TEBRİZ; ASIRLIK SUSKUNLUĞUN SESSİZ CIĞLIĞI
1945–1946 Yıllarında Tebriz’in Kültürel Hayatı
II. Dünya Savaşı henüz sona ermişti. Dünya, yeni bir düzenin eşiğindeydi. Avrupa, savaşın yaralarını sarmaya çalışırken, İran da savaş yıllarının ekonomik, siyasi ve toplumsal sorunlarıyla karşı karşıyaydı. Bu büyük değişimin içinde Tebriz vardı.
Tebriz, yalnızca İran Azerbaycanı’nın en önemli şehri değildi. Tarih boyunca ticaretin, düşüncenin, siyasal hareketlerin ve toplumsal muhalefetin güçlü merkezlerinden biri olmuştu. Savaş sona erdiğinde Batılı güçler ülkeden çekilmeye başlarken Sovyet birlikleri Kuzey İran’da (Güney Azerbaycan’da) varlığını sürdürdü. Bu durum Güney Azerbaycanı’nın özellikle Tebriz’in siyasi ve kültürel hayatını doğrudan etkiledi.
Savaşın etkisi yalnızca siyasette hissedilmiyordu. Bölgede gıda sıkıntısı, ekonomik sorunlar, kaynak yetersizliği ve güvenlik problemleri yaşanıyordu. Savaş koşulları zaten zor olan ekonomik hayatı daha da ağırlaştırmıştı. Tebriz gibi bölgenin önemli ticaret merkezlerinden biri olan şehirde bu sıkıntılar günlük yaşamın bir parçası haline gelmişti.
Bu nedenle 1945 yılına gelindiğinde şehirde yaşanan gelişmeler, bir anda ortaya çıkmış değildi. Arkasında uzun yıllara yayılan siyasi ve toplumsal bir birikim bulunuyordu. 3 Eylül 1945’te Azerbaycan Demokrat Fırkası’nın kurulması ve 12 Aralık’ta Azerbaycan Millî Hükümeti’nin ilan edilmesiyle birlikte, kültür, dil, eğitim ve sanat alanındaki talepler daha görünür ve kurumsal bir hal aldı.
Bu dönemde kültür, yalnızca sanat faaliyetlerinden ibaret görülmüyor; toplumun kendisini ifade etmesinin ve kimliğini görünür kılmasının temel araçlarından biri olarak değerlendiriliyordu. Bu nedenle yeni yönetimin attığı adımların önemli bir bölümü doğrudan eğitim ve kültür alanına yöneldi. Bu sürecin merkezinde ise dil bulunuyordu.
Bu dönemin kültürel hayatını anlamak için önce dil meselesine bakmak gerekir. 6 Ocak 1946’da alınan kararla Azerbaycan Türkçesi devletin resmî dili olarak ilan edildi. Böylece dil, yalnızca evde veya günlük hayatta kullanılan bir iletişim aracı olmaktan çıkarak okulun, basının, devlet kurumlarının ve kültürel hayatın dili haline getirilmeye çalışıldı. 1946–1947 eğitim yılından itibaren eğitim faaliyetlerinin Azerbaycan Türkçesinde yürütülmesi hedeflendi. Bu kararın kültürel anlamı çok büyüktü. Çünkü bir dilin yalnızca konuşulması ile o dilde kitap basılması, gazete çıkarılması, tiyatro oynanması, ders verilmesi ve bilimsel düşüncenin üretilmesi aynı şey değildir.
***
Basın ve Yayın Hayatında Canlanma
Kültürel dönüşümün en görünür alanlarından biri ise basın oldu.1945–1946 yıllarında Tebriz’de Azerbaycan Türkçesinde gazete ve dergilerin yayımlanması hız kazandı. Azərbaycan gazetesi bu dönemin en önemli yayın organlarından biri olarak öne çıktı. Bunun yanında farklı siyasi ve kültürel görüşleri yansıtan başka yayınlar da ortaya çıktı.Gazeteler yalnızca siyasi haberleri halka ulaştırmıyordu. Edebiyat, tarih, eğitim, sanat ve toplumsal meseleler de bu yayınların sayfalarında yer buluyordu.
***
Edebiyat: Tebriz’de Kültürel Hareketlilik
1945–1946 yıllarında Tebriz’in edebî hayatında da önemli bir canlanma yaşandı. Şair ve yazarların faaliyetleri arttı; edebî toplantılar ve yeni yayınlar ortaya çıktı. 1945 yılında “Şairler Meclisi” gibi oluşumların yanı sıra çeşitli şiir kitapları ve klasik Azerbaycan edebiyatına ilişkin eserler yayımlandı. Şiir ve yazılarda vatan, özgürlük, dil, eğitim ve millî kimlik gibi konular daha fazla öne çıkıyordu. Bu nedenle edebiyat, o dönemde yalnızca estetik bir faaliyet değil, aynı zamanda toplumsal düşüncenin şekillendiği önemli alanlardan biri haline gelmişti.
Bu dönemde Güney Azerbaycan’a gelen veya burada faaliyet gösteren Azerbaycanlı şair, yazar, edebiyat araştırmacısı ve gazetecilerin etkisi özellikle dikkat çekmektedir. Bu hareketlilik, Tebriz’i sadece siyasi kararların alındığı bir merkez olmaktan çıkarıp şiirin, edebiyatın ve kültürel tartışmaların yaşandığı bir şehir haline getiriyordu. Özellikle “ana dilinde yazmak” düşüncesi bu dönemde kültürel bir tercih olmanın ötesinde, kimliğin korunmasıyla bağlantılı bir mesele hâline gelmişti. Bu sebepledir ki, 1945–1946 Tebriz’inde şiir yalnızca estetik bir ifade değil, hatırlamanın, kimliği ifade etmenin ve toplumsal bir duyguyu paylaşmanın araçlarından biri haline gelmişti.
***
Tiyatro, Canlı Sanat Alanlarından Biri
Tebriz’de kültürel hayatın en canlı alanlarından biri de tiyatroydu. Millî Hükümet kurulmadan önce Tebriz’de “Azerbaycan”, “Firdevsi”, “İran”, “Tebriz” ve “Hakikat” gibi çeşitli tiyatro toplulukları faaliyet gösteriyordu. Bunlar başlangıçta daha sınırlı ve amatör nitelikte olsalar da, 1945–1946 döneminde daha örgütlü bir millî tiyatro anlayışının temelini oluşturdular.
28 Mart 1946’da Tebriz’de Azerbaycan Devlet Dram Tiyatrosu’nun kurulması, bu sürecin kurumsallaşmasının önemli göstergelerinden biri oldu. Tiyatro repertuvarı da dikkat çekiciydi. Üzeyir Hacıbeyli’nin “O Olmasın, Bu Olsun” ve “Arşın Mal Alan” eserleri; Cafer Cabbarlı’nın “Aydın”, “Od Gelini”, “Almaz” ve “Oktay Eloğlu” gibi eserleri sahnelendi. Bu eserlerin tercih edilmesinin bir nedeni de seyircinin dilini, günlük hayatını, toplumsal sorunlarını ve kültürel dünyasını sahnede görebilmesiydi. Tiyatroda yalnızca eğlence amaçlanmıyordu. Cehaletle mücadele, eğitim, ahlâk, kadınların toplumdaki konumu, vatan ve toplumsal düşünce gibi konular da sahneye taşınıyordu. Bu açıdan tiyatro, Tebriz toplumunda kültürel bilinç oluşturmanın en etkili araçlarından biri hâline gelmişti.
***
Müzik, Kültürel Hafızanın Sesi
1945–1946 Tebriz’inde müzik de kültürel hayatın önemli unsurlarından biriydi.Özellikle Kuzey Azerbaycan ile Güney Azerbaycan arasındaki kültürel ilişkilerin yoğunlaşması, müzik alanındaki etkileşimi de artırdı. Bu dönemde Azerbaycan müziğinin yalnızca eğlence alanında değil, millî kültürün taşıyıcısı olarak görülmesi dikkat çekmektedir. Akademik çalışmalarda, Millî Hükümet döneminde Azerbaycan müziğinin ve ana dilde tiyatronun resmî olarak desteklendiği görülmektedir.
Müzik, burada çok özel bir işleve sahipti. Çünkü müzik, yazılı metin okuyamayan insanlara bile ulaşabiliyordu. Bir şarkı, bir marş veya sahnede icra edilen bir melodi, bazen uzun bir siyasi konuşmadan çok daha güçlü biçimde insanların hafızasında kalabiliyordu. Bu nedenle dönemin kültür politikalarında müzik, tiyatro ve edebiyat birbirinden ayrı alanlar değil, aynı kültürel atmosferin parçaları olarak değerlendirilmelidir.
Hangi müzik?Burada önemli bir ayrıntı var.1945–1946 Tebriz’inin müzik hayatını yalnızca “millî müzik” şeklinde tek bir kategoriye indirgemek doğru değildir. Şehirde farklı müzik gelenekleri aynı anda yaşamaya devam ediyordu. Muğam: özellikle geleneksel sanat müziğinin önemli bir unsuru olarak varlığını sürdürüyordu. Âşık müziği: halkın sözlü kültürünü ve anlatı geleneğini taşıyordu. Halk ezgileri ve oyun havaları: günlük ve toplumsal hayatla bağlantısını koruyordu.Bunun yanında Kuzey Azerbaycan’daki müzik kurumları ve sanat çevreleriyle kurulan ilişkiler, Tebriz’deki müzik anlayışının daha kurumsal ve modern bir yapıya yönelmesine de katkı sağlıyordu. Dolayısıyla 1945–1946 Tebriz’inde müzik alanında gelenek ile modernleşme arasında bir geçiş görmek mümkündür.
***
Kuzey Azerbaycan’dan Gelen Sanatçıların Etkisi
Bu dönemin müzik hayatında Kuzey Azerbaycan ile kurulan kültürel ilişkiler de önemlidir. Bakü ile Tebriz arasındaki kültürel temaslar yeni değildi. Ancak 1945–1946 dönemindeki siyasi ortam bu ilişkilerin daha görünür hâle gelmesini sağladı. Kuzey Azerbaycan’dan gelen bazı sanatçı, öğretmen ve kültür insanları Tebriz’deki kültürel faaliyetlere katıldılar. Bu temas, yalnızca sanatçıların geliş gidişinden ibaret değildi. Beraberinde nota bilgisi, sahne deneyimi, müzik eğitimi anlayışı ve yeni repertuvarlar gibi unsurlar da taşınıyordu. Böylece Tebriz’in geleneksel müzik dünyası ile Bakü merkezli kurumsal müzik anlayışı arasında yeni bir etkileşim alanı oluştu.
***
“Yaşa, Yaşa, Azərbaycan!”
Size bir marşın tarihinden söz etmek istiyorum. Ama aslında söz konusu olan yalnızca bir marş olmayacak. Çünkü bazen bir müzik eserinin tarihini araştırırken, onun arkasında bütün bir dönemin durduğunu görebiliriz. Bazen bir melodi bize bir insanı, bir şehri, bir halkın arzusunu, hatta tarihsel bir anı hatırlatır. Söz edeceğim marş da tam olarak böyle eserlerden biridir, “Yaşa, yaşa, Azərbaycan!”
Bu marşın hikayesi bizi 1945 yılının Tebriz’ine götürüyor. Güney Azerbaycan’da Azerbaycan Millî Hükümeti’nin kurulduğu döneme götürmektedir. Yeni kurulan devlet siyasi kurumlarının yanı sıra kendi kültürel hayatını da oluşturmaya çalışıyordu. Basın gelişiyor, okullar faaliyet gösteriyor, tiyatro açılıyor, müzik toplulukları kuruluyor, radyo yayın hayatına hazırlanıyordu. Ve bütün bunların içinde çok önemli bir ihtiyaç ortaya çıkıyordu… Yeni devletin bir bağımsızlık simgesi, marşı olmalıydı.
1945 yılında Azerbaycan Millî Hükümeti’nin marşı olarak kabul edilen “Yaşa, yaşa, Azərbaycan!” eserinin sözlerini Tebriz’de yaşayan şair ve eğitimci Mir Mehdi Etimad, müziğini ise Kuzey Azerbaycan’dan Tebriz’e gelen genç besteci Cahangir Cahangirov yazmıştı. Bence daha ilk bakışta burada son derece anlamlı bir sembolizm vardır. Marşın sözleri Güney Azerbaycan’dan, müziği ise Kuzey Azerbaycan’da yetişmiş bir besteciden geliyordu. Yani bu eserin kendisinde bile Azerbaycan’ın iki yakasının kültürel yakınlığı hissediliyordu.
***
Mir Mehdi Etimad — Marşın Söz Yazarı
Mir Mehdi Etimad’dan söz ederken onu yalnızca “marşın sözlerini yazan şair” olarak tanıtmak, bana göre doğru olmaz. Çünkü onun hayatı bundan çok daha geniş ve ilgi çekiciydi.
Mir Mehdi Muhammed oğlu Etimad, 1900 yılında Tebriz’de doğdu. Onun hayat hikâyesi, aslında Tebriz’in kültür tarihinin küçük bir aynası gibidir. İlk eğitimini Molla Yusuf’un okulunda aldı; Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonra usul-i cedid okulunda ve “Talibiyye” medresesinde eğitimini sürdürdü. Eğitimini tamamladıktan sonra kendisi de öğretmen oldu ve Tebriz’de yeni usulde eğitim veren “Etimad Medresesi”ni kurdu. On beş yıl boyunca burada çocuklara ders verdi. Ancak Etimad için öğretmenlik yalnızca bir meslek değildi. O, eğitimin ve aydınlanmanın bir halkın geleceğini değiştirebileceğine inanıyordu. Bir yandan çocuklara ders veriyor, diğer yandan yazıyor, üretiyor ve aydınlanma faaliyetlerini sürdürüyordu. Kitapları defalarca yayımlanıyor, eserleri geniş bir okuyucu kitlesine ulaşıyordu.
Fakat 1940’lı yıllara gelindiğinde Etimad’ın edebî hayatında yeni bir sayfa açıldı. Tebriz artık onun için yalnızca yaşadığı şehir değildi. Tebriz, şiirinin konusu, vatan anlayışının merkezi hâline gelmişti. 1941–1946 yılları arasında Güney Azerbaycan’da millî ve toplumsal hareketin güçlenmesiyle Etimad da bu sürecin içinde yer aldı. Dönemin gazete ve dergilerinde şiirleri ve makaleleri yayımlandı. Bu yıllarda “Tebriz’im” şiirini kaleme aldı. Bu şiir o kadar sevildi ki daha sonraki yıllarda farklı besteciler tarafından çeşitli biçimlerde bestelendi. Etimad, 1945 yılında Tebriz’de kurulan “Şairler Meclisi”nin başkanı oldu.
1946 yılının Aralık ayında Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin devrilmesinin ardından Tebriz’de tutuklandı. İki yıl hapiste kaldı. Daha sonra genel af kapsamında serbest bırakıldıysa da Güney Azerbaycan’dan sürgün edildi ve Tahran’da kontrol altında yaşamak zorunda kaldı. 1981 yılında orada hayatını kaybetti. Fakat burada hayatının en büyük paradoksu başlar:
***
Etimad’ın Kendisi Tebriz’den Uzaklaştırıldı; Ama Sözü Tebriz’de Kaldı.
Onun yazdığı dizeler bir marşın içinde yaşamaya devam etti. Belki de bu nedenle Mir Mehdi Etimad’ı yalnızca bir şair olarak değil, sözünü vatanına bağlamış bir aydın olarak hatırlamak gerekir. Çünkü insanı doğduğu topraklardan uzaklaştırmak mümkündür. Ancak onun bıraktığı eserleri hafızadan uzaklaştırmak mümkün değildir.
İnsanlık tarihi süresince “söz”, “sazsız” olmamıştır. Yaşa Yaşa Azerbaycan şiiri de Cihangir Cihangirov’un bestesiyle taçlanmıştır.
***
Cahangir Cahangirov
Azerbaycan Halk sanatçısı Cahangir Cahangirov, 1921 yılında Bakü’nün Balahanı kasabasında doğmuştur. A. Zeynallı Bakü Müzik Okulu’nda ve Azerbaycan Devlet Konservatuvarı’nda eğitim görmüş. 1951 yılında B. Zeydman’ın bestecilik sınıfından mezun olmuştu. 1949 yılından itibaren Azerbaycan Radyosu bünyesinde kurulan koroyu yönetti ve on beş yılı aşkın süre bu toplulukla çalışmış. Bestecinin yazdığı birçok eser, ilk kez bu koronun seslendirmesiyle dinleyiciye ulaşmıştı. Ayrıca Azerbaycan Devlet Filarmonisi bünyesindeki Şarkı ve Dans Topluluğu’nun sanat yönetmenliğini yaptı. Cahangir Cahangirov, 1992 yılının mart ayında hayatını kaybetti ve Fahri Hiyabanı’na defnedildi.
“Araz’ın O Tayında” senfonik şiiri, 12 bölümlük “Dostluk Şarkısı” kompozisyonu, “Azad” ve “Hanendenin Kaderi” operalarının koro bölümleri, “Fuzuli”, “Nesimi”, “Aşık Alı” kantatları, “Sabir” oratoryosu ve diğer eserleri ona geniş bir şöhret kazandırdı.
***
Marş Nasıl Yazıldı?
Cahangir Cahangirov, 1989 yılında “Gençlik” dergisine verdiği röportajda, 1945 yılında marşın ortaya çıkışıyla ilgili oldukça ilginç anılarını paylaşmıştı. O yıl Azerbaycan Millî Demokratik Devleti Merkez Komitesi, Demokrat Parti’nin marşını oluşturmak amacıyla bir yarışma düzenlemişti. Cahangirov da Kültürel İlişkiler Cemiyeti’nin daveti üzerine besteci olarak Güney Azerbaycan’a gitmiş ve başka bir ülkenin vatandaşı olmasına rağmen yarışmaya katılmıştı.
Marşın sözlerini Güney Azerbaycan’ın tanınmış şairi Mir Mehdi Etimad, müziğini ise Cahangir Cahangirov yazmıştı. Eser, Seyid Cafer Pişeveri’nin başkanlığındaki jüri tarafından seçilmiş, marş ilk kez Güney Azerbaycan Dram Tiyatrosu’nun açılışında, Cahangirov’un kurduğu Halk Çalgıları Orkestrası ve amatör koro tarafından seslendirilmişti. Aynı gün, 21 Azer (12 Aralık) tarihinde bu eser Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin resmî marşı ilan edildi.
***
Cahangir Cahangirov’un Pişevari Anıları
Cahangir Cahangirov, Pişeveri hakkındaki anılarında onu yalnızca siyasi bir lider olarak değil, karakteri ve insani özellikleriyle de hatırlıyordu. Onun anlatımına göre Pişeveri akıllı, yumuşak huylu ve hoşsohbet bir insandı. Yüzünden adeta nur saçılıyordu. Ancak bu sakin görünüşün ardında güçlü ve sarsılmaz bir karakter vardı. Yıllarca hapiste yatmasına ve ağır işkencelere maruz kalmasına rağmen inancından ve düşüncelerinden vazgeçmemişti.
Cahangirov’un hafızasında özellikle 21 Azer gecesi yer etmişti. Marşın ilk kez seslendirilmesi için Pişeveri’den izin istemişti. Pişeveri onu dinledikten sonra yalnızca şöyle demişti: “Oğlum, git çaldır. Sana başarılar diliyorum.” O gece marşın şefliğini de Cahangirov kendisi yapmıştı. Sunucunun, “Azerbaycan Millî Devlet Marşı ilk kez seslendirilecek” sözlerinin ardından salondaki herkes ayağa kalkmış ve marşı sonuna kadar ayakta dinlemişti.
Cahangirov’un anılarında Pişeveri’nin bir başka sözü de özel bir yer tutar. Tebriz Radyosu’nun açıldığı gün ilk olarak marş çalınacaktı. Ancak marşın yayından önce Millî Hükûmet Başkanı tarafından imzalanarak onaylanması gerekiyordu. Cahangir Cahangirov, radyo komitesi başkanı Mir Kasım Çeşmazer ile birlikte, Tebriz Radyosu’nun açılmasından bir gün önce başkan Seyid Cafer Pişeveri’nin yanına gitti. Cahangirov, Pişeveri’ye: “Yoldaş Pişeveri, kanuna göre marşın radyoda çalınmasından önce sizin tarafınızdan imzalanıp onaylanması gerekiyor.” dedi. Pişeveri güldü ve Cahangirov’a şöyle cevap verdi: “Sizin bestelediğiniz marşı zamanın kendisi imzalayıp onaylamıştır. Dünyada zamandan daha adil imza atan yoktur. Benim imzama ne gerek var? Ancak madem kanun böyle söylüyor, ben de imzalıyorum.” Ertesi gün Tebriz Radyosu, bu marşın görkemli nağmeleri eşliğinde yayın hayatına başladı.
Burada önemli bir tarihsel ayrıntıyı da belirtmek gerekir: Tebriz Radyosu 7 Nisan 1946’da ilk deneme yayınını gerçekleştirmiş, resmî ve törenli açılışı ise 26 Nisan 1946’da yapılmıştır. Bu nedenle marşın radyo ile ilişkili ilk yayınının bu iki tarih arasındaki gelişmeler çerçevesinde değerlendirilmesi daha doğru olacaktır. Yeri gelmişken, Cahangir Cahangirov’la ilgili önemli bir başka bilgiyi de hatırlatmak gerekir. 1945 yılında Güney Azerbaycan’a gönderilen Cahangir Cahangirov, Tebriz’de bir Halk Çalgıları Orkestrası ve 50 kişilik bir koro kurmuştu.
***
“Gördüklerimin Etkisinden Kurtulamıyordum.”
Çok sonraları, henüz 22 yaşındayken Tebriz’de Devlet Filarmonisi’nin yöneticiliğini ve kuruluş çalışmalarını üstlenen Sanat Emekçisi, şair Ali Tude, “Güney Hatıraları”nda Cahangir Cahangirov’un hizmetlerini memnuniyetle anmış ve onun hakkında şunları yazmıştı: “Millî Hükûmet Tebriz’de Devlet Filarmonisi kurmayı düşünüyordu… O dönemde Tebriz’deki Sovyet Kültür Evi’nde coşkulu bir faaliyet gösteren genç, ancak son derece yetenekli besteci Cahangir Cahangirov, hem çalışmaları hem de yaratıcılığıyla Güney Azerbaycan sanatına layıkıyla hizmet etmiştir. Millî orkestranın kurulmasında ve faaliyetlerinde Cahangir Cahangirov’un verimli emeği olmuştur. O, Azerbaycan Millî Hükûmeti’nin marşını yazmış, Fedailer Marşı’nı bestelemiş, Tebriz’imşarkısını notaya almıştır. Her üç müzik eserinin sözleri Mir Mehdi Etimad’a aittir.”
Ali Tude’nin yazdığı “Araz’ın O Tayında” adlı şiiri, vokal senfonik eser olarak bestelemiştir. Dinleyiciler tarafından büyük ilgiyle karşılanan bu senfonik şiir, Sovyet Azerbaycan Devlet Ödülü’ne layık görülmüştü. Cahangir Cahangirov da yıllar sonra verdiği bir röportajda, Güney Azerbaycan’da yaşadıklarının üzerindeki etkisini şöyle anlatmıştı: “Konservatuvarın dördüncü sınıfında okuyordum. Güney Azerbaycan’da gördüğüm olayların etkisinden kurtulamıyordum. İşte bu duygularla ‘Araz’ın O Tayında’ senfonik şiirini yazdım.”
***
SONUÇ
Mehdi Etimad’ın sözleri ile Cahangir Cahangirov’un bestesi, Güney ve Kuzey Azerbaycan arasındaki derin kültürel bağın yanı sıra, bir dönemin umutlarını ve heyecanını da müziğe taşıdı. Ancak tarih, burada bize başka bir şey daha hatırlatıyor. 1946 yılının sonunda siyasi yapı ortadan kalktı. İnsanlar tutuklandı, sürgün edildi, halk iradesi katledildi. Belki de bu nedenle 1945–1946 Tebriz’i yalnızca “başlayan ve biten bir siyasi dönem” olarak değerlendirmek eksik olur. Çünkü bazı dönemler siyasi olarak kısa sürer, fakat kültürel hafızada çok daha uzun yaşar, bugün Güney Azerbaycan’da millî duyguların harlandığı gibi…
Tebriz’in 1945–1946 yılları da böyle bir dönemdi.
Bir şehir, kendi dilini yeniden duyurdu.
Şairler, kendi sözlerini yazdı.
Tiyatro sahnesi, kendi hikâyelerini anlattı.
Müzisyenler, kendi seslerini aradı.
Ve bir marş, bütün bu arayışın sesi oldu.
Bugün aradan on yıllar geçmiş olsa da o dönemin hikâyesine baktığımızda, aslında yalnızca geçmişi dinlemiyoruz. Bir toplumun kültür aracılığıyla kendisini nasıl ifade ettiğini, hafızasını nasıl koruduğunu ve müziğin bir dönemin ruhunu nasıl taşıyabildiğini görüyoruz.
Belki de 1945–1946 Tebriz’inin bize bıraktığı en güçlü mesaj budur: Siyasi iktidarlar değişebilir, kurumlar ortadan kalkabilir; fakat bir toplumun hafızasına yerleşen kültür ve müzik, zamanın sınırlarını aşabilir. Ve bazen bir dönemi anlamanın en güzel yolu, onun belgelerine bakmak kadar sesini dinlemektir.
Tebriz’in sesi de hâlâ o dönemin hikayesini anlatmaya devam ediyor.
12.09.2026
Dr. Antiga Rzayeva ELP

