Tehlike Tırmanıyor: Enerji ve Nükleer Çıkmaz Üzerine Bir Değerlendirme
Güneş Altuner 14 Nisan 2026
Robert Pape, Chicago Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü olup askeri strateji ve güvenlik işleri konusunda dünyanın önde gelen otoritelerinden biridir. 11 Eylül’den bu yana askeri stratejiler ve bombardıman harekâtları konusunda her Beyaz Saray yönetimine danışmanlık yapmış olan Pape, Kendi Kendimizin En Büyük Düşmanı: Amerika ve Şiddetli Popülizm Çağı kitabının da yazarıdır.1 Ancak onun özgün akademik kimliği, salt danışmanlık geçmişinin çok ötesine uzanır: Pape, Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri’nde hedefleme dersleri vermiş, Vietnam bombardımanlarının siyasetle etkileşimini bizzat incelemiş ve bu deneyimi sonradan University of Chicago bünyesindeki sistematik araştırmalarının temel taşı hâline getirmiştir.2 13 Nisan 2026’da sunucu Steven Bartlett ile gerçekleştirdiği uzun söyleşide bu birikimi aracılığıyla İran savaşını analiz etti; pek çok önemli veriyi masaya koydu ve ABD’nin sağduyulu aydınlarının gerçekçi bakış açısını temsil eden bir çerçeve sundu.3 Söyleşinin bazı kısımlarını dikkatle not aldım, Pape’ın çalışmalarını derinlemesine inceledim ve şimdi bu bilgileri sizlerle paylaşmak amacıyla kaleme alıyorum.
I. Bombalar Hedefleri Değil, Siyaseti Vurur
Araştırmalarım esnasında karşılaştığım Robert Pape’ın İran savaşı üzerine geliştirdiği analiz çerçevesi, klasik askeri düşüncenin alışıldık reflekslerini zorlayan ve hatta yer yer tersine çeviren bir zihinsel aydınlanma yaşattı. Modern savaşın çoğu zaman teknik kapasite, mühimmat hassasiyeti ve operasyonel başarı ölçütleri üzerinden değerlendirildiği bir çağda, Pape’ın yaklaşımı bu verilerin ötesine geçerek savaşın gerçek belirleyicisinin siyasi davranış üretimi olduğunu savunur. Bartlett ile gerçekleştirdiği söyleşide bu yaklaşımını neredeyse bir aforizma sadeliğinde formüle etti: bombalar yalnızca hedefleri vurmaz, siyaseti değiştirir.4
Bu cümle, ilk bakışta retorik bir vurgu gibi görünse de aslında modern savaşın en kritik yanılgısını ifşa eden bir teorik yoğunluk taşımaktadır. Çünkü bir hedefin fiziksel olarak yok edilmesi ile o hedefin temsil ettiği siyasi iradenin ortadan kaldırılması arasında çoğu zaman doğrusal bir ilişki yoktur. Tam tersine, bu iki süreç çoğu zaman ters yönlü çalışır; askeri başarı, siyasi başarısızlığı tetikleyebilir. Pape bunu Vietnam deneyimi üzerinden açıklar: bombardıman, tedarik zincirini ve kapasiteyi tamamen kesmeyi başaramadığında, geriye kalan bu kapasite kalıntısı karşı tarafa hem moral hem de sürdürülebilirlik sağlar.5 İran bağlamında da benzer bir dinamiğin işlediğini öne sürer. İran’ın drone saldırıları tamamen durdurulamazken, Beyaz Saray’ın karar alma süreçlerinde giderek artan bir kaotik görüntü belirmiş; bu tablo, İran’a “ABD’nin kendisini kesin yenilgiye uğratamayacağı” yönünde güçlü bir algı üretmiştir.6
Bu noktada Pape’ın University of Chicago bünyesinde geliştirdiği akademik perspektif ve Chicago Project on Security and Threats çatısı altında yürüttüğü çalışmalar belirleyici bir arka plan sunar. Özellikle Bombing to Win adlı çalışması, stratejik bombardıman doktrinini tarihsel örnekler üzerinden yeniden sorgulayarak, hava gücünün çoğu durumda beklenen siyasi sonucu üretmediğini ortaya koyar.7 Bu çalışma, yalnızca geçmiş savaşların değerlendirilmesi değil, aynı zamanda günümüz çatışmalarının okunması için de bir anahtar işlevi görür. Çünkü Pape’a göre modern savaşta asıl mesele hedefleri vurmak değil, o hedeflerin vurulmasının karşı tarafta nasıl bir siyasi reaksiyon doğuracağıdır. Bu reaksiyon ise çoğu zaman askeri planlamacıların öngördüğünden çok daha karmaşık ve çoğu zaman ters yönlüdür.
İran bağlamında geliştirdiği analizler de tam olarak bu noktada isabetlidir. Pape’ın söyleşide tekrar tekrar vurguladığı temel ayrım, taktik başarı ile stratejik sonuç arasındaki kopuştur. Hassas mühimmatla bir tesisin yok edilmesi, bir liderin ortadan kaldırılması ya da kritik altyapının devre dışı bırakılması, askeri anlamda etkileyici sonuçlar doğurabilir; ancak bu sonuçların siyasi hedefe dönüşmesi neredeyse hiçbir zaman otomatik değildir. Bu kopuş, modern savaşın en büyük paradokslarından biridir. Çünkü teknik kapasite arttıkça, siyasi sonuç üretme kapasitesinin de artacağı varsayılır; oysa Pape’ın ortaya koyduğu örnekler, tam tersine, teknik hassasiyetin artmasının siyasi geri tepme riskini de artırdığını gösterir.
II. Tırmanma Tuzağı: Aşamalı Bir Çöküş Mekaniği
Bu çerçevenin merkezinde yer alan kavram ise **”tırmanma tuzağı”**dır. Pape’ın “escalation trap” olarak adlandırdığı bu mekanizma, güçlü bir aktörün savaşa üstün askeri kapasiteyle girip ilk aşamada hızlı ve etkileyici başarılar elde etmesiyle başlar. Bu başarılar, kamuoyunda ve karar verici elitler arasında bir zafer algısı yaratır; ancak beklenen siyasi sonuçlar ortaya çıkmadığında, bu algı hızla bir baskıya dönüşür. Çünkü başarı elde edilmiş gibi görünmektedir, fakat sonuç yoktur. Bu noktada karar vericinin önünde iki seçenek belirir: ya stratejiyi sorgulamak ve yeniden tanımlamak ya da mevcut stratejiyi daha yüksek şiddetle sürdürmek. Pape’ın dikkat çektiği kritik nokta, ikinci seçeneğin siyasi olarak daha “satılabilir” olmasıdır. Çünkü geri adım atmak zayıflık olarak algılanırken, şiddeti artırmak kararlılık göstergesi olarak sunulabilir. İşte tırmanma tuzağı tam da bu psikolojik ve siyasi dinamik üzerine kurulur.
Bu tuzağın işleyişi, Pape’ın ortaya koyduğu aşamalı modelde daha net görünür. Birinci aşamada liderlik hedefleme ve hassas bombardıman ön plandadır. Bu aşamada amaç, karşı tarafın komuta yapısını çökertmek ve hızlı bir çözülme yaratmaktır. Ancak çoğu durumda bu çözülme gerçekleşmez; aksine rejim daha da sertleşir. Öte yandan Pape, “İran’da fraksiyonların dağınıklığı nedeniyle komuta zincirinin çöktüğü” yönündeki anlatıya da itiraz eder: Üst komutanlık, önceden yetkilendirilmiş emirlerle süreklilik sağlayabilmekte; asıl stratejik yön tepedeki liderlikçe belirlenmektedir.8
İkinci aşamada zayıf aktör, savaşın coğrafyasını genişleterek maliyeti artırmaya çalışır. Bu noktada Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktaları devreye girer. Bu tür stratejik chokepoint‘ler, askeri olarak zayıf olan tarafın ekonomik ve jeopolitik kaldıraç üretmesini sağlar. Üçüncü aşamada güçlü aktör, hava gücünün yetersiz kaldığını fark ederek kara operasyonu seçeneğine yaklaşır. Dördüncü aşamada ise artık çatışma, bölgesel bir kriz olmaktan çıkıp küresel güç dengelerini etkileyen yeni bir odak noktasına dönüşür.9
Pape, söyleşide mevcut sürecin tam da bu yol ayrımında olduğunu vurgular: Geri dönüşün giderek zorlaştığını, önde ise ya kara harekâtına sürüklenme ya da İran’ın bölgede çok daha güçlü bir kutup olarak yükselmesi ihtimalinin belirdiğini söyler.10 Bu modelin en çarpıcı yönü, deterministik bir gelecek tahmini sunmaması, ancak seçeneklerin nasıl daraldığını göstermesidir. Pape’ın kendi ifadesiyle mesele geleceği bilmek değil, aktörlerin önündeki seçeneklerin nasıl kısıtlandığını anlamaktır. Şiddet bir kez siyasetin dili hâline geldiğinde, geri adım atmanın maliyeti hızla yükselir. Bu maliyet yükseldikçe, daha fazla şiddet kullanmak paradoksal biçimde daha rasyonel görünmeye başlar. Böylece savaş, başlangıçta kontrol edilen bir araç olmaktan çıkar ve kendi mantığını dayatan bir sürece dönüşür.
III. Enerji Jeopolitiği: Hürmüz’den Küresel Ekonomiye Uzanan Kaldıraç
Bu sürecin en kritik boyutlarından biri enerji jeopolitiğidir. Pape’ın analizinde petrol, yalnızca ekonomik bir kaynak değil, doğrudan stratejik güç üretim mekanizmasıdır. Uluslararası Enerji Ajansı ve ABD Enerji Bilgi İdaresi verileri, Hürmüz Boğazı üzerinden geçen petrolün küresel sistemdeki merkezi rolünü açıkça ortaya koyar.11 Bu boğaz, sadece fiziksel bir geçiş noktası değil, aynı zamanda küresel ekonominin kırılganlığını temsil eden bir düğüm noktasıdır. Özellikle Hindistan ve Japonya gibi enerji ithalatına bağımlı Asya ekonomileri için bu hat hayati önemdedir.
Pape’ın burada yaptığı en önemli katkı şudur: Hürmüz üzerindeki baskı, yalnızca navlun ve sigorta maliyetlerini değil, aynı zamanda siyasi kaldıraç da üretmektedir. Asya’ya akan enerji akışının büyüklüğü göz önüne alındığında, bazı ülkelerin ABD çizgisine tam olarak hizalanmayabileceğini ve bunun İran’a önemli bir siyasi manevra alanı açtığını öne sürmektedir.12 Bu durum, petrolün yalnızca arz-talep dengesi üzerinden değil, siyasi hizalanma üretme kapasitesi üzerinden okunması gerektiğini gösterir. Petrol akışında yaşanacak bir kesinti ya da belirsizlik, sadece fiyatları yükseltmekle kalmaz; aynı zamanda devletlerin dış politika tercihlerinde de köklü kaymalara yol açar.
Bu bağlamda Pape’ın “petrol fungible bir üründür” vurgusu kritik bir anlam taşır.13 Çünkü bir bölgede yaşanan arz şoku, küresel fiyat mekanizması aracılığıyla tüm ekonomilere yayılır. ABD, Hürmüz Boğazı’ndan doğrudan petrol almıyor olsa bile bu fiyat şokundan kaçamaz; zira enflasyon ve borçlanma maliyetleri kanalıyla toplumun tamamı etkilenir. Bu da savaşın etkisini coğrafi sınırların ötesine taşır.14
Uluslararası Para Fonu verilerinin de gösterdiği üzere, enerji fiyatlarındaki artış enflasyon baskısını yükseltir, büyümeyi yavaşlatır ve finansal sistem üzerinde ek yük oluşturur.15 Bu zincirleme etki, savaşın ekonomik maliyetini sadece savaşan taraflarla sınırlı olmaktan çıkarır ve küresel bir kriz dinamiğine dönüştürür. Pape’ın İran ve Rusya üzerinden kurduğu “%30 kontrol” senaryosu, bu bağlamda abartılı bir retorik olmaktan ziyade, enerji akışının stratejik manipülasyonuna dair bir uyarı olarak okunmalıdır.16 Çünkü burada söz konusu olan sadece üretim kapasitesi değil, aynı zamanda geçiş yolları üzerindeki kontrol ve piyasa beklentilerinin yönetimidir.
Dahası Pape, “savaşın bitirilmesi ya da geri çekilme” gibi hamlelerin bile Şubat öncesi statükoyu otomatik olarak geri getirmeyeceğini savunur. İran’ın enerji gelirleri ve yeraltı kapasitesiyle zaman içinde nükleer kabiliyet geliştirme riski sürmekte; Rusya-Çin-İran yakınlaşması ise ABD’ye karşı ekonomik ve askeri baskının bileşik bir kaldıraç hâline gelmesine zemin hazırlamaktadır.17
IV. Lider Suikastının Paradoksu: Harder Successor Problem
Savaşın bir diğer kritik boyutu lider suikastlarıdır. Pape’ın bu konudaki yaklaşımı, geleneksel güvenlik anlayışına doğrudan meydan okur. Liderlik dekapitasyonu, çoğu askeri doktrinde hızlı çözüm üretme aracı olarak görülür. Ancak Pape’a göre bu strateji çoğu zaman ters etki yaratır.
Söyleşide Ali Larijani örneği üzerinden tartışılan bu durum, liderlerin ortadan kaldırılmasının rejimi zayıflatmak yerine güçlendirebileceğini gözler önüne serer. Çünkü bu tür operasyonlar toplumda milliyetçi refleksleri tetikler ve rejimin meşruiyetini yeniden üretmesine imkân tanır. Üstelik yeni liderlerin üzerinde daha sert olma baskısı oluşur. Pape’ın “Harder Successor Problem” olarak adlandırdığı bu mekanizma, lider değişiminin rejimi daha ılımlı değil daha katı bir yöne ittiğini gösterir.18
Bu çerçevede lider suikastı, askeri bir başarı olarak sunulsa bile siyasi olarak çatışmayı derinleştiren bir etki yaratır. Diplomatik çözüm ihtimali daralır; çünkü müzakere edilebilecek aktörler ortadan kaldırılmıştır. Pape bu noktada İsrail’i “diplomatik spoiler” —yani müzakere bozucu— rolüyle tanımlar ve bazı suikast ile operasyonların müzakere kanallarını fiilen zayıflatmış olabileceğini ileri sürer.19 Başlangıçtaki temel hatanın ise İran’ı “zayıf ve çökmek üzere” varsaymak olduğunu; bu yanılsamanın uzun yıllar boyunca dış politika çevrelerinde yaygın biçimde paylaşıldığını da özellikle vurgular.20
V. Kara Harekâtı Senaryosu: Vietnam Gölgesinde Üçüncü Aşama
Tırmanma tuzağının üçüncü aşaması olan kara harekâtı, Pape’ın söyleşide en ayrıntılı biçimde tartıştığı konulardan biridir. Kara gücünün İran içine hangi güzergâhlardan ve hangi amaçla sokulabileceğine ilişkin senaryolar son derece karmaşıktır: Körfez kıyısından gerçekleştirilecek “beachhead” benzeri sınırlı bir çıkarma harekâtı, enerji sahalarına erişim girişimleri ve Hürmüz çevresinin son derece zorlu arazi koşulları bu karmaşıklığı daha da artırmaktadır.21
Ancak Pape’ın özellikle altını çizdiği nokta, kara harekâtının yarattığı kayıpların iç siyasete etkisidir. Şehit sayısının artması, kamuoyunda geri çekilme taleplerini güçlendirmek yerine, paradoks biçimde “geri çekilmeyi zorlaştıran” bir baskıya dönüşebilir. Bu dinamiği Vietnam savaşına benzetir: Askerler cephede hayatını kaybetmeye devam ederken politikacıların geri adım atması, “onların ölümünü boşa çıkarmak” olarak algılanır ve siyasi açıdan imkânsızlaşır.22 Tırmanma tuzağı böylece kara harekâtında da kendini gösterir; çünkü kayıplar, stratejinin sorgulanmasını değil ısrar edilmesini besler.
Söyleşide gündeme gelen bir diğer önemli boyut ise nükleer yok oluş tehdidi retoriğidir. “Bir uygarlık bu gece yok olabilir” çizgisindeki söylemlerin, nükleer kapasiteye sahip bir devlet başkanından geldiğinde sıradan retorikten farklı algılandığını vurgulayan Pape, bu tür ifadelerin İran halkı üzerinde korku ve rejimle yakınlaşma basıncı üretebileceğine dikkat çeker. Bu noktada Harry S. Truman döneminin tarihsel derslerine atıfla, güç dili ile meşruiyet sorunu arasındaki gerilimi gözler önüne serer.23
VI. Sıradan İranlılar ve İnsani Boyut: Özgürleşme mi, Kenetlenme mi?
Pape’ın analizinde çoğu zaman göz ardı edilen ama son derece kritik bir boyut, savaşın sıradan İranlılar üzerindeki etkisidir. Pape, savaşın İran toplumunda “özgürleşme” değil, tam tersine daha fazla korku ve rejim etrafında kenetlenme yaratabileceğini öne sürer. Pro-demokrasi hareketinin bile güvenlik kaygılarıyla farklı tutumlara itilmesi bu dinamiğin somut bir yansımasıdır.24
Öte yandan elektrik şebekesi gibi kritik altyapının uzun süreli çökertilmesi, salt askeri sonuçların çok ötesinde kitlesel insani felaketlere kapı aralar: Sağlık hizmetlerinin aksaması, gıda soğuk zincirinin çöküşü ve kentsel yaşamın felce uğraması, toplumun en savunmasız kesimlerini orantısız biçimde etkiler.25 Bu insani tablo, stratejik hesapların dışında tutulduğunda, savaşın gerçek maliyeti sistematik olarak küçümsenir.
VII. Nükleer Çıkmaz: Tavanı Kırmak, Altını Alamamak
Nükleer mesele, Pape’ın analizinde ayrı bir düğüm noktası oluşturur. Ona göre nükleer tesislerin bombalanması, stratejik sorunu çözmez. Çünkü asıl mesele tesisler değil, zenginleştirilmiş materyaldir. Pape bunu 20 yılı aşkın sınıf simülasyonlarından süzülmüş çarpıcı bir benzetmeyle ifade eder: Bombardıman, “tavayı kırmak ama altını alamamak” gibidir.26 Tesisin fiziksel yapısını yıkabilirsiniz; ancak materyal hareketli ve gizlenebilirdir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı verileri de bu tespiti desteklemektedir.27 Bu nedenle hava saldırıları, fiziksel altyapıyı yok etse bile nükleer kapasiteyi ortadan kaldırmaz.
Pape, İran’ın nükleer stratejisini Kuzey Kore modeline benzetir: Ani kullanım değil, caydırıcılık amacıyla kademeli kapasite biriktirme mantığı.28 2018’de Barack Obama döneminde imzalanan anlaşmanın bozulmasının, İran’ın zenginleştirme dinamiklerini hızlandırmış olabileceğini ve bunun mevcut krizde belirleyici bir etken olduğunu özellikle vurgular.29 Tüm bu tablo, Trump yönetimini hem yurt dışında hem yurt içinde “kontrol kaybı” algısıyla karşı karşıya bırakmaktadır.
Bu durum, karar vericileri iki ağır seçenekle karşı karşıya bırakır: Ya yüksek maliyetli bir kara operasyonu ya da siyasi olarak son derece zorlu bir diplomatik anlaşma. Pape’ın analizinin en güçlü yanı tam burada ortaya çıkar: O, çözümün zorluğunu kabul ederken, askeri seçeneğin sınırlarını da net biçimde gösterir. Nükleer kapasite hava saldırılarıyla ortadan kaldırılabilseydi, bunun çoktan yapılmış olacağını söyler. Bu ifade, modern savaşın en temel sınırını dile getirir: Bazı problemler askeri araçlarla çözülemez.
VIII. NATO’nun İşlevsel Zayıflığı ve Güç Dengesi Kırılması
Pape’ın analizinin göreceli olarak daha az ilgi gören ama son derece çarpıcı boyutlarından biri, NATO’nun işlevselliğine dair değerlendirmesidir. Pape, NATO’nun “Komuta/Madde 5” mimarisinin ABD liderliğiyle anlam kazandığını; ancak mevcut kriz koşullarında Avrupa’nın “Trump’ı kurtarmak” gibi bir siyasi maliyet üstlenmeyeceğini savunur.30 Bu tespit, ittifak dayanışmasının sınırlarını ve ABD’nin Ortadoğu’daki tek taraflı eylem kapasitesinin gerçek maliyetini gözler önüne serer.
Dahası Hürmüz Boğazı’nın salt hava ve deniz gücüyle güvence altına alınamayacağını belirten Pape, “NATO’dan kuvvet talep etme” söyleminin fiilen daha geniş bir kara harekâtı planına işaret edebileceğini ileri sürer.31 Bu noktada güç dengesi çerçevesi kritik bir boyut kazanır: İran’ın enerji ve jeopolitik kaldıraçla ABD-Çin-Rusya eksenine yeni bir “merkez” olarak eklenmesi, ABD açısından daha ani ve öngörülmesi güç denge kırılmaları yaratabilir.32
IX. Çözüm Arayışı: Simetrik Doğrulama ve Diplomatik Çıkış Kapısı
Pape’ın önerdiği çözüm, bu ikilemin ötesine geçer. Kalıcı çözümün simetrik bir doğrulama rejimiyle mümkün olabileceğini savunur. Bu model, yalnızca İran’ın değil, İsrail’in de nükleer şeffaflık sistemine dahil edilmesini gerektirir.33 İran’ın yerinde denetime kabul etmesi karşılığında, İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması benzeri rejimlere dahil olması ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı doğrulamasına tabi tutulması bu çerçevenin özünü oluşturur.34
Bu öneri, bölgedeki en temel sorunu, yani asimetrik meşruiyet krizini hedef alır. Ancak bu çözümün önündeki siyasi engeller son derece büyüktür. İsrail’in nükleer belirsizlik doktrini, ABD iç siyasetindeki dengeler ve İran’ın güvenlik kaygıları, bu tür bir anlaşmayı son derece zorlaştırır. Pape, gerçekçi bir çıkış kapısı (“off-ramp”) olarak anlaşma seçeneğini değerli bulmakla birlikte, bunun güvenilir kılınabilmesi için İsrail’in saldırılarını sınırlayacak bağlayıcı bir çerçeveye ihtiyaç duyulduğunu vurgular; söylem değil, konuşlandırma göstergeleri kritik olacaktır.35
Pape ayrıca, ateşkes ve müzakere süreçlerinde devletlerin güç biriktirme eğilimine dikkat çeker: “Kendiliğinden güçten vazgeçme” tarihsel olarak son derece nadir görülen bir davranıştır. İran’ın yükselen kaldıraçlarını kolayca teslim etmeyeceğini, konuşmalardaki “10 maddelik plan” tartışmasının özünde ise İran’ın bölgesel hiyerarşide üst konum ve meşruiyet arayışının yattığını yorumlar.36 Süreci aylarca sürebilecek bir “3-4. aşama salınımı” olarak tanımlayan Pape, bu süreçte söylemden çok kuvvet hareketlerinin izlenmesi gerektiğini önerir.37
X. Sonuç: Durdurulamayan Bir Savaşın Anatomisi
Sonuç olarak Pape’ın İran savaşı üzerine kurduğu çerçeve, modern çatışmaların doğasını anlamak için güçlü bir analitik araç sunar. Bu çerçeve; askeri kapasitenin sınırlarını, enerji jeopolitiğinin belirleyiciliğini, nükleer krizlerin kurumsal çözüm gerektirdiğini, kara harekâtının Vietnam benzeri bir bataklığa dönüşme riskini ve NATO’nun işlevsel zayıflığını birbirine bağlayan bütünlüklü bir okuma imkânı sağlar. Ancak bu analiz aynı zamanda bir uyarı niteliği taşır. Çünkü savaş ilerledikçe aktörlerin hareket alanı genişlemez, aksine daralır. Bu daralma, çoğu zaman daha büyük hataların önünü açar. Ve bu hatalar, çoğu zaman başlangıçta yapılan hataların daha büyük ölçekte tekrarından ibarettir.
Tırmanma tuzağı tam da bu noktada kendini gösterir. Başarısız bir strateji, terk edilmek yerine daha büyük bir ısrarla sürdürülür. Bu ısrar, savaşın mantığını değiştirmez; sadece maliyetini büyütür. Ve sonunda savaş, tarafların kontrol ettiği bir araç olmaktan çıkarak kendi iç dinamikleriyle ilerleyen bir sürece dönüşür. Modern savaşın en tehlikeli yanı da budur: Kazanmanın değil, durdurmanın giderek zorlaşması.
Kapanışında Pape, sıradan vatandaşlar açısından umut verici bir çağrıda bulunur: Aşırı uçlar arasındaki sürekli salınım kötü sonuçları besler; kamuoyunun daha istikrarlı ve merkezi bir politika üretimini talep etmesi gerekmektedir. Bu çağrıyı hem ABD hem de Birleşik Krallık örnekleri üzerinden somutlaştırır.38
Tüm bu açılardan Prof. Robert Pape’nin değerlendirmeleri ile bizlerin yapmış olduğu okumaların örtüşmesi, doğru noktada buluştuğumuzu göstermesi bakımından son derece önemlidir. Dünyada gerçeği görebilen ve analiz edebilen iyi insanlara daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünmeden edemiyorum. Aklın ve vicdanın galip geleceği yarınlar için elbette umutluyum. Bu yüzden sıradaki yazım toplum mühendisliği üzerine olacak…
Dipnotlar
Kaynakça
Birincil Kaynaklar
Söyleşi ve Yayın Kaynakları
- Pape, Robert. “The Iran War Expert: The Most Dangerous Stage Begins Now.” The Diary of a CEO with Steven Bartlett. Yayın tarihi: 13 Nisan 2026. Transkript: Happy Scribe, https://podcasts.happyscribe.com/the-diary-of-a-ceo-with-steven-bartlett/the-iran-war-expert-the-most-dangerous-stage-begins-now. Bölüm bilgisi: Apple Podcasts, https://podcasts.apple.com/gb/podcast/the-diary-of-a-ceo-with-steven-bartlett/id1291423644.
Uluslararası Antlaşmalar ve Resmi Belgeler
- Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA). Viyana, 14 Temmuz 2015.
- Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons (NPT). 1 Temmuz 1968.
İkincil Kaynaklar
Kitaplar
- Pape, Robert. Bombing to Win: Air Power and Coercion in War. Ithaca: Cornell University Press, 1996.
- Pape, Robert. Dying to Win: The Strategic Logic of Suicide Terrorism. New York: Random House, 2005.
- Pape, Robert ve James Feldman. Cutting the Fuse: The Explosion of Global Suicide Terrorism and How to Stop It. Chicago: University of Chicago Press, 2010.
- Pape, Robert. To Whom Does the Constitution Speak? America and the Age of Violent Populism. Chicago: University of Chicago Press, 2022.
Kurumsal Raporlar ve Veriler
- International Atomic Energy Agency (IAEA). Safeguards Statement for 2025. Vienna: IAEA, 2026.
- International Energy Agency (IEA). World Energy Outlook 2025. Paris: IEA, 2025.
- International Monetary Fund (IMF). World Economic Outlook: Navigating Global Divergences. Washington, D.C.: IMF, Nisan 2026.
- U.S. Energy Information Administration (EIA). Annual Energy Outlook 2025. Washington, D.C.: EIA, 2025.
© Güneş Altuner, 14 Nisan 2026. Bu metin, Prof. Robert Pape’ın 13 Nisan 2026 tarihli “The Diary of a CEO with Steven Bartlett” söyleşisine dayanmaktadır.
