PARA – PETROL – POLİTİKA
YAPAY SAVAŞ EKONOMİSİ KAĞIT PARANIN ÇÖKÜŞÜ
YEŞİLİ ($) TAKİP ET!
“Para, petrol ve politika ekseninde kurulan küresel kuşatmanın, ulus devletleri egemenliksizleştiren yeni bir emperyal düzeni dayattığını; buna karşı tek gerçek çıkış yolunun ise Kemalist akıl, tam bağımsızlık ve kamucu devlet iradesi olduğunu ortaya koyan, Venezuela’dan Türkiye’ye uzanan bir değerlendirmedir.”
Kehanetler, komplo teorileri alaycı kuşların akbaba gibi havada döne döne av dansı yaptığı bir zaman çizgisinde yaşıyoruz. Dünya karışık, keşmekeş içerisinde kaosa teslim olmuş; güç odakları bir taraftan yüceltiliyor diğer taraftan aşağılanıyor, insanlar düşünmekten yoksun, ekonomik buhran adaletsizliğin hüküm sürdürdüğü her yerde savaş, açlık, sefalet ve ihanet sarmalları yüzünden artık gününü hatta anını kurtarma derdinde. Tüm algılarını kaybetmeye şartlandırılmış mankurt zihinler, yönetimi ve kullanımı en elverişli hâle gelmiş durumda. Zalimler ne kadar kaldıysa, mazlumların yuvalarında cirit atmakta. Son tahlilde, tüm bu şartlar altında yine dar alandaki gündeme geniş açıyla bakacak olursak evet, ABD ve finans kapital denilen kapitalist sistemin para babalarının para sistemi ve akış yönü değişmek zorunda. Artık “büyük sıfırlama” ile kast edilen şey budur ve bu operasyon, dünya tarihinde bu güç odaklarınca dönemsel olarak zaten defalarca yaşatılmıştır.
Atilla İlhan’ın yıllar önce Öğrencisi Banu Avar’a işaret ettiği gibi, parayı takip ettiğinizde “yeşillerin” dolaştığı alanlarda kapitalist sistemin başka bir boyuta geçmek için nasıl kurgular hazırladığını görmek mümkündür. İşte bu sebepten ABD’nin bu hamlesini kısa vadede bir çöküşün başlangıcı olarak okumuyorum. Bununla birlikte mat a giden ilk hamlesi diyebiliriz. Sistemin kendi ömrünü uzatmak için giriştiği sert bir geçiş evresindeyiz. Evet, parasal düzlemde bir kırılma başlamıştır; ancak bu kırılmayı nihai bir çöküş sanmak, asıl tehlikeyi gözden kaçırmak olur. Çünkü bu canavarın elinde hâlâ emtia vardır. Silah vardır. Enerji kaynakları vardır. Teknoloji ve lojistik hâkimiyet hâlâ onların kontrolündedir. Paranın değer kaybetmesi, gücün bütünüyle el değiştirdiği anlamına gelmez. ABD’nin çöküşünü koltuğuna yaslanıp izlemeye kalkanlar, bu nedenle hüsrana uğrayacaktır.
Tam da bu yüzden, tarihsel olarak en kritik eşikteyiz. Çünkü bu geçiş anları, aynı zamanda karşı iradenin inşa edilebileceği nadir zamanlardır. Toprağına, üretimine, emtiasına sahip çıkan; bilim ve teknolojide atak yapan; savunma reflekslerini güçlendiren toplumlar bu tür kırılmalardan güçlenerek çıkar. Elbette kültürel emtianın ( adalet, ahlak ve yüksek erdemler) da bir o kadar sağlamlaşması şartıyla… Kurtuluş, kukla devletlerde ya da geçici ideolojik kamplarda değil; kadim devlet geleneğini taşıyan halkların birleşmesindedir. Bu metnin omurgası da tam olarak buradan yükseliyor.
Venezuela örneği, bu bağlamda bir ülke hikâyesi değil, bir çağ okumasıdır. Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip bir coğrafyanın nasıl adım adım kuşatıldığını, içeriden nasıl zayıflatıldığını ve sonunda “demokrasi” ambalajıyla nasıl teslim alındığını gösteren ibretlik bir laboratuvardır. Yaklaşık üç yüz milyar varillik petrol rezerviyle Venezuela, teoride dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmalıydı. Ancak teori ile gerçek arasındaki uçurum, küresel güç mimarisinin nasıl çalıştığını anlamayanlar için hâlâ şaşırtıcı olabilir. Bu durumu yakından inceleyecek olursak:
Hugo Chavez, bu mimariye karşı açık ve sistematik meydan okuma yapan nadir liderlerden biriydi. Petrolü millileştirdi, gelirini halka yönlendirdi, Latin Amerika’da ABD hegemonyasına alternatif bir siyasi ve ekonomik hat kurmaya çalıştı. Küba ile stratejik ittifak kurdu, Rusya, Çin ve İran’la ilişkileri derinleştirdi. Bu tercihler, onu sadece Washington’un değil, küresel finans sisteminin de hedefi hâline getirdi. Ölümü resmî kayıtlara kanser olarak geçti ama aynı dönemde benzer pozisyon alan liderlerin peş peşe aynı hastalığa yakalanması, bu çağda hiçbir şeyin “sadece tesadüf” olmadığını bilenler için soru işaretleri yarattı.
Chavez sonrası dönem ise, bir direniş hikâyesinden çok bir çözülme süreci olarak okunmalıdır. Nicolas Maduro, karizmatik bir kurucu lider değil; kurulu bir sistemi devralan, fakat onu dönemin sertleşen küresel baskıları karşısında taşıyamayan bir figürdü. Seçimlerin meşruiyeti tartışmalı hâle geldikçe, içerideki toplumsal bağlar zayıfladı; dış baskılar arttıkça rejim güvenliği, halkın rızasından koparak başka yerlere bağlanmaya başladı. İşte kırılma tam da burada yaşandı.
Bir devletin egemenliği, sadece bayrağıyla ya da söylemiyle değil, güvenlik mimarisiyle ölçülür. Kendi halkına ve ordusuna güvenmeyen bir yönetim, varlığını sürdürmek için mutlaka başka dayanaklar arar. Venezuela’da olan tam olarak buydu. Rejim, kendi güvenliğini yabancı paralı askerler, karanlık milis yapıları ve uyuşturucu ağlarıyla örmeye başladığında, artık o devletin “anti-emperyalist” iddiası çökmüş demektir. Çünkü emperyalizm, sadece dışarıdan gelen bir işgal değildir; bazen bir ülkenin kendi halkına yabancılaşmasıyla başlar.
Bu noktada büyük yanılgı şudur: ABD’nin Venezuela’ya yönelik yaptırımları, yaşanan felaketin tek nedeniymiş gibi sunulmaktadır. Oysa yaptırımlar, çürümüş bir yapının üzerine binen ek bir yükten ibarettir. Asıl yıkım, liyakatin tasfiye edilmesiyle, kurumların parti sadakati üzerinden şekillendirilmesiyle ve ekonominin ideolojik tercihler uğruna rasyonel zeminden koparılmasıyla gerçekleşmiştir. Petrol gelirleri üretim ve teknolojiye yönlendirilmek yerine, sadakat ağlarını besleyen bir kara delikte kaybolmuştur.
Bu tabloyu sadece Venezuela’ya özgü görmek, büyük resmi ıskalamaktır. Çünkü bugün aynı yöntemler, farklı coğrafyalarda benzer senaryolarla uygulanmaktadır. ABD’nin 2026 başında Maduro’yu yakaladığını ilan etmesi, bir anda gelişmiş bir refleks değildir. Bu, uzun süredir hazırlanan bir oyunun son hamlesidir. Petrol sektörüne “çok güçlü biçimde müdahil olacağız” açıklaması ise meselenin demokrasiyle değil, doğrudan enerji ve jeopolitik hesaplarla ilgili olduğunu açıkça göstermektedir. Bununla birlikte mesele tam olarak da Petrol varlıkları da değildir.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: ABD’nin gerçekten Venezuela petrolüne ihtiyacı var mıydı? Normal şartlarda hayır. Ancak Ortadoğu’da büyük bir savaş ihtimali yükseliyorsa, enerji arzının kesintiye uğrama riski artıyorsa, işte o zaman Venezuela gibi bir rezerv alanı stratejik sigorta hâline gelir. Bu hamle, Ortadoğu’da yaklaşan daha büyük bir fırtınanın ön hazırlığı olarak okunmalıdır. Ayrıca, karşı cephede gibi görünen Çin-Rusya denkleminde dolar kullanma zorunluluğu ile para emtiasını değerlendirmekte vardır.
Gazze’de yaşanan yıkım, Suriye’nin yeniden dizaynı, İran’a yönelik artan baskılar, Kızıldeniz ve Aden hattındaki askeri hareketlilik, Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi… Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değildir. ABD, Venezuela petrolünü kontrol altına alarak kendi ekonomik kırılganlığını azaltırken, aynı zamanda küresel pazarlarda fiyatları yönlendirme gücünü de elinde tutmaktadır. Bu, klasik bir hegemon refleksidir. ABD artık İsrail politikaları ile yönetilmektedir. Eş zamanlı olarak genişletilmiş Ortadoğu projejinde İsrail’i ticaretin merkezi haline bir ada devleti olarak getirme planları vardır. Unutulmamalıdır ki denizlere ve onları birbirine bağlayan kanallara ve suya hâkim olan ticareti dilediği gibi yönetir ve güçlenir.
Türkiye açısından tehlike tam da burada başlar. Çünkü bu tür küresel yeniden paylaşım süreçlerinde “tarafsız kalmak” diye bir lüks yoktur. Ya oyunun öznesi olursunuz ya da nesnesi. Üretim gücü olmayan, teknolojide geri kalmış, toplumsal meşruiyeti zayıflamış ülkeler, bu tür fırtınalarda savrulur. Baskı artar, şantaj çoğalır, içerideki fay hatları daha kolay kaşınır.
Venezuela’nın düştüğü tuzak, tam olarak budur. Halkın iradesi zayıfladıkça, rejim güvenliğini halktan değil, dış aktörlerden ve karanlık yapılardan sağlamaya yönelmiştir. Bu ise devletin adaleti yok saymasıyla, mafyalaşmasıyla, ekonominin narko-finans ağlarına teslim edilmesiyle ve sonunda kitlesel göçle sonuçlanmıştır. Yedi milyondan fazla insanın ülkesini terk etmesi, bir savaşın değil, bir yönetim iflasının sonucudur. Tuzaklar net… Aynı plan, proje aynı abluka…
Bu noktada “anti-emperyalizm” söyleminin nasıl bir ideolojik kalkan hâline getirildiğini görmek gerekir. Sadece ABD karşıtlığı üzerinden kurulan sığ bir pozisyon, halkını açlığa ve göçe mahkûm eden rejimleri aklamaya yetmez. Gerçek anti-emperyalizm, halkın kendi kaderini tayin hakkını savunmaktır. Sandıkta açıkça reddedilen bir iktidarın, koltuğunu korumak için yabancı silahlara yaslanması, emperyalizmin başka bir biçimidir.
Türkiye için çıkarılacak ders nettir ama ağırdır. Güvenliği yabancılaştıran, ekonomiyi liyakatten koparan, hukuku araçsallaştıran her yapı, er ya da geç egemenliğini kaybeder. Bu kayıp bazen tankla, bazen ambargoyla, bazen de “demokrasi” söylemiyle gelir. Ama sonuç değişmez.
Bu yüzden bugün asıl mesele, hangi tarafın kazandığı değil; hangi toplumun ayakta kaldığıdır. Toprağına, üretimine, bilimine ve halkının onuruna sahip çıkanlar, bu çağın kazananları olacaktır. Diğerleri ise, Venezuela örneğinde olduğu gibi, başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya mahkûm kalacaktır.
Çözüm, ne küresel güçlerden medet uman teslimiyetçi denge arayışlarında ne de içi boş “anti-emperyalizm” sloganlarında saklıdır; çözüm, Kemalist devlet aklının yeniden inşasında, yani tam bağımsızlık ilkesini ekonomik, siyasal ve kültürel bütünlüğüyle hayata geçirmekte yatmaktadır. Bu da sağlam iradeli yüksek şahsiyetli defosuz, hatasız ve hasarsız güçlü kadrolar ile birlikte hareket ederek; üretimi yabancı sermayenin tahakkümünden kurtaran, planlı kalkınmayı yeniden esas alan, bilimi ve eğitimi ideolojik dogmalardan arındırarak aklın ve çağdaş bilginin hizmetine sunan bir Cumhuriyet düzeni kurmak demektir. Halk egemenliği, sandığı bir formaliteye indirgeyen anlayışlara karşı; hukukun üstünlüğünü, liyakati ve kurumsal sürekliliği esas alan laik devlet yapısıyla güvence altına alınmalıdır. Ordu, yargı ve ekonomi; kliklerin ya da küresel çıkar ağlarının değil, milletin emrinde olmalıdır. Atatürk’ün “siyasi ve askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılan zaferler kalıcı olamaz” uyarısı bugün her zamankinden daha günceldir. Türkiye ya bu devrimci Cumhuriyet çizgisine yeniden dönecek ve özne olacaktır ya da Venezuela örneğinde olduğu gibi, egemenliğini adım adım kaybederek başkalarının yazdığı senaryolarda figüranlığa mahkûm kalacaktır.
Güneş Altuner
07.01.2026
