Mandayı Reddeden Bir Milletin Yeniden Ayağa Kalkma Çağrısı
4 Eylül 1919. Anadolu’nun ortasında, bitkin bir imparatorluğun küllerinden yeni bir iradenin doğduğu gün. Sivas Kongresi’nin üzerinden yüz yedi yıl geçti; ancak o salonda verilen kavga, bugün her zamankinden daha çetin. Yine, Bu millet ABD mandasında mı yaşayacak, yoksa kendi kaderini kendi eliyle mi çizip tam bağımsızlığını yeniden mi kazanacak?
Bir an durup 1919 baharına dönelim. Sanayi yok. Ticaret yok. Denizcilik bitmiş. Ulaştırma kesilmiş. İşgal doğudan ve güneyden başlamış, Yunan ordusu İzmir’e çıkmış. Paramparça bir imparatorluk, tükenmiş bir devlet. O gün için “dakikalar, saatler içinde her şey değişebilir” demek bile mümkün değildi; çünkü değiştirecek imkân yoktu. Bacalar tütmüyor, fabrikalar dönmüyor, tarlalar sürülmüyordu. İşte bu enkazın ortasında toplandı Sivas Kongresi. Ve bu kongrenin en kritik anı, delegelerin çoğunluğunun teslimiyeti savunmasıydı.
Bugün gururla andığımız bazı isimler dahil, kongredeki delegelerin ezici bir bölümü Amerikan mandasını istiyordu. Otuz sekiz delegenin önemli bir kısmı, kurtuluşun ancak bir “büyük devletin” himayesine sığınmakla mümkün olacağına inanmıştı.
Gerekçeleri, ilk bakışta “akılcı” görünüyordu. “Adamlar dretnot yapıyor, biz yelkenli bile yapamıyoruz” diyorlardı. “Onların demiryolu var, sanayisi var, her şeyi var; bizim hiçbir şeyimiz yok. İngiliz sömürgesi olmaktansa Amerikan himayesine girelim; bir süre sonra toparlanınca bağımsız rotamıza döneriz.”
Bu, teslimiyetin en tehlikeli biçimidir: Kendini akıl, gerçekçilik ve hesap kitap kılığına sokmuş bir teslimiyet. Bugün de aynı sesi duymuyor muyuz? “Güçlünün yanında durmak realizmdir”, “onlarla ters düşmeye gücümüz yetmez”, “dengeleri gözetmek lazım” diyenlerin sesini? (Tanıdık geldi mi?…)
O salonda tarih, on dokuz yaşındaki bir tıp öğrencisinin cesaretiyle döndü. Sonradan “Boran” soyadını alacak olan Tıbbiyeli Hikmet ayağa kalktı ve Mustafa Kemal’e döndü: “Eğer Amerikan mandasını kabul ederseniz, biz tıbbiyeli öğrenciler olarak karşınıza çıkarız.”
Bu kadar net, bu kadar yürekliydi. Ve rivayet odur ki, Mustafa Kemal’e o gün en büyük gücü veren şey, bu genç yürekli çıkıştı. Bir milletin gençliği manda istemiyorsa, o millet henüz ölmemiş demektir.
Mustafa Kemal’in cevabı zaten belliydi ve hiç değişmemişti: Ya istiklal, ya ölüm. Bu ilkeyi Erzurum’da söylemiş, Sivas’ta savunmuş, Nutuk’ta yazmıştı: “Bizim bağımsızlıktan başka seçeneğimiz yok.”
Oysa onun daha başkanlık koltuğuna oturması bile engellenmek istenmişti. Çünkü onu saf dışı bırakmak, Osmanlı’yı İngiliz şemsiyesi yerine Amerikan şemsiyesi altına sokmanın önündeki tek engeli kaldırmak demekti. Mustafa Kemal ve sayıca az yakın arkadaşları her ikisini de reddetti.
Sivas Kongresi’nin sonuç bildirgesi işte bu iradenin ürünüydü: Direnişi bütün ülkeye yaymak, Müdafaa-i Hukuk cemiyetlerini tek çatı altında kurumsallaştırmak ve tam bağımsızlığı tek yol olarak ilan etmek. Otuz sekize karşı yirmi beşin itirazına rağmen. Yani çoğunluğun manda istediği bir salonda, azınlığın haklı iradesi galip geldi.
İşte tarihin acı sorusu burada başlıyor. 1919’da reddedilen manda, sonraki on yıllarda başka bir kılıkla geri döndü.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatından sonra, kademe kademe Anglosakson sisteme teslim olduk. Kemalizmden uzaklaştık; Kemalizmin içi boşaltıldı. Köy Enstitülerinden başlayarak, halkı feodal düzenden kurtaracak, kalkındıracak, ileriye taşıyacak bütün kurumlar birer birer tasfiye edildi. Halkçı, devletçi, laik, cumhuriyetçi ve milliyetçi bir sisteme “hayır” dendi.
1952’de NATO’ya girdikten sonra ise, üzülerek söylemek gerekir ki, bir tür “yumuşak manda” altına girdik. Ne 1919’daki gibi açık bir işgal, ne de klasik bir sömürge; ama zihinsel, kültürel ve stratejik bir bağımlılık. Bugün sokağa çıkın: İngilizce olmayan mağaza ismi, restoran adı bulmakta zorlanırsınız. Manda, artık tabelalarımıza, dilimize, düşünme biçimimize sızmış durumda.
Lozan’da İngiliz tarafının Mustafa Kemal’e söylediği o tehdidi hatırlayalım: “Bağımsızlığını aldın gidiyorsun, ama yarın öbür gün mutlaka bize geleceksin, bizden para isteyeceksin.” Sorun tam da orada başladı. Gazi Mustafa Kemal bunun farkındaydı ve buna direndi. Ne pahasına olursa olsun, ülkenin madenlerini, limanlarını, jeopolitiğini yabancı sermayenin ve yabancı iradenin insafına terk etmeyi reddetti.
Bugün ise bir bakalım: Ülkenin delik deşik edilmiş madenlerinden millete kalan pay yüzde beşi bile bulmuyor. Yabancı işletmecilere devredilen limanların kârı kimin kasasına akıyor? İncirlik’te duran nükleer bombalar kimi, kime karşı koruyor? Aynı anda hem Ruslara nükleer reaktör yaptırıp hem o reaktöre karşı topraklarımızda nükleer silah barındırmak — bu, bir zehirli, bir çelişkiler dünyasıdır. Bağımsız bir devletin mantığıyla açıklanamaz.
Bugün de tıpkı 1919’daki gibi tuzaklarla çevriliyiz. Karadeniz’de gemilerimiz vuruluyor, denizcilerimiz hayatını kaybediyor; ama resmî ağızlar başka coğrafyaların provokasyonlarında taraf oluyor. Kendi sularımıza sürüklenen, kendi vatandaşlarımızı şehit eden saldırılar karşısında sessiz kalınıp, bize ait olmayan kavgalarda “yanındayız” mesajları veriliyor.
Oysa Montrö’nün sahibi bir devlet olarak bizim görevimiz bellidir: Karadeniz’i sakin tutmak, taraf olmamak, kapitalizmin bir sonraki “ucuz kan” arayışına yem olmamak. Gururla “denge politikası uyguluyoruz” diyoruz — ama denge, bir tarafa yaslanıp diğerine sırt çevirmek değildir. Denge, her şeyden önce kendi çıkarını önceleyen bir onurdur.
Ve bugün bu onura yönelik tehdit, sadece dışarıdan gelmiyor. Milletin birlik ve bütünlüğünü, üniter yapısını hedef alan “çözüm” adı altındaki süreçler; Cumhuriyet’in kurucu felsefesini, laik ve demokratik hukuk devleti kimliğini aşındırmaya yönelik girişimler; temel ilkelere karşı açılmış zımnî savaş — bunların hepsi, Sivas’ta reddedilen teslimiyetin bugünkü yüzleridir. Anayasa tartışmaları, üniter devletin ve ulus kimliğinin geleceğini ilgilendiren her adım, işte bu tarihsel mücadelenin devamı olarak okunmalıdır.
Bir Kemalist Türk gencinin gözünden Türkiye’nin kırmızı çizgileri nettir:
Türkiye, her şeyden önce milli sınırlarını korumalıdır. Atatürk milliyetçiliği paralelinde üniter ulus-devlet kimliğini muhafaza etmelidir. Laik, demokratik hukuk devleti yapısına sahip çıkmalıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, Mavi Vatan’ı ve Montrö’nün sağladığı hakları savunmalıdır. Ve hepsinden önemlisi, güneyinde denize çıkışı olan bir yapılanmaya asla ve asla izin vermemelidir.
Bu iç cepheyi sağlama aldıktan sonra, Türkiye elbette bölgesel — hatta kıtasal — bir güç olarak kendi refahını ve ekonomik çıkarlarını Akdeniz’in ötesinde de aramalıdır. Ama sıralama nettir: Önce sağlam iç cephe, sonra yakın çevredeki stratejik hedefler, en son dış açılımlar. Bu sıralamayı bozmak, Sivas’ta reddedilen o “önce himaye, sonra bağımsızlık” mantığına geri dönmektir.
Çöken bir ABD – sisteminin gölgesinde yaşıyoruz. Donanması dağılan, müttefikleri kaçan, kendi halkının bile artık inanmadığı bir düzenin. Manda isteyenler her çağda çıkacaktır — “gerçekçilik” adına, “denge” adına, “realizm” adına. Ama tarih, Tıbbiyeli Hikmet’in yanındadır; Mustafa Kemal’in yanındadır.
Mustafa Kemal, 13 Kasım 1918’de işgal donanması Boğaz’dan geçerken “Geldikleri gibi giderler” demişti. Boş bir teselli değildi bu; İngiltere’nin süründüğünü, kasalarının boşaldığını, savaşacak gücünün kalmadığını görmüştü. Bir öngörüydü, bir strateji okumasıydı — ve doğru çıktı.
Bugün de aynı gözle bakmalıyız. Emperyalizm sonsuz değildir. Manda kaçınılmaz değildir. Sivas’ta otuz sekize karşı yirmi beşin teslimiyetini yenen irade, bugün de bizim elimizdedir.
Ya istiklal, ya ölüm. Bu ilke yüz yedi yıl önce bir milleti diriltti. Ve bugün, o milletin evlatlarına düşen görev, aynı iradeyi aynı kararlılıkla yeniden ayağa kaldırmaktır.
Güneş Altuner
05.09.2026
