NE YENİ VARYASONLARI!
Atatürk’ün Felsefesinden Uzak Bir CHP Bölünmeye Mahkumdu!
GÜNEŞ ALTUNER
Bir partiyi anlamak için bazen ona yöneltilen düşmanlığın niteliğine bakmak yeterlidir. Cumhuriyet Halk Partisi’nin onlarca yıldır neden bu kadar ısrarlı, bu kadar çok yönlü bir kuşatma altında tutulduğunu anlamak istiyorsak, önce onun ne olduğunu doğru koymamız gerekir. CHP sıradan bir siyasi teşekkül değildir; o, Atatürk’ün fikir ve felsefesinin siyasi sahnedeki taşıyıcısı olarak doğmuştur. Asıl hedef alınan da bu taşıyıcılık işlevidir.
Atatürk’ün kurduğu yapının özü, Altı Ok’un herhangi bir maddesinde değil, o altı ilkenin birbirini tamamlayan bütünlüğünde saklıdır. CHP kuruluşunda ne sağ ne sol tandanslı bir yapıydı; o, bütün bir milleti kucaklayan bir merkez kitle partisiydi. Altı Ok’un varlığı bunun en açık ispatıdır: Bu altı ilke, birbirini dengeleyerek partiyi herhangi bir kutbun değil, milletin bütününün partisi kılar. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik ve devrimcilik; tek tek alındıklarında farklı ideolojilerin de sahiplenebileceği kavramlardır. Onları özgün ve sarsılmaz kılan, bir arada kurdukları dengedir. İşte partiyi hedef alanların yıllardır yaptığı şey, bu ilkeleri tek tek çekiştirip birini ötekine karşı kullanarak o dengeyi bozmak olmuştur. Kimi laikliği milliyetçiliğe, kimi halkçılığı cumhuriyetçiliğe feda etmiş; her seferinde bütünden bir parça koparılmıştır. Oysa Atatürk’ün felsefesinden uzaklaşmış bir CHP, artık gerçek anlamda CHP değil, yalnızca aynı adı taşıyan bir yapıdan ibarettir.
“Altı Ok bir merkez partisinin ispatıdır: Ne sağ ne sol, milletin bütününün partisi. Bu felsefeden koptuğunda geriye kalan, yalnızca aynı adı taşıyan bir kabuktur.”
Bu saptırmanın bugün geldiği nokta, artık bir onarım meselesi olmaktan çıkmıştır. Karşımızda, kuruluş ilkeleriyle bağı büyük ölçüde kopmuş bir yapı ve ondan doğan, aynı boşluğu farklı bir ambalajla sürdüreceğini düşündüğüm yeni oluşumlar var. Açıkça söylemeliyim: Ne mevcut yapının içinde ilkeler adına verilecek mücadelenin gerçek bir karşılığı kaldığına, ne de yeni kurulacak oluşumun o kuruluş felsefesini taşıyacağına inanıyorum. Çünkü sorun bir kadro ya da genel başkan sorunu değil; taşınması gereken fikrî mirasın çoktan gözden çıkarılmış olması sorunudur.
Bugün güçlü görünmek adına masaya oturanların, o güç için tam olarak neyden vazgeçtiklerinin farkında olduğundan emin değilim. Belki farkındalar ama umursamıyorlar. Her iki ihtimal de aynı kapıya çıkıyor: Bir hareketin kimliğini oluşturan ilkeler pazarlık konusu yapıldığında, geriye kazanılacak hiçbir iktidar o kaybı telafi edemez. Asıl mesele de burada bizi, yani halkı ilgilendiriyor. Çünkü bu vazgeçişlerin faturasını siyasetçiler değil, o ilkelerin koruduğu hayatı süren insanlar öder. Laiklik aşındığında, üniter bütünlük tartışmaya açıldığında, çağdaş ve bağımsız bir gelecek fikri sulandırıldığında bunun bedelini gündelik hayatında ödeyecek olan toplumdur. Bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir kahraman değil; teslim olanların neyi teslim ettiğini ve bunun bize neye mal olacağını soğukkanlılıkla analiz edip anlatmaktır.
Bütün bunları doğru okuyabilmek için sahnenin gerisindeki asıl aktörlere ve onların hedeflerine bakmak gerekir. Türkiye’de siyaset uzun süredir, partilerin kendi programlarıyla değil, kendilerine biçilen rollerle var olduğu bir düzen içinde şekilleniyor. Bu düzende iktidarıyla muhalefetiyle aktörlerin çoğu, sahnedeki rolünden memnun; herkes kendi dar kulvarında oyununu oynarken ortaya, hiçbir tarafın gerçekten değiştirmeyi hedeflemediği bir stratejisizlik çıkıyor. Otoriter yönetimlerin klasik yöntemi de tam olarak budur: Muhalefeti ortadan kaldırmak yerine onu yeniden biçimlendirmek, sınırlarını önceden çizilmiş, denetlenebilir ve “meşru” görünen bir muhalefete dönüştürmek. Böyle bir muhalefet iki işi aynı anda görür; bir yandan halka “bir direniş var” duygusu vererek onu tatmin eder, öte yandan iktidarı gerçekten sarsacak hiçbir dalganın büyümesine izin vermez. Gösteriler, yürüyüşler, güçlü sözler bu tablonun sahnelenen kısmıdır; asıl karar ise perde arkasında, halkın gündemine hiç girmeyen hesaplarla alınır. Meselenin kalbi de burasıdır: Toplumu gerçek gündeminden koparıp sığ ve kutuplaştırıcı tartışmalara hapsetmek, tam da bu tasarımın istediği sonuçtur. Çünkü kendi asıl çıkarlarını konuşamayan, sürekli suni cepheler arasında bölünen bir halk, yönetilmesi en kolay halktır.
Peki çıkış nerede? Kimileri bu noktada “sola dönülmeli” diyor. Ben bu reçetenin hem yanlış hem de tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Çünkü Atatürk ne sağcıydı ne solcu. O, hiçbir kutbun adamı değil; bütün bir milleti kucaklayan bir merkezin kurucusuydu. Altı Ok’ta ifadesini bulan sentez, tam da sağ-sol kamplaşmasını aşmak, bölmek yerine birleştirmek üzere kurulmuştu. Dolayısıyla bugün “sola dönelim” demek, Atatürk’ün aşmaya çalıştığı o kutuplaşmayı bu kez kendi elimizle diriltmek olur. Toplumu yeniden karşılıklı iki kampa bölmenin, hangi iyi niyetle söylenirse söylensin, sonuçta bölünmeyi derinleştirmekten başka bir işe yaramayacağını hatırlatmak isterim. Bize lazım olan yön sol da değildir sağ da; Atatürk’ün durduğu yer olan birleştirici merkezdir.
Bu noktada bir yanlış anlaşılmayı da gidermek gerekir. Merkezde durmak, ilkesizlik ya da durağanlık demek değildir. Tersine, Atatürk’ün en büyük mirası dogmalara karşı takındığı tavırdır. O, kendi kurduğu düzeni bile değişmez bir kutsal metin gibi görmedi; aklı ve çağdaş uygarlığı her şeyin önüne koydu. İşte bu yüzden inkılapçılığı, bir tür sürekli yenilenme, bir yenilikçilik, kelimenin gerçek anlamıyla bir inovasyon olarak okumak gerektiğine inanıyorum. İnkılapçılık, geçmişin belli bir anını dondurup ona tapmak değil; koşullar değiştikçe aklın rehberliğinde yenilenmeye devam etme cesaretidir.
Ne yazık ki bugün kendini “devrimci” olarak tanımlayan kimi çevreler, tam da Atatürk’ün karşı olduğu o dogmatik zihniyeti farklı bir kılıkta yeniden üretiyor. Bağnazlığın dini olması ile ideolojik olması arasında öz bakımından bir fark yoktur. Belli kalıpları sorgusuz sualsiz kutsayan, kendi doğrusunun dışındaki her şeyi ihanet sayan bir devrimcilik, dinbazlıktan yalnızca sözcükleriyle ayrılır; zihniyet olarak aynı kapalılığı paylaşır. Oysa Atatürkçülüğün ruhu, hiçbir kalıba biat etmeyen, sürekli düşünen ve yenilenen bir akıldadır. Bağnaz bir inkılapçı olunmaz; çünkü bağnazlık başladığı yerde inkılapçılık zaten biter.
Şunu da açıkça söylemek gerekir: Bu mesele tek bir partinin sorunu değildir. Yeni ya da eski, hangi isim altında olursa olsun, bu çizgiden uzak duran her parti aynı zamanda Türkiye’nin kuruluş felsefesinden de uzaktır ve er ya da geç dış bağlantıların kuklası olarak, siyaset sahnesinde kendisine biçilen rolü oynamaya mahkûmdur. Bu yüzden çözümü bir partide, bir liderde ya da bir amblemde aramak baştan yanlıştır. Çözüm, halkın kendi aklıyla aydınlanmasında ve örgütlü bilincindedir.
Bu noktada iki sorumluluk öne çıkıyor. Birincisi aydınlara düşüyor: Doğru bilineni, çözüm odaklı ve anlaşılır biçimde halka anlatmak; kavram kargaşasını dağıtmak, perde arkasındaki tasarımı görünür kılmak. İkincisi, siyasette aktif ve milli bir rol almak isteyenlere düşüyor: Halkla iç içe geçerek bilgiyi paylaşmak, ama oluşabilecek tepkileri ve reaksiyonu daima hukukun çerçevesi içinde, devletin varlığını ve milli birliği zedelemeyen bir bilinç ve şuurla yürütmek. Çünkü öfke ve tepki, doğru bir akılla yönetilmezse, tam da karşı çıktığımız o kutuplaştırıcı tasarımın değirmenine su taşır. Milli bir duruş, devletini yıkarak değil, onu kuruluş ilkelerine yeniden kavuşturarak güçlenir.
Atatürk’ün bakış açısıyla bakıldığında Türk milletinin görevi bellidir ve soyut bir temenni değil, somut bir programdır. Birincisi, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu hatırlayarak siyaseti bir avuç atanmışın ihanet zincirine değil, örgütlü halkın iradesine dayandırmaktır. İkincisi, aklı ve bilimi tek rehber edinerek hem dinsel hem ideolojik her türlü dogmayı reddetmek; inkılapçılığı bir kutsal kalıp olarak değil, sürekli yenilenme ve üretme cesareti olarak yaşatmaktır. Üçüncüsü, tam bağımsızlık ilkesine sarılarak siyaseti dış güdümden arındırmak, kendi kaderini kendi eliyle çizen bir millet olmaktır. Dördüncüsü ve en önemlisi, sağ-sol, mezhep, etnisite gibi suni cepheler arasında bölünmeyi reddederek Atatürk’ün durduğu o birleştirici merkezde yeniden buluşmaktır. Kaybettiğimiz bir koltuk ya da bir amblem değil; bizi millet yapan o merkezin kendisidir. Ve onu geri kazanmanın yolu kimseyi beklemekten değil, bu görevleri her birimizin kendi bulunduğu yerde, bugünden üstlenmesinden geçer. Kurtuluş, bir kurtarıcıda değil; kendi aklına, birliğine ve iradesine sahip çıkan milletin kendisindedir.
■
