı tetiklenebileceğini göstermektedir. İran’a yönelik bir saldırı, yalnızca İran içinde değil, çevre monarşilerde, Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde ve Amerikan üslerinin bulunduğu sahalarda da ciddi türbülans yaratabilir. Böylece saldırıyı başlatan merkezler kendi müttefiklerini korumakta zorlanabilir.
Suudi Arabistan ve Katar’da ortaya çıkan sabotaj ve ajan iddiaları da son derece dikkat çekicidir. İran menşeli saldırı gibi sunulabilecek bombalı eylemler hazırlayan Mossad ajanlarının yakalandığı yönündeki haberler, eğer doğruysa, çatışmanın sadece açık cepheyle değil, çok katmanlı sahte bayrak operasyonlarıyla da büyütülmek istenebileceğini düşündürür. Çünkü Körfez ülkeleri başlangıçta tarafsız kalmak ya da üslerini kullandırtmamak yönünde tavır koyarsa, İran saldırı karşısında mağdur; Amerika ve İsrail ise saldırgan konumunda kalır. Oysa geniş bölgesel savaşı isteyen akıl, diğer ülkelerin de kendilerini hedef altında hissedip İran’a karşı saf tutmasını arzu eder. Bunun yolu da o ülkelerde sanki İran tarafından hedef alınmış izlenimi yaratmaktan geçebilir. Bu nedenle Körfez’deki ve hatta Türkiye ve Azerbaycan’da yaşanan esrarengiz patlamalar, drone saldırıları, ajan faaliyetleri ve ani güvenlik krizleri dikkatle okunmalıdır.
İsrail cephesinden gelen “Nil’den Fırat’a” söylemleri ve Türkiye’yi artık en büyük rakip olarak tanımlayan çıkışlar da tüm bu gelişmelerin ideolojik ve stratejik arka planını göstermektedir. Bu tür ifadeler, yalnızca aşırılık yanlısı siyasi sloganlar olarak okunmamalı; İsrail’de güç kazanan genişlemeci, kutsal metin referanslı teolojik ve jeopolitik olarak saldırgan zihniyetin açık tezahürleri olarak görülmelidir. İsrail’in güvenliği söylemiyle başlayan birçok askeri ve siyasi hamlenin, zaman içinde daha büyük bir bölgesel tasarımın parçası hâline geldiği açıktır. Türkiye’nin Katar, Suudi Arabistan ve Pakistan’la artan yakınlaşması, savunma sanayisindeki yükselişi, Doğu Akdeniz’de artan etkinliği, Somali ve Somaliland gibi alanlarda görünürleşmesi, Filistin meselesinde daha yüksek sesle konuşması; İsrail açısından Türkiye’yi salt diplomatik açıdan değil, ekonomik, jeopolitik ve medeniyet perspektifi açısından da daha büyük rakip konumuna getirmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bugünkü askeri dengeler değil, uzun vadeli rekabet algısıdır.
Bu rekabet sadece Ortadoğu ile sınırlı değil; Asya-Pasifik’ten Avrupa’ya uzanan yeni hatlarda da etkisini göstermektedir. Hindistan’ın İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’la yakınlaşması, IMEC gibi koridor projeleri üzerinden Türkiye’nin jeopolitik değerini dengeleme arayışları, Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan yeni eksenler kurma çabaları, küresel ticaret yolları ve enerji hatları üzerindeki büyük mücadelenin işaretleridir. Artık savaşlar sadece tanklar ve uçaklarla değil; limanlarla, boğazlarla, koridorlarla, doğalgaz terminalleriyle, nadir madenlerle, denizaltı kablolarıyla ve sigorta sistemleriyle de yürütülmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meydan okuma, yalnızca güney sınırında bir terör tehdidi ya da Kıbrıs çevresindeki askeri yoğunluk değildir. Aynı zamanda ekonomik koridorların dışında bırakılma, enerji hatlarında kırılgan hâle getirilme, denizlerde kuşatma ve bölgesel ağırlığının azaltılması riski de vardır.
Rusya-Ukrayna savaşı ile bağlantılı LNG meselesi bu açıdan ayrıca önemlidir. Boğazlardan sıvılaştırılmış doğalgaz taşınmasına dair tartışmalar, Türkiye’nin jeopolitik düğüm noktası olarak ne kadar kritik olduğunu bir kez daha göstermektedir. İstanbul Boğazı gibi dar, kıvrımlı ve yoğun yerleşimle çevrili bir suyolunda LNG taşıyan dev tankerlerin geçişi, sadece ticari bir mesele değildir; büyük bir güvenlik riski barındırır. Olası bir kaza, sabotaj ya da patlama, sıradan denizcilik kazalarının çok ötesinde yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Böyle bir riskin Türkiye’nin boğazları üzerinden zorlanması, jeopolitik baskının başka bir biçimidir. Atlantik merkezli düşünce kuruluşlarının Ukrayna’ya LNG göndermenin yollarını tartışırken Türk boğazlarını devreye sokmak istemesi, Türkiye açısından yalnızca lojistik değil egemenlik ve güvenlik meselesidir. ABD’nin Avrupa’ya kendi LNG’sini satarken kıtayı Rus enerjisinden koparması, Avrupa ekonomilerini enerji maliyetleriyle zayıflatması ve şimdi bu yükü yeni güzergâhlara bindirmesi, küresel güç mücadelesinin ekonomik boyutunu açıkça gösterir.
Avrupa’nın içinde bulunduğu çelişki de bu bağlamda dikkat çekicidir. Bir yandan kendi savunma kimliğini kurmak, Amerika’dan bağımsız hareket etmek ve Rusya karşısında stratejik özerklik kazanmak isteyen Avrupa; diğer yandan “ABD olmadan hiçbir şey yapamayız” gerçeğinin kıskacında debelenmektedir. Almanya’nın enerji krizi, nükleer santrallerini kapatmış olmanın maliyeti, Rus enerjisinden uzaklaştırılmasının sanayiye vurduğu darbe, İngiltere ve Fransa’daki toplumsal ve siyasal kırılganlıklar, Avrupa’nın büyük iddialar ile acı gerçekler arasındaki sıkışmışlığını yansıtır. Bu yüzden Avrupalı liderlerin Çin’e peş peşe gitmesi, sadece ticari ilişki arayışı değildir. Aynı zamanda ekonomik çöküşü frenleme, sanayiyi ayakta tutma ve Amerika’nın kaotik çizgisine karşı yeni denge alanları arama girişimidir.
Çin’in burada oynadığı rol çok büyüktür. Çünkü üretim gücü, teknoloji kapasitesi, enerji ihtiyacı ve alternatif finansal düzen arayışıyla Çin artık küresel dengenin belirleyici aktörlerinden biridir. İran’la kurduğu kapsamlı enerji ve yatırım ilişkileri, Bir Kuşak Bir Yol çerçevesindeki kara ve deniz koridorları, nadir metaller üzerindeki hakimiyeti ve yapay zekâ-çip alanındaki atakları, onu Batı için sıradan bir rakip değil, sistemik meydan okuma merkezi hâline getirmiştir. İran’a yönelik baskının bir boyutu da tam burada ortaya çıkar: Çin’in enerji güvenliğini zedelemek, Avrasya bağlantılarını kesintiye uğratmak ve Pekin’i daha kırılgan bir ekonomik-siyasi çevre içinde tutmak. Dolayısıyla İran’a saldırı ya da İran’ın zayıflatılması, yalnızca Ortadoğu operasyonu değil, Çin’e dolaylı darbe üretme stratejisinin de parçası olarak okumak gerekir.
Amerika’nın kendi iç çelişkileri ise bu büyük planların ne kadar istikrarlı yürütülebileceği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Trump yönetiminin ekonomik kırılganlıkları, gümrük tarifeleri konusunda yaşanan anayasal ve siyasi sorunlar, kamuoyunun savaşa desteğinin düşüklüğü, gerekçelerin tutarsızlığı, aynı konuda farklı yetkililerin birbirini boşa düşüren açıklamaları ve müttefiklerle yaşanan gerilimler, Washington’un hem askeri hem siyasi meşruiyet üretme kapasitesini zayıflatmaktadır. Bir yanda İran’a karşı sert söylem, diğer yanda uzun süreli savaşın ekonomik maliyetinden duyulan korku; bir yanda İsrail’in agresif talepleri, diğer yanda Amerikan halkının yeni bir Orta Doğu bataklığına girmek istememesi; bir yanda küresel liderlik iddiası, diğer yanda askeri stokların, önleme füzelerinin, lojistik akışın ve gemi güvenliğinin yarattığı somut sınırlar; Amerika’yı daha savrulan bir aktör hâline getirmektedir.
İran’ın direnç kapasitesi de bu yüzden önemlidir. Hipersonik ve gemisavar füze kapasitesi, İHA sürüleri, Hürmüz Boğazı’nı tehdit edebilme kabiliyeti, Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alma iradesi, yeraltı şehirleri, geniş coğrafyası ve varoluşsal savaş söylemi; İran’ın bir gecede çökmesini engelleyen unsurlardır. Hürmüz’ün kapanması ya da fiilen geçilmez hâle gelmesi, petrol ve LNG piyasalarında küresel sarsıntı yaratır. Bu sarsıntı sadece enerji fiyatlarını değil, Amerika’daki benzin fiyatlarından Asya’daki üretim maliyetlerine, Avrupa’daki enflasyondan deniz sigortalarına kadar her şeyi etkiler. Savaşın denizler aracılığı ile finansal spekülasyon alanına dönüşmesi ve enerji piyasalarında devasa kazanç-kayıp hareketlerinin yaşanması; modern savaşın ekonomik cephesini ortaya koymaktadır.
Bütün bunların ortasında Türkiye’nin ne yapması gerektiği sorusu hayati önemdedir. Türkiye’nin önünde duygusal değil, akılcı ve uzun soluklu bir güvenlik-politika çerçevesi olmalıdır. Hava savunmasını güçlendirmek, bağımsız üretim koşulları ile Kaan programını hızlandırmak, Hisar ve Siper gibi sistemleri artırmak, donanmayı ve özellikle denizaltı kabiliyetini daha güçlü hâle getirmek, Doğu Akdeniz’de caydırıcılığı yükseltmek ve sınır güvenliği konusunda İran’la da iş birliği kanallarını açık tutmak; artık seçenek değil zorunluluktur. Çünkü gelecek dönemde savaşların biçimi değişse de baskının yönü değişmeyecektir. Küçük küçük krizler, vekâlet savaşları, enerji darbeleri, ekonomik kuşatma, terör ağlarının hareketlendirilmesi, sosyal kırılmaların büyütülmesi ve jeopolitik kuşatma eşzamanlı yürüyecektir.
Buna ek olarak Türkiye, kendi iç toplumsal bütünlüğünü de çok daha güçlü savunmak zorundadır. Yurt milliyetçiliği temelinde bir birlik fikri üretilmeden, etnik kimliklerin dışarıdan manipüle edilmesine karşı güçlü bir zihinsel ve siyasi direnç kurulmadan, Türkiye’nin bu süreçte tam anlamıyla güvende olması zordur. Çünkü bölgedeki büyük oyunun ana enstrümanlarından biri, toplumları etnik ve mezhepsel parçalara ayırmak, sonra da bu parçaları “özgürlük”, “hak”, “özerklik”, “kaderini tayin” gibi kavramlarla yeniden dizayn etmektir. Oysa Anadolu’nun ve çevre coğrafyanın tarihsel gerçeği, saf ve yalıtılmış etnik havzalar değil; iç içe geçmiş, akrabalıklarla, ortak hafızalarla, karışmış soylarla, müşterek acılar ve zaferlerle örülmüş toplumsal dokulardır. Bu dokuyu bozmak, dış müdahaleciler için stratejik kazançtır; bunu korumak ise Türkiye’nin varoluşsal önceliğidir.
Sonuç olarak bugün yaşananlar tekil olaylar değildir. İran’a dönük askeri baskı, Kürt koalisyonlarının görünürleşmesi, Güney Kıbrıs’ın askeri amaçlarla öne çıkması, Körfez’deki ajansal operasyonlar, İsrail’in saldırgan jeopolitik söylemi, Amerika’nın tutarsız ama yıkıcı baskısı, Avrupa’nın enerji ve güvenlik krizleri, Çin’i çevreleme çabaları, boğazlar ve LNG üzerinden yürüyen yeni denklemler, hepsi aynı büyük sarsıntının farklı yüzleridir. Bu sarsıntı, eski düzenin çözülmekte olduğunu ve yeni düzenin henüz kurulamadığını gösteriyor. Tam da bu nedenle dünya çok daha tehlikeli bir ara döneme girmiş durumda. Böyle dönemlerde devletlerin ve toplumların yaptığı en büyük hata, olayları ya günübirlik okuması ya da soyut ideolojik yakınlıklar üzerinden değerlendirmesidir. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, tarihsel hafıza ile güncel stratejiyi birlikte okuyabilen soğukkanlı bir jeopolitik akıldır. En önemlisi Suriye’de yapılan son dakika hamle hataları yapılmamalıdır. Türkiye soğukkanlı denge politikasını tüm dirençlere rağmen devam ettirmelidir. Üsler kullanıma kapalı devam ederken sınır güvenliği pekiştirilmelidir. Unutulmamalıdır ki İran’da esen rüzgâr Türkiye’de fırtınaya dönüşür.
Türkiye açısından en hayati gerçek şudur: İran’ın zayıflaması, parçalanması ya da uzun süreli kaosa sürüklenmesi Türkiye’nin lehine değildir. Güney Kıbrıs’ın askeri kriz merkezi hâline gelmesi Türkiye’nin lehine değildir. Suriye-Irak-İran hattında etnik ve silahlı yapıların birleşik baskı cephesi oluşturması Türkiye’nin lehine değildir. Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Körfez’den boğazlara kadar uzanan kuşatma hatlarının derinleşmesi Türkiye’nin lehine değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yapması gereken, bir yandan bölgesel denge siyasetini korurken öte yandan kendi sert gücünü ve stratejik dayanıklılığını artırmak, toplumsal bütünlüğünü güçlendirmek ve dış müdahale projelerini ideolojik perdelerinin arkasından görmektir.
Bu çağ artık sloganlarla, romantik dış politika hayalleriyle ya da başkalarının anlatılarını tekrar ederek geçiştirilebilecek bir çağ değildir. Ortadoğu yanarken sadece kimin haklı, kimin haksız olduğu tartışması yetmez; yangının kimin işine yaradığını, hangi yeni haritaların bu ateşin içinden çıkarılmak istendiğini, hangi koridorların, hangi madenlerin, hangi limanların, hangi halkların ve hangi sınırların hedefe konulduğunu görmek gerekir. İran meselesi tam da bu nedenle sadece İran meselesi değildir. Kıbrıs meselesi sadece Kıbrıs meselesi değildir. Kürt meselesi sadece etnik haklar meselesi değildir. LNG tartışması sadece enerji ticareti meselesi değildir. Çin’e giden Avrupalı liderler sadece yatırım peşinde değildir. Bütün bu başlıklar birleştiğinde karşımıza çıkan şey, yeni yüzyılın büyük güç mücadelesidir.
Ve bu mücadelede Türkiye, coğrafyası nedeniyle kenarda kalabilecek bir ülke değildir. Tam tersine, merkezde kalmaya mahkûm bir ülkedir. Bu mahkûmiyet bazen ağır bir yük, bazen büyük bir fırsattır. Fırsata çevrilmesi ise ancak gerçekçi bir stratejik akılla mümkündür. Kendi güvenlik mimarisini tahkim eden, sınırlarının ötesindeki kırılmaları doğru okuyan, denizlerdeki ve havadaki caydırıcılığını artıran, enerji bağımsızlığını güçlendiren, toplumsal birliğini sağlamlaştıran ve başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmayı reddeden bir Türkiye, bu fırtınalı dönemde yolunu bulabilir. Aksi hâlde başkalarının kurduğu oyunların, başkalarının çizdiği koridorların ve başkalarının tasarladığı savaşların nesnesi hâline gelmek kaçınılmaz olur.
Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyulan şey, sloganların ötesine geçen berraklık; hamasetin ötesine geçen hazırlık; kutuplaştırıcı dilin ötesine geçen milli akıl ve kısa vadeli gündemlerin ötesine geçen stratejik sabırdır. Jeopolitik bazen ideolojilerin, bazen günlük siyasetin, bazen de kişisel beğeni ve antipatilerin çok üstünde işler. Devletler bu gerçeği ne kadar erken kavrarsa o kadar az bedel öder. Bugün İran’a bakarken de, Kıbrıs’a bakarken de, İsrail’in söylemlerine bakarken de, Amerika’nın savrulmalarına bakarken de, Çin’e giden Avrupa heyetlerine bakarken de aynı soruyu sormak gerekir: Bu gelişme Türkiye’nin uzun vadeli güvenliğini, bütünlüğünü ve jeopolitik alanını nasıl etkiler? Cevap bu soruda saklıdır.
Ve nihayetinde, böylesi karmaşık bir çağda hakikati aramak da en az güvenlik kadar önemli hâle gelmiştir. Çünkü bilgi savaşı ile gerçek savaş artık iç içedir. Algılarla olgular yer değiştirir, insani söylemler müdahaleyi örter, özgürlük vaadi parçalanmayı gizler, güvenlik gerekçesi yıkımı meşrulaştırır. Bu yüzden güçlü devlet olmanın şartlarından biri de neyin gerçekten tehdit, neyin hazırlanmış anlatı, neyin sahici çıkar, neyin başkalarının çıkarı olduğunu ayırt edebilmektir. Türkiye’nin önünde duran görev budur: Olayları sıcak başlıklar hâlinde değil, derin bağlantılar içinde okumak; yakın tehlikeyi uzak stratejiden koparmamak; günlük siyasi tartışmaların ötesinde büyük resmi görmek. Ancak o zaman Ortadoğu’nun yangını içinde elindeki fenerle yolunu arayan değil, yönünü bilen bir ülke olmak mümkündür.
Güneş Altuner
06.03.2026
Dipnotlar / Kaynaklar
- Uluslararası ilişkiler literatüründe İran’ın jeopolitik konumuna ve Avrasya bağlantılarındaki rolüne dair kapsamlı analizler için bkz. Graham E. Fuller, The New Turkish Republic: Turkey as a Pivotal State in the Muslim World, United States Institute of Peace Press, Washington D.C., 2008.
- Ortadoğu’da etnik ve mezhepsel fay hatlarının dış müdahalelerle nasıl derinleştiğine dair analizler için bkz. F. Gregory Gause, The International Relations of the Persian Gulf, Cambridge University Press, 2010.
- Irak ve Suriye’de vekâlet savaşlarının gelişimi ve bölgesel etkileri üzerine bkz. Patrick Cockburn, The Rise of Islamic State: ISIS and the New Sunni Revolution, Verso Books, London, 2015.
- İran’ın bölgesel stratejisi ve güvenlik mimarisi hakkında bkz. Ray Takeyh, Guardians of the Revolution: Iran and the World in the Age of the Ayatollahs, Oxford University Press, 2009.
- Kürt siyasi hareketlerinin bölgesel yayılımı ve dış güçlerle ilişkileri üzerine bkz. David McDowall, A Modern History of the Kurds, I.B. Tauris, London, 2004.
- PJAK, PKK ve Suriye’deki Kürt yapılarının örgütsel ilişkileri hakkında analizler için bkz. Michael Knights ve Michael Eisenstadt, “Mini-Hezbollah: Iran’s Proxy Militia in Iraq”, Washington Institute PolicyWatch, No. 2134, 2013.
- İran’daki Kürt siyasi hareketleri ve örgütlenmeleri hakkında bkz. Kurdistan Regional Government kaynakları ve Kürt medya raporları; ayrıca Kurdistanmedia.com’da yayımlanan siyasi koalisyon haberleri.
- Suriye iç savaşında mezhepsel ve etnik gerilimlerin nasıl derinleştirildiğine dair değerlendirmeler için bkz. Charles Lister, The Syrian Jihad: Al-Qaeda, the Islamic State and the Evolution of an Insurgency, Oxford University Press, 2015.
- Ortadoğu’daki vekâlet savaşlarının küresel güç rekabeti bağlamında değerlendirilmesi için bkz. Vali Nasr, The Shia Revival: How Conflicts within Islam Will Shape the Future, W.W. Norton & Company, 2006.
- ABD’nin Ortadoğu müdahaleleri ve rejim değişikliği stratejileri üzerine bkz. Stephen Kinzer, Overthrow: America’s Century of Regime Change from Hawaii to Iraq, Times Books, 2006.
- İran’ın Avrasya jeopolitiğinde Rusya ve Çin ile ilişkilerine dair bkz. Alexander Cooley, Great Games, Local Rules: The New Great Power Contest in Central Asia, Oxford University Press, 2012.
- Çin’in Kuşak ve Yol girişimi ve İran ile enerji ilişkileri hakkında bkz. Nadège Rolland, China’s Eurasian Century? Political and Strategic Implications of the Belt and Road Initiative, National Bureau of Asian Research, 2017.
- Doğu Akdeniz’de İngiltere’nin Kıbrıs’taki askeri üsleri hakkında bkz. James Ker-Lindsay, The Cyprus Problem: What Everyone Needs to Know, Oxford University Press, 2011.
- Akrotiri ve Dhekelia İngiliz üslerinin Ortadoğu operasyonlarındaki rolüne dair bkz. UK Ministry of Defence raporları ve NATO operasyon dokümanları.
- Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik rekabeti üzerine bkz. Brenda Shaffer, Energy Politics, University of Pennsylvania Press, 2009.
- Ortadoğu’da hava sahası kapatmaları ve bölgesel krizlerde sivil havacılık etkileri için bkz. International Civil Aviation Organization (ICAO) raporları.
- Körfez bölgesinde mezhepsel politik yapı ve Bahreyn örneği hakkında bkz. Toby Matthiesen, Sectarian Gulf: Bahrain, Saudi Arabia, and the Arab Spring That Wasn’t, Stanford University Press, 2013.
- İsrail’in “Nil’den Fırat’a” söylemi ve ideolojik arka planı hakkında bkz. Avi Shlaim, The Iron Wall: Israel and the Arab World, W.W. Norton, 2014.
- İsrail’in bölgesel güvenlik stratejisi üzerine bkz. Martin van Creveld, Defending Israel: A Controversial Plan Toward Peace, Thomas Dunne Books, 2004.
- ABD’nin küresel askeri varlığı ve Ortadoğu stratejisi hakkında bkz. Andrew Bacevich, America’s War for the Greater Middle East, Random House, 2016.
- Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji piyasalarındaki rolü hakkında bkz. U.S. Energy Information Administration (EIA), “The Strait of Hormuz is the world’s most important oil transit chokepoint”, raporları.
- Küresel enerji ticareti ve LNG taşımacılığı hakkında bkz. International Energy Agency (IEA), World Energy Outlook raporları.
- Deniz ticaretinde stratejik boğazların önemi hakkında bkz. Geoffrey Till, Seapower: A Guide for the Twenty-First Century, Routledge, 2013.
- Türk Boğazları’nın jeopolitik önemi hakkında bkz. Zbigniew Brzezinski, The Grand Chessboard: American Primacy and Its Geostrategic Imperatives, Basic Books, 1997.
- NATO’nun Ortadoğu ve Doğu Akdeniz faaliyetleri hakkında bkz. NATO Strategic Concept ve NATO operasyon raporları.
- ABD iç siyasetinde İran politikası ve savaş yetkileri hakkında bkz. War Powers Resolution (1973) ve ABD Kongresi güvenlik raporları.
- ABD-İran gerilimlerinin tarihsel arka planı için bkz. Ervand Abrahamian, A History of Modern Iran, Cambridge University Press, 2008.
- İran’ın askeri kapasitesi ve füze sistemleri hakkında bkz. International Institute for Strategic Studies (IISS), The Military Balance raporları.
- Ortadoğu’daki büyük güç rekabeti hakkında bkz. Henry Kissinger, World Order, Penguin Books, 2014.
- Ortadoğu’nun jeopolitik dönüşümü üzerine bkz. Robert D. Kaplan, The Revenge of Geography, Random House, 2012.
- Bu verilere Araştırmacı Yazar Banu Avar, Amiral Cem Gürdeniz ve İlay Aksoy’un açık kaynalarda paylaşılan bilgilerle ulaşılmıştır. Ayrıca Güvenlik Grubu açık kaynaklarında yer alan ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve bölgesel istikrarı artırmaya dönük, meşru devlet politikası perspektifinde kalacak biçimde hazırlanan makaleler ve bilgilendirme mesajlarından yararlanılmıştır.
