MİLLİ MÜCADELENİN KAHRAMANLARINDAN: ŞERİFE BACI
Şerife Bacı’nın destanı, Türk milletinin en zor günlerinde yazılmış, yürek dağlayan bir fedakârlık öyküsüdür. Gel otur yanıma evladım, gözlerini kapat ve dinle; çünkü bu hikâye sadece bir kadının değil, bütün anaların, bütün vatan evlatlarının ortak destanıdır.
1921 kışı…
Kastamonu’nun Seydiler nahiyesine bağlı Satı köyünde doğmuştu Şerife. Yıl 1900’ler başı… Daha çocukken Yemen türküleri, Balkan acıları, Çanakkale şehadet haberleri kulaklarında büyümüştü. On altı yaşında gelin olmuştu. Düğünden iki ay sonra kocası cepheye gitti, Çanakkale’de şehit düştü. Şerife Bacı, yüreği kor gibi yanarken dul kaldı. Köyün büyükleri “yalnız kalmasın” dediler, savaş gazisi Topal Yusuf’la evlendirdiler onu. Yusuf’un bir bacağı gitmiş, bir gözü kör, kulakları da ağırlaşmıştı. Ama Şerife Bacı yılmadı. Üç yıl sonra Elif dünyaya geldi; minicik bir umut ışığı, bir bebek gülüşü.
O sırada vatan yanıyordu.
İngiliz donanması İstanbul’u tutmuş, Yunan ordusu içerilere ilerliyor, cephane tükeniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle İnebolu limanına deniz yoluyla silahlar, mermiler, topçu malzemeleri gelmeye başladı. Ama oradan Ankara’ya, cepheye ulaştırmak lazımdı. Yol yok, araba yok, motor yok… Sadece kağnılar vardı. Ve kağnıları çekenler: yaşlı nine, topal dede, genç gelin, çocuk… Eli silah tutan erkekler cephedeydi. Geriye kalanlar yola düştü.
Şerife Bacı da kalktı.
Küçücük Elif’i kundakladı, kağnının başına geçti. Kağnının üstü cephaneyle dolu: top mermileri, sandık sandık fişek, el bombaları… Kar yağıyor, tipi kesmiyor, rüzgâr kemiklere işliyor.
Yolda birçok kağnı devrildi, öküzler yoruldu, insanlar dondu. Ama Şerife durmadı. Elif üşümesin, diye kağnının içine otlardan döşek yaptı, minik bedenini cephane sandıklarının arasına yerleştirdi. Gücünü topladı, kağnıyı yokuş yukarı sürdü. Öküzler tökezledi, kağnı saplandı. O an Şerife yere çöktü. Tek battaniyesini cephanenin üstüne, mermilerin üstüne örttü ki ıslanmasın, paslanmasın; sonra da Elif’in üstüne eğildi, onu rüzgârdan, kardan korudu.
Günler geçti.
Kafile dağıldı, birçok kişi geride kaldı. Şerife Bacı’nın kağnısı en arkada, en yavaş ilerliyordu. Ayakları uyuşmuş, elleri morarmış, nefesi buz kesmişti. Ama o kağnıyı bırakmadı. “Bu mermiler, vatanı kurtaracak.” diyordu içinden, “Bu mermiler Elif’in yarınlarını kurtaracak.”
Sonunda Kastamonu Kışlası göründü.
Hedefe birkaç yüz metre kalmıştı. Kar diz boyu, tipi göz açtırmıyor. Şerife Bacı uzandı, kazağını iyice sardı, kollarını açıp Elif’i göğsüne bastırdı. Vücudunun son sıcaklığını yavrusuna verdi. Gözleri kapanırken mırıldandı:
“Üşüme yavrum… Annen burada… Vatan burada…”
Sabah kurtarma ekipleri geldiğinde gördüler:
Kağnı yerinde, cephane sağlam, mermiler kuru. Şerife Bacı donmuş, ama hâlâ yavrusunu sarmış, hâlâ üstünde yatıyor. Elif yaşıyordu. Minik elleriyle annesinin soğuk yanağını okşuyordu.
Şerife Bacı şehit düştü.
Ama o kağnıdaki cephane, cepheye ulaştı. O mermiler Yunan’ı durdurdu. O fedakârlık destan oldu.
Bugün Kastamonu’da, İnebolu’da anıtları var onun.
Ama asıl anıt, her Türk anasının yüreğinde. Her soğuk kış gecesi battaniyeye sarılan çocuklarda. Her “vatan için” dendiğinde gözleri dolanlarda.
Şerife Bacı…
O bir kadın değildi sadece.
O, Türk kadınının ta kendisiydi.
O, vatanın donmayan sıcaklığıydı.
Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun.
19 Mart 2026
M. Hüseyin OĞUZ

