SAVAŞIN KAZANANI OLMAZ; KAYBEDENİ OLUR, DAHA ÇOK KAYBEDENİ OLUR
Ortadoğu’da giderek tırmanan savaşın askeri, teopolitik ve jeopolitik yönlerinin yanı sıra asıl belirleyici olan küresel ekonomik düzenin dönüşümüne yönelik sonuçlarının artık yavaş yavaş hissedilir hale geldiğini görüyoruz. Güncel gelişmeler yalnızca bölgesel bir çatışmanın ilerleyişi olarak okunamaz; aynı zamanda dünya sisteminin ekonomik, teknolojik ve finansal mimarisinde yaşanan derin kırılmaların da bir yansımasıdır. Uzun yıllar boyunca küresel düzenin istikrarını sağlayan finansal ve ekonomik dengelerin, bu tür büyük jeopolitik şoklar karşısında nasıl tepki verdiğini gözlemlemek, mevcut süreci anlamak açısından son derece önemlidir. Romantik ve yüzeysel yorumların ötesine geçip gerçekçi bir perspektifle durum değerlendirmesi yapmak gerektiğinde görülen tabloyu şöyle özetleyebiliriz: modern savaşların kazananı çoğu zaman yalnızca askeri güç değildir; teknolojik üstünlüğü, finansal esnekliği ve üretim kapasitesini elinde tutan aktörler nihai sonuç üzerinde belirleyici hale gelmektedir.
Artık romantik bir bakış açısından çıkıp gerçekçi bir bakış açısıyla durum değerlendirmesi yapmak gerekir. Çağımız savaşlarının doğası, klasik cephe savaşlarından oldukça farklıdır. Teknoloji, yapay zekâ destekli sistemler, siber operasyonlar ve insansız platformlar modern savaşın karakterini kökten değiştirmiştir. Bu nedenle savaş alanında kullanılan araçların niteliği, çatışmanın sonucunu belirleyen en önemli faktörlerden biri haline gelmiştir. Asimetrik savaşlarda ise Agency yani faillik ya da eyleyicilik kavramı daha belirgin hale gelir. Devlet dışı aktörler, yarı bağımsız askeri yapılar, teknolojik ağlar ve veri merkezli karar sistemleri savaşın seyrini doğrudan etkileyebilir. Yapay zekâ sistemlerinin insanlar adına karar süreçlerine dahil olduğu yeni dönemde savaş yalnızca insan iradesinin değil, algoritmik planlamaların da etkisi altına girmektedir. Bu bağlamda İran etrafında şekillenen gerilimin yalnızca askeri değil aynı zamanda sistemik bir dönüşümün parçası olduğu görüşü giderek daha fazla dile gözlemlenmektedir. Bazı analizlere göre hedef yalnızca askeri dengeyi değiştirmek değil, aynı zamanda İran’ın siyasi ve ekonomik yapısında köklü bir dönüşüm yaratmaktır. Rejim değişikliği senaryoları bu nedenle uluslararası strateji tartışmalarında sıkça gündeme gelmektedir.
İnsanlar adına iş yapan AI sistemlerinin geldiği noktada planlanan aslında İran’ın rejim değiştirmesi mi sizce? Her zaman söylediğim gibi işlerin nasıl yürüdüğünü merak ediyorsanız büyük değil çok çok büyük bir servet transferini yapabilmek için gerekli tüm şartların sağlandığı bu dönemde, bu durum ABD de derin hasarlar bırakıp geri çekilecek olsa bile İran çok daha büyük çok daha derin yıkımlar yaşayacaktır. Bununla birlikte aslında bu savaşın kesin kaybedenini Trump olarak ilan edebiliriz. Savaşa kongrenin onayı olmadan Epstein dosyaları şantajları ile bu duruma sürüklenen Trump artık gözden net olarak çıkarılmış bir başkandır. Zaten hali hazırda yıkılacak olan bu düzenin temsilcisi olarak seçilen bir günah keçisi olan Trump’un başkanlık devir teslim töreninde yanan şömineyi unutmayın, adeta ateşe atılmış bir başkansın mesajı verilmişti. İşte tam da büyük sıfırlama bu şekilde gerçekleşeceği için servet transferi planı ne yazık ki ekonomi cephesinde hedefine ulaşmıştır ve bugün bu durum aslında bir sonun başlangıcıdır. Unutmayalım ki savaşın kaybedeni daha çok kaybedeni vardır. Son tahlilde bu savaşın neticesinde ABD belirlenen zamanı geldiğinde çekilince İran’da büyük devrimlerin yakın bir zamanda birkaç sene içerisinde yeniden yaşanacağını da göreceğiz. Kırılma noktası olarak 16 Mart’a dikkat çekmek istiyorum.
Küresel sistemin nasıl işlediğini anlamak için çoğu zaman siyasi söylemlerin ötesine bakmak gerekir. Büyük güç mücadelelerinin arkasında çoğu zaman çok daha büyük ekonomik dönüşümler yer alır. Servet transferleri çoğu zaman kriz dönemlerinde gerçekleşir. Savaşlar, finansal çalkantılar ve büyük jeopolitik kırılmalar, ekonomik güç merkezlerinin yeniden dağıtılmasına zemin hazırlayan süreçlerdir. Yaşadığımız gelişmelerin de böyle bir bağlam içinde değerlendirilmesi gerektiğini savunan analizler giderek artmaktadır. Bu tür süreçlerde yalnızca ekonomik aktörler değil, aynı zamanda siyasi liderler de sistem içindeki rol dağılımlarına göre farklı konumlara yerleştirilebilir. Bu çerçevede, küresel düzenin dönüşüm sürecinde siyasi figürlerin de bir tür geçiş döneminin temsilcileri olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu perspektiften bakıldığında, savaşın sonuçlarının yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi karakterler üzerinde de ciddi değişimler, dönüşümler yaşanacağını söyleyebiliriz.
Çatışmaların henüz ilk günlerinde dünya borsalarında yaşanan sert değer kayıpları, modern küresel finans sisteminin jeopolitik krizlere karşı ne kadar hassas olduğunu açık biçimde göstermiştir. Birkaç gün içerisinde trilyonlarca dolarlık piyasa değerinin silinmesi, finansal sistemin büyük ölçüde güven ve beklentiler üzerine kurulu olduğunu hatırlatmaktadır. Piyasalar çoğu zaman askeri gelişmelerden önce tepki verir. Bunun nedeni yatırımcıların yalnızca mevcut riskleri değil, gelecekte ortaya çıkabilecek belirsizlikleri de fiyatlamasıdır. Finansal sistemde oluşan beklenti değişimleri, ekonomik gerçeklikten çok daha hızlı bir biçimde piyasalara yansıyabilir. Bu nedenle savaşın ilk etkileri çoğu zaman cephe hattında değil, borsa ekranlarında görülür. Savaş öncesi ekonomik tablo verileri de 1929 yılı benzeri olması da istatiksel olarak tesadüf değildir. Para politikalarının sınırsız para üretiminin sonucudur.
Savaşların günümüzdeki ekonomik maliyetleri tarihsel olarak hiç olmadığı kadar yüksektir. Örneğin bir füze sisteminin üretim maliyeti, bazı ülkelerin yıllık savunma bütçeleriyle kıyaslanabilecek seviyelere ulaşabilmektedir. Hava savunma sistemleri, hipersonik mühimmatlar, elektronik harp altyapıları ve uydu destekli istihbarat ağları modern savaşın vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu teknolojilerin sürekli olarak yenilenmesi ve geliştirilmesi gerekir. Mühimmat stoklarının hızla tükenmesi, yeni üretim hatlarının devreye girmesi ve tedarik zincirlerinin genişletilmesi savaşan ülkeler üzerinde ciddi bir finansman baskısı yaratır. Bu nedenle savaş ekonomisi yalnızca askeri cephelerle sınırlı değildir; aynı zamanda sanayi üretimi, enerji maliyetleri, finansal kaynaklar ve lojistik altyapılar üzerinden küresel ekonomiye yayılan çok boyutlu bir süreçtir.
Enerji piyasaları ise bu tür krizlerin en hızlı etkilediği alanlardan biridir. Petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanan ani yükselişler, küresel üretim maliyetlerini doğrudan artırır. Enerji fiyatlarının yükselmesi yalnızca enerji sektörünü değil, ulaştırma, tarım, sanayi ve lojistik gibi bütün üretim zincirlerini etkiler. Küresel ekonominin temel girdilerinden biri olan enerji maliyetleri arttığında, üretim süreçlerinin tamamı daha pahalı hale gelir. Bu durum enflasyon baskısını artırırken aynı zamanda ekonomik büyümenin de yavaşlamasına yol açabilir. Enerji fiyatlarındaki sert dalgalanmalar çoğu zaman küresel ekonominin genel yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri haline gelir.
Şimdiki finans sistemi yüksek kaldıraç ve kredi genişlemesi üzerine kuruludur. Bankalar ve yatırım fonları çoğu zaman ellerindeki nakit varlıkların çok üzerinde finansal işlem gerçekleştirir. Bu nedenle yatırımcıların aynı anda varlıklarını nakde çevirmek istemesi sistem üzerinde büyük bir baskı yaratabilir. Büyük yatırım fonlarının yatırımcılara para çekme sınırlamaları uygulaması, finansal sistemde likidite stresinin başladığına işaret edebilir. Bu durum doğrudan bir çöküş anlamına gelmez; ancak sistemdeki risk algısının hızla yükseldiğini gösterir.
Finansal krizlerin doğası gereği domino etkisi yaratma potansiyeli de vardır. Bir finans kuruluşunda başlayan likidite sorunu kısa süre içerisinde diğer kurumlara da yayılabilir. Küresel finans sisteminin birbirine sıkı biçimde bağlı yapısı, bu tür krizlerin hızla büyümesine neden olabilir. Tarihsel deneyimler, finansal paniğin çoğu zaman ekonomik gerçeklikten daha hızlı yayıldığını göstermektedir. Bu nedenle yatırımcı davranışları küresel ekonominin gidişatını belirleyen önemli unsurlardan biri haline gelir.
Savaşın ekonomik etkileri yalnızca finans piyasalarıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda küresel ticaret akışları ve yatırım hareketleri üzerinde de ciddi etkiler yaratır. Jeopolitik belirsizliklerin arttığı dönemlerde uluslararası sermaye genellikle riskli bölgelerden çekilir ve daha güvenli limanlara yönelir. Bu durum özellikle gelişmekte olan ülkeler için önemli sonuçlar doğurur. Uluslararası kredi akışlarının yavaşlaması ve yatırım projelerinin ertelenmesi, ekonomik büyümenin yavaşlamasına neden olur.
Küresel ekonominin gidişatı, özellikle pandemi sonrası toparlanma sürecinin beklenenden daha yavaş ilerlemesi, yüksek enflasyon ve artan faiz oranları dünya ekonomisinin dengelerini zorlamıştı. Buna ek olarak kamu ve özel sektör borçlarının hızla artması, finansal sistemin dayanıklılığını daha da azalttı. Böyle bir dönemde büyük ölçekli bir jeopolitik savaşın ortaya çıkması, küresel ekonomik sistemin iflası nedeniyle bir sıfırlama operasyonu, bir sermaye değişimi fırsatıdır.
Bu durum uzun yıllar boyunca dolar merkezli finansal düzenin en önemli dayanaklarından biri olmuştur. Petrol gelirlerinin Amerikan finans piyasalarına yönlendirilmesi, küresel likiditenin önemli bir bölümünün dolar sisteminde kalmasını sağlamıştır. Ancak enerji piyasalarında yaşanan belirsizlikler petro–dolar siteminin çöküşü bu finansal akışların yönünü değiştirmek üzereydi. Eğer enerji üreticisi ülkeler gelirlerini farklı finansal araçlara yönlendirmeye başlarsa, küresel para sisteminde kontrolü kaybeder.
Dolar merkezli finansal düzenin geleceği bu bağlamda önemli bir tartışma konusudur. Küresel ticaretin büyük bölümü halen dolar üzerinden gerçekleşmektedir. Ancak son yıllarda bazı ülkeler alternatif ödeme sistemleri ve yerel para birimleri üzerinden ticaret yapma girişimlerini artırmıştır. Jeopolitik gerilimlerin artması bu eğilimi hızlandırabilir. Böyle bir süreç uluslararası finans sisteminde yeni dengelerin ortaya çıkmasına yol açabilir.
Tarihte uzun süreli savaşların çoğu zaman ekonomik yıpranma ile sonuçlandığını göstermektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları yalnızca askeri çatışmalar değil, aynı zamanda büyük ekonomik dönüşümlerin de başlangıç noktası olmuştur. Bu nedenle günümüzde yaşanan jeopolitik krizlerin de küresel ekonomik düzen üzerinde kalıcı etkiler yaratması muhtemeldir.
Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler bu tür küresel dalgalanmalardan daha hızlı etkilenebilir. Enerji ithalatına bağımlı ekonomilerde petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış doğrudan cari açık ve enflasyon baskısı yaratır. Küresel finans piyasalarında risk algısının yükselmesi ise yabancı sermaye akışlarını azaltabilir. Bu durum döviz kuru üzerinde baskı oluşturur ve finansman maliyetlerini artırır.
Türkiye ekonomisi son yıllarda yüksek enflasyon ve kur dalgalanmaları gibi yapısal sorunlarla mücadele etmektedir. Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi ve finansal piyasalardaki belirsizlikler bu sorunları daha da ağırlaştırabilir. Bu nedenle küresel jeopolitik krizlerin Türkiye ekonomisi üzerindeki etkisi yalnızca dış ticaret üzerinden değil, aynı zamanda finansal istikrar üzerinden de hissedilir.
Türkiye’nin izlemesi gereken strateji yalnızca kısa vadeli ekonomik önlemlerle sınırlı olmamalıdır. Ekonomik bağımsızlığın güçlü bir üretim altyapısı ve sağlam finansal kurumlar üzerine kurulması gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin ekonomik stratejisini yeniden değerlendirmesi gerekmektedir.
Tıpkı 1923 yılında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi, Türkiye’nin ekonomik bağımsızlık vizyonunun temel taşlarından biridir. Kurtuluş Savaşı’nın hemen ardından toplanan bu kongrede alınan kararlar, yeni kurulan devletin ekonomik geleceğini belirleyen önemli ilkeler ortaya koymuştur. Kongrede vurgulanan en önemli kavramlardan biri tam ekonomik bağımsızlıktır. Ekonomik bağımsızlık yalnızca siyasi egemenliğin tamamlayıcısı değil, aynı zamanda ulusal güvenliğin de temel unsurlarından biridir.
Bugün dünya yeniden büyük bir dönüşüm sürecinden geçerken İzmir İktisat Kongresi’nde ortaya konan ilkeler yeniden hatırlanmalıdır. Üretim ekonomisine dayalı bir kalkınma modeli, dışa bağımlılığı azaltmanın en etkili yollarından biridir. Sanayi üretiminin güçlendirilmesi, teknolojik kapasitenin artırılması ve yerli üretim ağlarının genişletilmesi ekonomik bağımsızlığın temel şartlarıdır.
Bunun yanında Türkiye’nin kendi finansal ağlarını güçlendirmesi de büyük önem taşımaktadır. Küresel finans sistemindeki dalgalanmalar, ulusal ekonomilerin kırılganlığını artırabilir. Bu nedenle yerli finans kurumlarının güçlendirilmesi, alternatif ödeme sistemlerinin geliştirilmesi ve bölgesel finansal iş birliklerinin artırılması stratejik bir gereklilik haline gelmiştir.
Ekonomik bağımsızlık aynı zamanda güçlü bir savunma kapasitesini de gerektirir. Tarihsel olarak ekonomik güç ile askeri güç arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Caydırıcı bir savunma mekanizması, uluslararası sistemde ekonomik çıkarların korunmasını sağlayan önemli bir faktördür. Bu nedenle savunma sanayii yatırımları yalnızca güvenlik politikalarının değil, aynı zamanda ekonomik stratejinin de bir parçası olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşılaşacağı küresel belirsizlikler, yeni bir stratejik vizyon geliştirmesini zorunlu kılmaktadır. Enerji güvenliği, üretim kapasitesi, finansal bağımsızlık ve savunma gücü arasındaki dengeyi kurabilen ülkeler küresel dönüşüm sürecinden daha güçlü çıkabilir. Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik politikalarını uzun vadeli bir perspektifle ele alması ve küresel sistemdeki değişimleri dikkatle analiz etmesi büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak Ortadoğu’daki savaş küresel ekonomik düzenin kırılganlıklarını ortaya çıkaran ve yeni güç dengelerinin oluşmasına zemin hazırlayan çok boyutlu daha uzun sürecek bir süreçtir. Enerji piyasalarından finansal sistemlere, teknoloji yarışından siyasi dönüşümlere kadar geniş bir alanda etkileri hissedilen bu kriz, dünya ekonomisinin yeni bir belirsizlik dönemine girdiğini göstermektedir. Böyle bir dönemde Türkiye’nin tarihsel deneyimlerinden yararlanarak üretim ekonomisine dayalı, finansal açıdan bağımsız ve güçlü savunma kapasitesine sahip bir kalkınma modelini yeniden inşa etmesi stratejik bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
09.03.2026
Güneş Altuner
