BİR ANI
1975’te rahmetli dostum, ağabeyim Avukat Yusuf Ziya İnan’ın İstanbul Cağaloğlu’ndaki yazıhanesinde bugün rahmetle andığım Tıp Doktoru Baha Arıkan’la tanışmak nasip olmuştu. Kadıköy’de oturan Baha Bey, o sırada 98 yaşında gayet zinde bir insandı; hâlâ makaleler, kitaplar yazıyor; yazı işlerini takip için hemen hemen her gün Cağaloğlu yokuşunu tırmanıyordu.
Aynı yazıhanedeki karşılaşmalarımızda kendisinden bazı anılarını dinleme bahtiyarlığına da eriştim. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini görmüş bu sıra dışı insanın anıları, yıkılmakta olan Osmanlı’nın ne halde olduğunu anlamak açısından pek çok şey anlatıyor. O dönemle ilgili benzer pek çok anı yayımlanmıştır ve hepsi birbirini doğrular niteliktedir.
Talat Paşa Sadrazam, Enver Paşa Harbiye, Cemal Paşa Bahriye Nazırıdır. İttihat ve Terakkî’nin bu üç paşası, zamanın devlet yönetiminde en güçlü, en etkili üçlü, devlet yönetiminin sacayağı olarak bilinir. Sakallı Cemal Paşa namıyla anılan Cemal Paşa, Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye ve Havalisi Genel Valiliği’ni ve 4. Ordu Komutanlığı’nı da üstlenmiştir.
Baha Arıkan Bey o sırada genç bir veterinerdir ve 4. Ordu’ya atanmıştır. Veteriner olarak başarılı hizmetleri olmuştur. Özellikle sağaltılabilir bir at hastalığı olan “gorm”un öldürücü ve aşırı bulaşıcı “ruam” hastalığı ile karıştırılarak birçok at itlaf edilmek üzereyken engellemesiyle; uygun tedavi sonucunda sağaltmasıyla Cemal Paşa’nın dikkatini çeker.
Bir sabah Cemal Paşa’nın çağrısı üzerine huzuruna çıkar. Paşa: “Bizim hanım hasta, yaverle birlikte köşke git ve kendisine bakıver.” emrini verir. Şaşıran Baha Bey, kem küm eder: “Paşam ben veterinerim tıp hekimliğinden anlamam.” filan diyecek olur. Paşa kükrer: “Hayvanların ağzı var dili yok, hanım hiç olmazsa neresinin ağrıdığını söyler.” der ve başka söze izin vermez. Baha Bey çarnaçar köşke gider. Kaç göç devri. Öyle yüz yüze muayene filan söz konusu değil. Kapı aralığından hanımefendinin şikâyetini dinler. Allah’tan basit ve hafif bir soğuk algınlığıdır. Bir iki ilâç tavsiye eder, ıhlamur için der, geri döner.
Aradan birkaç gün geçtikten sonra Paşa kendisini yeniden çağırtır. Eyvah Hanımefendiye söylediğim ilaçlar iyi gelmedi herhalde endişesiyle huzura çıkar. Paşa, pek memnun bir gülümsemeyle hanımının hastalığı atlattığını söyler ve yeni bir emir verir: “Aferin! Bundan sonra eratın vizitesini de sen yapacaksın.” Aman, zaman, paşaya itiraz etmek kabil değil. Çaresiz, baş üstüne deyip çıkar.
Oralarda bulabildiği tıp kitaplarını, İstanbul’dan bin bir zahmetle getirtebildiği temel tıp kitaplarını sabahlara kadar okuyarak bir şeyler yapmaya çabalar Baha Bey. Veterinerlikten tabipliğe bu zoraki geçiş onu alan değiştirmeye isteklendirir. Savaştan sonra Cenevre’ye giderek tıp eğitimi alır.
O günkü durumumuz beni çok düşündürdü. Devletin en etkili yöneticilerinden birinin, Bahriye Nazırlığı’na ilaveten Genel Vali ve Ordu Komutanı olduğu bir yerde, veterinere tabiplik yaptırmak zorunda kalınıyor. Memleketin diğer yerlerinin nasıl olduğunu varın siz tahmin etmeye çalışın.
O yıllarda İstanbul dışında tabibe pek ender rastlanır. Tabip ve eczacıların çoğu azınlık mensuplarıdır. Nitekim bu durum edebiyatımıza da yansımıştır. Dönem romanlarının kahramanları arasında yer alan tabipler, çoğunlukla azınlıklardandır.
Zaman zaman düşünürüm, I. Dünya Harbi çıkmasaydı, kimse Osmanlı’yı parçalamak niyeti taşımasaydı, acaba bu devlet daha ne kadar bütünlüğünü koruyarak ayakta kalabilirdi, diye. Parçalanma Rumeli’de başlamış ve Avrupa kısmı tamamlanmıştı. Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk, imparatorluktan kopmuştu. Gerçi biz lâfın gelişi hâlâ imparatorluk diyorduk; ama Müslüman tebaa da isyan üzerine isyan çıkarıyor, ayrılmaya çabalıyordu. Kaçınılmaz sonu savaş çabuklaştırdı sanırım.
Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’na girmekten kaçınabilir miydi? Bu konu çok tartışılmıştır; ancak genel kanı savaştan kaçınmanın mümkün olmadığı yönündedir. Taraf seçmemiz de kendi istek ve inisiyatifimizle olmamıştır. İngilizlerle ittifak arayışları cevapsız kalmış; Osmanlı, Almanya’nın yanına itelenmiştir.
Osmanlı’nın savaş gücü, 8 Ekim 1912’den 10 Ağustos 1913’e kadar süren Balkan Savaşı sırasında ezilmiş; adeta yok olmuştur. Balkan Faciası olarak anılan bu yılların en acı sonuçlarından biri de kaybedilen topraklardaki Evlâd-ı Fatihân’ın maruz kaldığı katliamlar sonucunda göç etmek zorunda kalmasıdır. İstanbul’a gelen göçmenleri yerleştirecek yer kalmamış, camilerin içleri çarşaf vs. ile bölümlere ayrılarak her bölüme bir aile yerleştirilmiştir. Çeşme yalaklarına uzanmış, açlık ve soğuktan hayatını kaybetmiş göçmenlere rastlanmıştır.
Savaş gücü bakımından ne halde olduğumuzun en iyi kıyaslaması şu olsa gerek:
- Osmanlı’nın yıllık çelik üretimi sıfır, savaşacağı İngiltere’nin 17 milyon ton…
- Devletin maliyesi çökmüş, Düyûn-u Umûmî’ye (kısaca alacaklılarımıza) teslim edilmiş.
- Ordunun yeniden teçhiz edilip düzenlenmesi Almanlara havale edilmiş, onların vereceği harp silâh ve araçlarına bel bağlanmıştır. Ordunun komutası büyük oranda Alman general ve subaylarına havale edilmiştir. Burada pek acı, pek onur kırıcı bir uygulamayı da hatırlayalım. Osmanlı ordusunda görevlendirilen Almanlara ülkelerindeki rütbelerinin iki üstü rütbe verilmiştir. Örnek olarak Liman Fon Sanders, Almanya’da savaş tecrübesi olmayan bir süvari tuğgenerali iken tümgeneralliğe terfi ettirilerek İstanbul’a gönderilmiş; burada orgeneral rütbesiyle Çanakkale savunmasını yapan 5. Ordu’nun başına geçirilmiştir.
Balkan felâketinin yaraları sarılamamış, ordu düzenlenememişken savaşa girmek, mukadder sonu da getirmiştir. Hani Osmanlı’yı Atatürk yıktı zannedenler var ya, biraz okumalarında, araştırmalarında yarar var.
Şükürler olsun ki Osmanlı, yıkılırken son bir gayretle ve doğru bir eğitim hamlesiyle yıkıntıları arasından çağdaş ve güçlü bir cumhuriyet kuracak kadroları yetiştirmeyi başarmıştır. Cumhuriyeti kuranlar Osmanlı generalleri ve aydınlarıdır.
11.09.2025
Ahmet Salih Erdoğan ERÜZ
E. Öğ. Alb. / Edebiyatçı / Stratejist

