Bugün kendimi misafir ettim. Israrla gelmek istedi. “Çok uzun zamandır dinlemedin beni” diye sitem edecek oldu. Önce huzursuzlandım. Biliyordum başıma gelecekleri ama tecrübemle sabitti ki onu ne zaman dinlemesem gastriti, depresyonu, fibromiyaljiyi, hazımsızlığı misafir etmek zorunda kalıyordum. “Peki” dedim lakin endişeliydim.
Herkesi dinleyebilirim şu dünyada. En müphem anılarını, hastalıklarını, ayrılıklarını ve isyanlarını. Kendime vaktim mi kalmıyordu yoksa korkuyor muydum, beynimi istila etmeye hazır anılardan; bilmiyorum. Şu hayatta belki de en az kendimi dinledim.
Aylardır sessizliğe mahkûm ettiğim radyomu açtım önce. Kendimi iyi tanıyorum. Şarkı, türkü deyince çözülür dili. O rahat konuşsun diye miydi yoksa ben de mi özlemiştim televizyonun bizi esir almadan önceki yılları; hani şu müptelalık derecesindeki radyoya duyduğum muhabbeti, bilemiyorum. Onunla yattığım gençlik yıllarım geldi aklıma. Elli altı metrekare evimizde yokları hiçe sayıp varlara sarılıp uyuyanlar radyonun sesiyle uyanmamalıydı.
“Kapat artık şunu, baban gece vardiyaya gidecek bilmiyor musun?” diye kızacak olan annemin yorganın altında Arsen Gürzap’a ağladığımdan haberi olmamalıydı. Arkası Yarın’daki oyunların hiç biri yarım kalmamalıydı. Yoksa nereden öğrenirdim, Kerim Afşar’ın başına gelenleri, Bozkurt Kuruç’un meseleyi nasıl çözdüğünü, Semih Sergen’in sevdiği kıza kavuşup kavuşmadığını, Can Gürzap’ın hatasından dönüp dönmediğini, Yıldırım Önal’ın evladına kavuşup kavuşmadığını, Macide Tanır’ın hak ettiği mutluluğu yakalayıp yakalamadığını.
Herkes bir an evvel uyusa diye gözlerinin içine bakardım. Seslendirme sanatçılarının düzgün Türkçe’yle hikâyelere can verişlerine hayrandım. Bazen onlar gibi konuşmayı denerdim okulda, sorulara cevap verirken. Bu yüzden edebiyat öğretmenlerimin gözdesiydim her zaman; matematik öğretmenlerimin bundan haberi olmasa bile. Şimdi düşünüyorum da matematik öğretmenlerim de Cihan Ünal gibi konuşarak anlatsaydı problem çözümünü belki de severdim ben matematiği.
O zamanlar, şimdiki gibi ileri teknolojiyle sağlanan efektler de yoktu. Kapı sesi verilecekse gerçekten kapı çalınır; merdivenden iniş canlandırılacaksa hakikaten merdivenden inilirdi. Bardağa dolan su sesiyle susayıp kalkıp sürahinin bulunduğu masaya koşmuşluğum çoktur. Radyoyla başka âlemlere yaptığım seyahatimin en büyük işbirlikçisi ise kalın yün yorganımdı.
Hiç sırası değildi, hatıralar denizine düşmenin. Kendimi dinlemeye vermeliydim zamanımı. İşin içine bir de ben girerse, kaldıramayabilirdim. Kalktım; “Hemen geliyorum.” diyerek mutfağa koştum. Aslında yeni kahvaltı yapmıştık. Şimdi ne ikram etmeliyim kendime diye düşünürken elim, kahve fincanlarına gitti. Sonra iki kahve yaptım, sade. En hakiki dostum gelmiş kolay mı, öyle. Kırklarca yıl hatırı var ve bir kırk yıla daha imza atmalıyız bence.
Şimdi kırk yıl deyince, “Kaç yaşındasın ki, kırklarca yıldan söz edebiliyorsun.” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında ne ihtiyarım ne de genç. Elimde olmadan mırıldandım. “Güldürme beni” derken salladım başımı. “Ben zaten hep böyleydim. Ne ihtiyardım ne de genç. Aynalar farklı söylese de” Ruhumu karıştırmayın canım yıllar rüzgâr gibi geçse de o hep taze işte.
“Efendim!” diye seslendi kendim. “Hiç!” dedim. “Boş ver, sen bana.”
“Öyle anlar vardır ki kırklarca yıla bedeldir, efendim. Derin anıların başrolünde olduk her zaman, öyle değil mi sevgili kendim.” Bunu da mırıldanarak söyledim. Duymasın istedim. Bu sözümden yüz alıp tutup çok eskilere giderse vallahi bitmez bugün.
Karşılıklı oturduğumuzda önce ben uzandım kahve fincanına. Beni görünce o da çekinerek ufak bir yudum aldı. Gözlerine baktım ve sımsıkı dudaklarım bana sormadan açılıp “Seni dinliyorum.” dedi. Derin bakışlarla süzdü beni. Sonra munis ama kırgın bir sesle “Böyle acele edeceksek, kalkayım ben. Bakkala borç ödemeye gelmedim ki. Bu ne acele.” dedi.
“Sen bakkala borç yapmazsın ki. Bilmez miyim, aç kalırsın, paran yoksa yoklara sarılıp yatarsın.” diyecek oldum; demedim. Şimdi muhabbete limon sıkmanın ne gereği vardı.
Radyodan gelen “Gamzedeyim, deva bulmam/ Garibim bir yuva kurmam” diye inleyen nağmelerin iç yakan ezgisinde yitip gidecekti neredeyse. “Çok severim.” dedim. “Bilmem mi?” dedi.
Anladım nazlanacak. Hemen dökmeyecek içini. Sahi ben kendimi en son ne zaman nazladım? Çok uzun zaman olmalı. Hatırlamıyorum. “Elem beni terk etmiyor” derken radyodaki o narin ses, karşımda ela halelerle kırpışan gözlerine baktım. Ruhumu okurcasına dikmişti bakışlarını. Kimdi bu. Aman Allah’ım, gözbebeğinin en derininde menevişler çizerek hüznün kara bulutlarının dalgalandığı o genç sima kimdi?
Bana benziyordu ama ben değildim, eminim. Genç kız derin kuyulardan bakarcasına açılmış gözlerini çekip aldı ve arkasını döndü. Omuzlarına kadar sıyrılmış yazması saçlarını serbest bırakmış, rüzgârsa o saçları keyfince savurmaktaydı. Ben ve kendim kahvemizi yarım bırakıp hüznün girdabında kaybolmak üzere olan o genç kızın yanına gittik. Hissediyordum. Oradan dönüş çok zor olacaktı, çok zor.
…
Emine Özgenç
