NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR?
Ey yiğitler, ey kadim Anadolu’nun aslan yürekli evlatları!
Ramazan’ın kırk günlük çöl gibi kavurucu orucundan sonra gelen Şeker Bayramı, bir savaş meydanından dönen kahramanların zafer çığlığıydı. Güneş, Ramazan’ın son gecesinde hilal gibi incecik bir tebessümle doğar, gökler tekbir sesleriyle yankılanırdı. Millet, oruçla dövülmüş çelik gibi sertleşmiş ruhuyla ayağa kalkar ve “Allahü Ekber!” nidalarıyla göğü delerdi. İşte o an, tarih boyunca Türk’ün bayramı doğardı: Şeker Bayramı…
Tatlıların sultanı, sevinçlerin padişahı, nesillerin destanlara sığmayan mirası…
Osmanlı’nın altın çağında, Topkapı Sarayı’ndan en ücra köydeki kerpiç eve kadar aynı ateş yanardı. Bayramdan bir hafta önce evler, Ramazan’ın bereketiyle yıkanırdı. Kadınlar, elleri hamur kokan melekler gibi, baklavanın kat kat yufkasını açar; her kat arasında cevizle kaymakla yoğrulmuş bir cennet bahçesi yaratırdı. Güllaç, lokum, helva ve şekerlemeler, gümüş tepsilerde dağlar gibi yükselirdi. Erkekler, atlarını nallar, kılıçlarını bileğitaşında keskinleştirir gibi, evlerin önünü süpürür, kapıları boyar, bayrakları asardı. Çocuklar ise sabırsızlıkla yeni entarilerini, şalvarlarını, feslerini dener; “Bayram geldi, bayram geldi!” diye sokaklarda koştururdu. Bu hazırlık, bir ordunun sefer öncesi toplanması gibiydi; ama bu sefer zafer zaten kazanılmıştı: Nefis oruçla yenilmiş, ruh arınmıştı.
Bayram sabahı, şafakla birlikte başlar destan. Ezanlar, mehter marşlarının ritmiyle iç içe geçer; “Ey gaziler, ey şehitler!” nidaları camilerden taşar. Millet, tertemiz elbiseleriyle, yeni pabuçlarıyla cami avlularını doldurur. Bayram namazı kılınırken, imamın tekbiriyle birlikte binlerce el semaya kalkar; sanki gökler açılır, melekler iner. Namaz biter bitmez ilk ziyaret başlar: Büyüklerin eli öpülür. Dede, torunun alnına bir öpücük kondurur, cebinden altın liralar, gümüş paralar çıkarır; “Al evladım, bu bayramlığın!” der. O an çocuk, destan kahramanı gibi hisseder kendini; elinde bayram harçlığıyla, şeker torbalarıyla, sanki bir hükümdar tahtına oturmuştur.
Sokaklar, bir masal diyarına dönerdi. Köy meydanlarında salıncaklar kurulur, genç kızlar rengârenk yazmalarıyla salınırken türküler söylenirdi: “Bayram geldi, gül açıldı / Oruç bitti, can açıldı.” Erkekler, at sırtında bayramlaşmaya gider; her kapıda “Bayramınız mübarek olsun!” sesleri yankılanır. Şehirlerde ise bayram yerleri kurulurdu. İstanbul’un Tahtakale’sinde, Konya’nın Mevlana Meydanı’nda, Ankara’nın Ulus’unda çalgıcılar, hokkabazlar, kuklacılar, akrobatlar halkı büyüleyen bir gösteri sunardı. Mehter takımı, davul-zurna sesiyle “Ceddin Deden”i çalar; çocuklar bayram topu gibi zıplar, kadınlar mendil sallardı.
Padişah sarayında ise törenler zirveye ulaşırdı: Sadrazam, şeyhülislam, vezirler sıra sıra padişahın elini öper; sultan ise herkese hilat giydirir, altınlar dağıtırdı. Saray bahçelerinde şerbetler, lokumlar, güllerle süslenmiş sofralar kurulur; gece fener alayları, havaî fişekler gökyüzünü renk cümbüşüne çevirirdi. Bu, bir hükümdarın zafer alayı değil, milletin ortak zafer alayıydı.
En derin destan ise aile bağlarında yazılırdı. Büyükanneler, torunlarını dizlerine oturtur; “Evladım, bu bayramı dedenle nasıl kutlardık biliyor musun?” diye eski günleri anlatırdı. Dedeler, tespihlerini şakırdatarak, “Oruç tuttuk, namaz kıldık, şimdi şükür zamanı” derdi. Her kapıda ikram edilen tatlılar, sadece şeker değildi; o tatlılar kardeşliğin, komşuluğun, milletin birliğinin simgesiydi. Yoksul zengin ayrımı kalkardı; herkesin sofrası açıktı. Kimse aç yatmaz, kimse bayramsız kalmazdı. Bu, Türk’ün kadim töresinin ta kendisiydi: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” sözünün bayrama yansıması.
Gece çöktüğünde, yıldızlar, sanki bayram sevinciyle parıldardı. Evlerde kandiller yanar, sohbetler başlar; Kur’an tilavetleri, ilahiler, eski türküler havayı doldururdu. Çocuklar yorgun argın yataklarına düşerken rüyalarında bayram şekerleriyle oynar; büyükler ise “Allah’a şükür, bir bayram daha gördük.” diye dualar ederdi. Ertesi gün, üçüncü gün, dördüncü gün… Bayram bir hafta sürerdi. Ziyaretler biter, ama sevinç bitmezdi. O tatlı tadı, o el öpme sıcaklığı, o mehter sesi nesiller boyu aktarılırdı.
Ey Bugünün Evlatları!
O eski Şeker Bayramları, sadece bir kutlama değildi; o bir destandı. Oruçla yoğrulmuş bir milletin, zaferle taçlanmış ruhunun şarkısıydı. Bugün de aynı gök altında yaşıyoruz; aynı hilâl doğuyor. Yeter ki o eski töreyi, o destansı ruhu kalbimizde taşıyalım. Evlerimizi temizleyelim, tatlılarımızı pişirelim, büyüklerimizin elini öpelim, çocuklarımızı bayram harçlığıyla sevindirelim. Çünkü Şeker Bayramı, Türk milletinin ebedî zafer bayramıdır.
Allah, mübarek eylesin. Nice bayramlara…
Bu destan, yüzyılların tozlu sayfalarından alınmış, gönüllere yazılmış bir mirastır.
Okuyun, yaşayın, yaşatın!
19 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ


