ESKİ YAZIYI OKUMAK YAZMAKTAN KOLAYDIR.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1928‘de 1353 Sayılı Yasayla 29 harften oluşan yeni Türk alfabesini kabul etti. Doksan sekizinci yıl dönümünü kutluyoruz.
Birkaç gün önce bir komşu Hanım, kahve içmeye uğradı. Sohbet sırasında “Bizim dilimiz Arapçaymış, Arapça konuşuyormuşuz, değiştirmişler.” dedi. Uzun uzun dilimizin her zaman Türkçe olduğunu, değişenin yazı olduğunu ve niçin değişmesi gerektiğini anlattım. Maalesef, maksatlı saptırmalarla bir kısım halkta böyle yanlış kanaatler uyandırılmıştır.
Yazının değişmesinin pek çok önemli nedeni var. Bazılarının iddia ettiği gibi bir gecede cahil de kalınmadı. Zaten cahildik. Okuma yazma oranı erkeklerde yüzde sekiz, kadınlarda binde dört civarındaydı. Rüştiye, idadi ve daha yüksek öğretim görenler Fransızca dersleri dolayısıyla Latin harflerini biliyordu. Dükkan tabelalarından tramvay biletlerine, o günün reklam metinlerine varana kadar her yerde eski yazı yanında Latin harfleri kullanılıyordu. Yani toplumun Latin alfabesine aşinalığı vardı. Konunun bu yönü uzun. Bu yüzden başka bir yazıda ele almak üzere bir kenara bırakalım. Çok daha önemli olan kısmı değişikliğin gerekliliği ve daha Osmanlı döneminde bu yönde bazı girişimler yapıldığıdır.
Aşağıda yazacaklarımı okumak bile güç ve sıkıcı. Ama “Niçin Harf Devrimi gerekti?” bir nebze anlamak için sabırla okunmalı.
Eski yazıda harfler tek başlarına, sözcük başında, ortada, sözcük sonunda farklı biçimlerde yazılırlar. Harflerin dört biçimini de tanımak gerekir. Kısa ünlüler gösterilmez. Bazı harfler birkaç sesi karşılar. Yeni alfabede bir harfle gösterilen sesler eski alfabede birden fazla harfle gösterilir. Mesela üç tane “h”, üç tane “s”, üç “z”, iki “d”, iki “t” vardır. Yazarken her kelimede bunlardan hangisinin kullanılacağını bilmek gerekir. Vav” harfi hem “v” hem “o,ö,u,ü” yerine; “ye” harfi hem “y” hem “ı, i” hem “a” yerine kullanılır. Bu yüzden okumak yazmaktan daha kolaydır, denebilir.
Gerçi okumanın biraz olsun kolaylığı bazı durumlarda tümüyle ortadan kalkar. Daha önce okuyup hafızanıza yerleştirmediğiniz bir kelimeyi bazen okumak imkansızdır. Mesela mim, dal, re, sin harfleri ile “mdrs”biçiminde yazılan, hiç ünlü harf kullanılmayan kelimeyi daha önceden okumamışsanız “müderris” olarak okumanız mümkün değildir. Aralarına Türkçenin sekiz ünlüsünü koyarak onlarca biçimde okuyabilirsiniz. Batı dillerinden bir kelimeye sıra geldi mi tek çare parantez içinde Latin harfleriyle yazılmasında ve ona göre okunmasındadır.
Gelelim yazmadaki zorluğa. Mesela “Mustafa” yazmak istiyorsunuz. Adların yazımı sürekli tekrarlandıkları için kolay ezberlenir; ama ezberinizde olmadığını varsayalım. “M” için “mim” yazdınız, “u” kısa okunduğu için yazmadınız, sıra “s”ye geldi. Eyvah! “Peltek se, sin, sad “ harfleri içinden “sad” harfini kullanacağınızı bilmeniz gerekir. Yandık, sırada “t” var, iki “t” içinden “tı” harfini kullanacağınızı bilmelisiniz. Sonraki “a” kısa okunduğu için yazmadınız. Şükürler olsun “f” bir tane olduğu için hemen yazdınız. Şu sondaki “a”yı da doğru yazdınız mi işi tamamlayıp kurtulacaksınız. Acaba oradaki “a”yı elifle mi, güzel he ile mi, ye ile mi göstermeli? Şaşıracaksınız; ama “a” yerine “ye” yazılır. Mustafa “mustafi”, Musa “musi”, İsa “isi” biçiminde “a” yerine “i” okunan “y” harfi ile yazılır. Bütün bunları öğrenmeye çabalamaktan bilimle, fenle uğraşmaya ne kadar zaman ve takatimiz kalırdı? Bu nedenle Harf Devrimi, bütün devrimler ve ilerleme atılımları içinde en önemli ve en gereklisidir.
Günümüzde ayrı yazılan “da/de”yi, “ki”yi ayırt edemeyen, “bazı” yerine “Bağzı” yazanlar, ATATÜRK’e dua edin. Harf Devrimi yapılmasaydı ne olurdu halimiz? HARF DEVRİMİ, KUTLU OLSUN.
02.11.2026
Ahmet Salih Erdoğan ERÜZ
E. Öğ. Alb. / Edebiyatçı / Stratejist


