ANKARA… CUMHURİYETİN BAŞKENTİ…
Ankara’nın Başkent Oluşu:
Bozkırın Bağrından Doğan Cumhuriyet’in Destanı
Anadolu’nun kalbinde, bozkırın sert rüzgârlarıyla yoğrulmuş bir şehir vardır. Adı Ankara’dır. Küçük, mütevazı, tozlu sokaklarıyla bilinen bu kadim yer, bir gün tarihin en büyük dönüşümlerinden birine sahne olacak; bir milletin yeniden doğuşunun, bağımsızlık ateşinin ve modern bir devletin simgesi hâline gelecekti. 13 Ekim 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin aldığı o tarihi kararla Ankara, resmen Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti ilân edildi. Bu sadece bir idarî tercih değildi; bir milletin iradesinin, bir liderin vizyonunun ve bir coğrafyanın kaderinin kesiştiği destansı bir andı.
Her şey, 27 Aralık 1919’da başladı. Mustafa Kemal Paşa ve Heyet-i Temsiliye, Sivas’tan yola çıkarak Ankara’ya ulaştı. Ankaralılar, seğmenler ve halk, onları Seymenler Parkı’nda coşkuyla karşıladı. “Vatanı ve milleti düşmandan kurtarmak için hepimiz ölmeye hazırız, emrinizi bekliyoruz!” nidaları bozkırı inletti. O günden itibaren Ankara, Millî Mücadele’nin fiilî merkezi oldu.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi burada açıldı. Ulus’taki o mütevazı binada, milletin egemenliği ilan edildi. Sakarya’da “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır!” sözüyle direnen ordu, Ankara’nın eteklerinde düşmanı durdurdu. İnönü, Dumlupınar ve Büyük Taarruz… Tüm zaferlerin iradesi bu şehirden çıktı. Ankara, yalnızca bir karargâh değil; Türk milletinin direniş ruhunun, umudunun ve kararlılığının vücut bulmuş hâliydi.
Atatürk, bu şehre duyduğu minneti defalarca dile getirdi:
“Sevgili milletimizin bütün bir düşmanlık dünyasına karşı, sonu zaferle başardığı Bağımsızlık Mücadelesi tarihinde Ankara ismi, en saygın bir yeri koruyacaktır.”
Ve yine:
“Büyük Millet Meclisi sizin yiğitlik çevrenizde korkusuzca bağımsızlık mücadelesine devam edebilmiştir. Bu nedenle Ankaralı hemşehrilerimin, bu vatanı kurtarma mücadelesinde ayrı bir şeref hissesi vardır.”
Neden Ankara? Coğrafya, Strateji ve İrade
Lozan Barış Antlaşması imzalandıktan sonra İstanbul işgalden kurtuldu. Gözler yeniden eski başkente çevrildi. Bazıları hâlâ Boğaz’ın ihtişamına tutunmak istiyordu. Ancak Atatürk ve arkadaşlarının aklında başka bir Türkiye vardı: Anadolu’nun bağrında, güvenli, merkezî ve yeni bir devlet.
Nutuk’ta bu tercihi şöyle anlatır:
“Efendiler, Lozan Antlaşması’nın eklerinden olan düşman işgali altındaki topraklarımızı boşaltma protokolü uygulandıktan sonra, yabancı işgalinden tamamen kurtulan Türkiye’nin toprak bütünlüğü fiilî olarak sağlanmıştı. Artık yeni Türkiye Devleti’nin başkentini bir kanunla tespit etmek gerekiyordu. Bütün düşünceler, Yeni Türkiye’nin başkenti Anadolu’da ve Ankara şehri olarak seçme lüzumunda birleşiyordu. Bu seçimde, coğrafî durum ve askerî strateji en büyük önemi taşıyordu.”
Ankara, denizden uzaktı; bir geminin top menzilinden güvende. Anadolu’nun merkezindeydi; tüm yurda eşit mesafedeydi. Demiryolu bağlantısı vardı. Ve en önemlisi: Millî Mücadele’nin ruhunu taşımıştı. İstanbul bir imparatorluğun ihtişamlı geçmişini temsil ediyordu; Ankara ise yeni Türkiye’nin, ulusal egemenliğin ve modernleşme iradesinin simgesi olacaktı.
Atatürk, bir sohbetinde daha derin bir gerekçe de paylaşmıştı:
“Türk’ün imkânsızı mümkün kılan kudretini dünyaya bir kere daha göstermek istedim. Bir gün gelecek o çorak tarlalar, yeşil ağaçların çevirdiği villaların arasından uzanan yeşil alanlar asfaltlarla döşenecek. Hem bunu hepimiz göreceğiz.”
9 Ekim 1923’te Dışişleri Bakanı İsmet Paşa (İnönü) ve on dört milletvekili, Meclis’e tek maddelik bir kanun teklifi sundu:
“Türkiye Devleti’nin makarrı idaresi Ankara şehridir.”
Gerekçede şu satırlar yer alıyordu: Antlaşma ile Boğazlar için kabul edilen hükümler, yeni Türkiye’nin esas varlığını ve ülkenin güç kaynaklarının Anadolu’nun merkezinde kurulmasını zorunlu kılıyordu. Ülkenin güvenliği, Ankara’nın coğrafî ve stratejik durumu bunu gerektiriyordu.
13 Ekim 1923’te teklif Genel Kurul’da görüşüldü. Uzun tartışmalardan sonra büyük çoğunlukla kabul edildi. Oturum Başkanı Ali Fuat Paşa’nın “oy çokluğuyla” demesine bazı milletvekilleri “oy birliğiyle” diye itiraz etti. Ali Fuat Paşa, gülümseyerek yanıtladı: “Efendim kalkmayan el vardır. Oy birliğiyle diyemem; büyük çoğunlukla kabul edilmiştir.”
Böylece Ankara, resmen başkent oldu. On altı gün sonra, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilecekti. Başkentlik, Cumhuriyet’in ilânına giden yolun en önemli adımlarından biriydi. 1924 Anayasası’nın 2. maddesiyle de anayasal güvenceye kavuştu: Türkiye Devletinin başkenti Ankara’dır.
O günlerde Ankara, otuz bin nüfuslu, tozlu, mütevazı bir kasabaydı. Büyük yangınlar görmüş, imkânsızlıklar içindeydi. Ancak Atatürk’ün vizyonu ve milletin inancı, bu bozkırı dönüştürdü. Atatürk Orman Çiftliği kuruldu, yeni mahalleler yükseldi, caddeler açıldı, binalar inşa edildi. Hermann Jansen’in planıyla modern bir başkent doğdu.
Atatürk, 1924’te şöyle demişti:
“Hiç şüphe etmemelidir ki, Anadolu ortasında hızla oluşturulacak yeni ve bayındır bir Ankara, yüzyıllarca ihmal edilen Türk vatanı için başlı başına bir uygarlık merkezi, Türk Devleti için pek önemli bir dayanak olacaktır.”
Ve 1925’te kesin hükmünü verdi:
“Ankara, hükûmet merkezidir ve sonsuza dek hükûmet merkezi kalacaktır.”
Ankara’nın başkent oluşu, yalnızca bir şehrin yükselişi değildir. Osmanlı’nın çok uluslu mirasından ulus-devlete geçişin, İstanbul’un Boğaz kıyılarındaki ihtişamından Anadolu’nun bağrındaki iradeye yönelişin, imkânsızın mümkün kılınmasının destanıdır.
Bugün Ankara, Anıtkabir’in görkemiyle, TBMM’nin heybetiyle, bozkırın ortasında yükselen modern siluetiyle hâlâ o ruhu taşır. Atatürk’ün “Türk’ün kudretini dünyaya göstermek” istediği o çorak topraklar, yeşermiş, büyümüş, bir milletin kalbi olmuştur.
13 Ekim 1923… Bozkırın bağrından doğan bir başkentin, bir Cumhuriyet’in ve bir milletin ebedî zaferinin tarihidir. Ankara, sadece Türkiye’nin başkenti değil; bağımsızlık, egemenlik ve modernleşme iradesinin yaşayan abidesidir.
Kutlu Olsun.
13 Ekim 2026
M. Hüseyin OĞUZ

