BU DEVLETİ NEME LÂZIMCILIK YIKACAK!
Türk toplumunun ve siyasetinin en köklü sorunlarından biri, “Banane lâzımcılık” ya da yaygın adıyla “Neme lâzımcılık”tır. Bu kavram, bireyin kendi dışındaki sorunlara, haksızlıklara, toplumsal meselelere karşı duyarsız kalmasını, “Bana ne, neme lâzım” diyerek uzak durmasını ifade eder. Kökeni eski atasözlerine, dini öğretilere ve tarihsel anekdotlara dayanan bu tutum, günümüzde hem günlük hayatta hem de siyasette derin izler bırakmıştır. Toplumsal dayanışmayı zayıflatan, kolektif sorumluluğu yok sayan bu yaklaşım, birçok düşünür, yazar ve yorumcu tarafından “toplumun baş belası” olarak nitelendirilir.
“Banane lâzımcılık”ın en eski izleri, Türk atasözlerinde ve halk kültüründe görülür. Bunlar arasında en bilinenler şunlardır:
- “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”: Başkalarının başına gelen felaketlerin kişiyi ilgilendirmediği, sadece kendi güvenliği söz konusu olduğunda harekete geçilmesi gerektiğini anlatır.
- “Her koyun kendi bacağından asılır”: Bireyciliği yücelten, herkesin kendi derdine bakması gerektiğini savunan bu söz, dayanışmayı reddeden bir zihniyeti yansıtır.
- “Neme lâzım”: Doğrudan bu ifadeyi içeren atasözü ve deyimler, Osmanlı’dan bugüne aktarılmıştır.
En çarpıcı tarihsel örnek, Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi arasındaki meşhur diyalogdur. Padişah, devletin geleceğini sorduğunda Yahya Efendi “Neme lazım” diye cevap verir. Padişah kızınca, Yahya Efendi şöyle açıklar: “Padişahım, ben sorunuzu cevapsız bırakmadım. Bu devleti neme lazımcılık yıkacak.” Bu anekdot, yüzyıllardır aktarılarak “neme lâzımcılık”ın devlet ve toplum için en büyük tehlike olduğunu vurgular.
Dinî kaynaklarda da bu tutum sertçe eleştirilir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” ve “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” hadisleri, banane lazımcılığın İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığını gösterir.
Günümüz Türk toplumunda neme lâzımcılık, neredeyse bir “modern hastalık” haline gelmiştir. İnsanlar sıkça şu ifadeleri kullanır:
“Bu iş benim işim değil, karışmam.”
“Bana ne canım, başıma iş açılır.”
“Valla bizden sonrakiler düşünsün, ne yapalım.”
“Aman ha, beni bu işe bulaştırma.”
Kurumlarda, memurlar arasında “neme lâzımcı” tavır yaygındır: Bir sorun görüldüğünde “Bu benim görev alanım değil.” denilerek geçiştirilir. Toplumda ise çevre kirliliği, deprem riski, yoksulluk gibi kolektif sorunlara karşı duyarsızlık hâkimdir. Elini taşın altına koyanlar ise “enayi” olarak görülür. Bu tutum, toplumsal bağları zayıflatır; bireyler sadece kendi küçük dünyasına kapanır.
Son yıllarda sosyal medya da bu kültürü besler. Bir haksızlık paylaşıldığında “bana ne” yorumları yağar; aktivizm yapanlar alay konusu olur. Bu, bireyciliği körükler ve kolektif hareketi zorlaştırır.
Türk siyasetinde banane lazımcılık, katılımın düşük olması, oy verme oranlarının (özellikle gençlerde) düşmesi ve “hepsi aynı” algısıyla kendini gösterir. Seçim dönemlerinde sık duyulan “Oy vermeyeceğim, banane” söylemi, siyaseti tümden reddetmenin ifadesidir.
Siyasal eleştirilerde de bu tutum hedef alınır. Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2008’de Rize’de yaptığı bir konuşmada “çevreden bana ne” diyenlere karşı uyarıda bulunduğu belirtilir. Bu, toplumun siyasete ilgisizliğinin eleştirisidir.
Muhalefet çevrelerinde ise iktidar politikalarına karşı duyarsız kalan toplum suçlanır: “Zulüm yayılıyor ama herkes ‘neme lâzım’ diyor.” 2013 Gezi Parkı olayları sonrası bazı kesimler, protestolara katılmayanları “bananeci” diye nitelendirdi. Benzer şekilde, ekonomik krizlerde, adaletsizliklerde veya çevre felaketlerinde halkın sessiz kalması, siyasetçilerin işini kolaylaştıran bir unsur olarak görülür.
Sanat ve kültür dünyasında da bu konu tartışılır. “iyi de banane” diyen bir yaklaşımın sanatı ve siyaseti etkisizleştirdiği savunulur.
Toplumsal meselelere kayıtsız kalan bir toplum, siyasetin de aynı duyarsızlığa teslim olmasına yol açar.
Neme lazımcılık, toplumları çözülmeye sürükler. Zulüm ve haksızlık yayıldığında sessiz kalanlar, sonunda kendileri de mağdur olur. Toplumsal dayanışma yok olur, kurumlar hantallaşır, siyaset popülizme kayar.
Bu kültürün aşılması için eğitim, medya ve liderlik rolü kritik öneme sahiptir. Bireyler, “Benim de sorumluluğum var.” bilincini kazanmalı; “Her koyun kendi bacağından asılır.” yerine “Birlikte güçlü oluruz.” anlayışı yerleşmelidir.
Yahya Efendi’nin yüzyıllar önceki uyarısı hâlâ geçerlidir: “Bu devleti neme lâzımcılık yıkacak.” Türk toplumu ve siyaseti, ancak bu duyarsızlığı aşarak ilerleyebilir. Aksi takdirde, sorunlar büyür ve hepimiz “Bana dokunmayan yılan”ın kurbanı oluruz.
02 Şubat 2026
M. Hüseyin OĞUZ


