TEOPOLİTİK STRATEJİLER İLE TÜRK EGEMENLİĞİNE BAKIŞ – II
Yeni Dünya Düzenine Geçiş,
Yaşanan küresel olaylar artık yalnızca jeopolitik rekabet ya da ekonomik çıkar çatışmalarıyla açıklanamayacak kadar çok katmanlıdır. Toplumsal yapılar, ekonomik dengeler, doğal-yapay afetler, dijitalleşme projeleri ve kültürel dönüşüm stratejileri eş zamanlı ve birbirini besleyen biçimde işlemekte; bütün bunlar yeni bir dünya düzenine geçişin basamakları olmaktadır. Bu düzenin temel özelliği, gücün ulus-devletlerden alınarak merkezi bir küresel iradeye devredilmesi, toplumların ise kimliksiz, bağımlı, yönsüz ve direnişsiz kılınmasıdır.
Bu dönüşüm sürecinde Türkiye yalnızca hedef değil, aynı zamanda geçit köprüsüdür. Yaşanan felaketler, yasalarla şekillendirilen yeni yaşam modelleri, medya üzerinden yayılan algı operasyonları ve toplum mühendisliğiyle yönlendirilen kitle psikolojisi; uzun vadeli küresel planların sahadaki tezahürüdür. Özellikle son yıllarda öne çıkan anayasa değişikliği girişimleri bu planın merkezindedir. Yeni anayasa adı altında yürütülen çalışmalar, halk egemenliğini genişletmek amacıyla değil; milli devleti aşındırmak, anayasal vatandaşlığı etnik ve kültürel aidiyetlere bölmek ve nihayetinde Türk milleti kavramını tasfiye etmek üzerine kuruludur.
Yakın zamanda konuşuyorduk unutmadan yine hatırlatayım, Anayasa değişiklikleri üzerinden yapılan pazarlıklar, yalnızca iç siyasi dengeleri değil, dış odakların taleplerini de yansıtmaktadır. “Sivil anayasa” söylemi, halkın iradesine dayalı bir yenilik olarak sunulmakta, ancak satır aralarında üniter yapının gevşetilmesi, yerel özerklik taleplerinin meşrulaştırılması, çok kültürlü anayasal tanımların yerleştirilmesi ve “millet” kavramının belirsizleştirilmesi gibi çok ciddi stratejik tehditler barındırmaktadır. 2011 ve 2017 anayasa tartışmalarında olduğu gibi, 2023 sonrası süreçte de bu değişiklikler, siyasi partiler arasında gizli protokoller, seçim pazarlıkları ve dış büyükelçilik raporlarına paralel şekilde gelişmektedir. Anayasa, milli iradenin çerçevesi olması gerekirken, küresel iradenin talimatları doğrultusunda yeniden kaleme alınmaya çalışılmaktadır.
Bu süreçte “Türk” kavramı sistematik olarak anayasal metinlerden, kurumsal belgelerden ve hatta gündelik siyasi söylemden çıkarılmakta; yerine etnik ve mezhebi aidiyetleri önceleyen parçalı kimlikler geçirilmektedir. Bu bir dil tercihi değil, bilinçli bir kimlik mühendisliğidir. Vatandaşlığın yalnızca resmi bir statüye indirgenmesi, toplumsal aidiyetlerin “çoğulculuk” maskesiyle birbirinden koparılması, Cumhuriyet’in dayandığı ortak tarih, dil ve kültür temellerini aşındırmaktadır. “Türksüz vatandaşlık” söylemi, halk egemenliğini kimliksizleştirme üzerinden çözmekte; bireyi, ulus devlete değil, çok uluslu merkezlere bağlayan bir yeni yurttaşlık inşa etmektedir.
Bu stratejik planın tamamlayıcı diğer adımları, yine görünürde farklı gerekçelerle meşrulaştırılmakta ancak aynı amaca hizmet etmektedir. Tarım alanlarının “rezerv yapı alanı” ilan edilmesi, köylünün toprağından edilmesi, kırsal nüfusun kent merkezlerine göçmeye zorlanması; halkın üretimden kopartılması ve mülksüzleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu uygulama yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda sosyolojik, kültürel ve hatta jeopolitik bir kırılmadır. Halkın yerinden, yurdundan edilmesi; demografik yapının yeniden şekillendirilmesine ve yeni toplumsal grupların yerleştirilmesine de kapı aralamaktadır.
Aynı dönemde gerçekleştirilen yüksek oranlı ÖTV zamları, akaryakıt ve enerji kalemlerine yapılan artışlar, her alana yayılan KDV düzenlemeleri ve gelir üzerinden değil, harcama üzerinden alınan vergilerin ağırlık kazanması; halkın yaşam kalitesini düşürmekte, orta sınıfı eritmekte ve geniş kitleleri bağımlı yaşam biçimlerine mecbur bırakmaktadır. Bugün Türkiye’de halkın büyük çoğunluğu, yalnızca geçim derdiyle değil, geleceğini planlama yetisini yitirmiş halde yaşamaktadır. Vergi sistemleri halkın refahı için değil, borç ekonomisinin ve kamu kaynaklarının dışa akışını sürdürebilmek için tasarlanmış durumdadır.
Son bir yıl içerisinde yaşanan gelişmeler, bu küresel planların nasıl eşgüdüm içinde ilerlediğini göstermektedir. Filistin meselesi üzerinden yürütülen yapay tepkisellikler, enerji ve gıda arz zincirlerinde çıkarılan suni krizler, sınır güvenliği bahanesiyle oluşturulan düzensiz göç hareketleri, dijital para birimiyle ilgili yasal alt yapının sessiz sedasız inşası, yapay zekâ ve metaverse yatırımları için devlet teşviklerinin artırılması gibi çok sayıda gelişme; aslında küresel hegemonya taleplerinin ülke içinde kanıksatılmasına hizmet etmektedir. Uluslararası kuruluşların hazırladığı “iklim yasaları”, “sıfır karbon hedefleri”, “dijital vatandaşlık” ve “yapay zeka regülasyonları” gibi başlıklar, ulusal iradenin küresel düzenlemelere eklemlenmesini sağlamaktadır.
Tüm bu dönüşüm, yalnızca ekonomik, sosyal ya da çevresel gerekçelerle değil; doğrudan egemenlik krizine dayanır. Egemenlik yalnızca siyasi bir yetki değil, üretim, mülkiyet, kültür ve kimlik alanında da belirleyicidir. Halk, vergisini ödeyip karşılığında hizmet alamıyorsa; üretim yapmasına izin verilmeyip yalnızca tüketmeye mahkûm ediliyorsa; mülkiyeti yasal düzenlemelerle elinden alınıyorsa; kimliği anayasal belgelerden siliniyorsa, o halk artık egemen değildir. Egemenlik, piramitin tepesine doğru çekilmiş; halk ise tabanda yalnızca kalabalık bir veri kaynağı, seçmen, vergi yükümlüsü ve ucuz iş gücü olarak kodlanmıştır.
Dijitalleşme süreçleri, bu yapıyı kontrol etmek için devreye alınan en güçlü araçlardan biridir. Yapay zekâ destekli kamu hizmetleri, e-devlet altyapısı, dijital para uygulamaları, sosyal medya algoritmaları, veriye dayalı vatandaşlık uygulamaları ve sosyal puanlama sistemleri; bireyin özgür iradesini gözeten değil, bireyi denetleyen bir yapı inşa etmektedir. Bütün bu sistemlerin temel amacı, bireyin yaşamını kolaylaştırmak değil, öngörülebilir, yönlendirilebilir ve itaatkâr kılınmasını sağlamaktır.
Bu noktada, derin yapıların ve küresel planlara bağlı iş birlikçilerin rolü daha da belirginleşmektedir. Türkiye’de uzun yıllar “derin devlet” olarak adlandırılan yapılar, ne yazık ki artık milli çıkarlar doğrultusunda hareket eden bir yapı olmaktan çıkmış; küresel sistemin içerideki işbirlikçilerine dönüşmüştür. Oluşan bu çeşitli yapılar Türkiye’nin milli çıkarlarını değil, dış güçlerin iç politikadaki uzantılarını korumaktadır. Bu yapıların medya, yargı, akademi, bürokrasi ve siyaset üzerindeki etkisi; halkın iradesinin yönlendirilmesini, algı yönetiminin sürekliliğini ve toplumsal direncin bastırılmasını sağlamaktadır.
Bugün Türkiye’de yaşanan her gelişme, bu çok boyutlu dönüşümün bir parçasıdır. Bu bir ekonomik kriz değil yalnızca; bu bir kimlik savaşıdır. Bu, toprağımızı, emeğimizi, kültürümüzü, irademizi ve kimliğimizi hedef alan çok katmanlı bir savaştır. Ve bu savaş artık yalnızca askeri cephelerde değil; anayasa metinlerinde, vergi düzenlemelerinde, şehir planlamalarında, medya içeriklerinde ve eğitim müfredatlarında yürütülmektedir.
Tekrar etmekte fayda görüyorum, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Efendiler!” hitabı, bugün yeniden hatırlanmalıdır. Çünkü bu hitap, bir halkı yalnızca yönlendirilen değil, yöneten yapma iradesinin adıdır. Bugün halk iradesi temsil ediliyor görünmekte ama fiilen devre dışı bırakılmaktadır. Evet “Yeni anayasa” adı altında yapılan her hamle, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda sosyolojik, tarihsel ve stratejik bir müdahaledir. Türk milletinin anayasal varlığına, toplumsal belleğine ve kolektif kimliğine yapılan bir müdahaledir.
Bu savaşta tarafsız kalmak, teslimiyettir. Bugün susmak, yarın var olmamayı kabul etmektir. Çünkü bu savaş yalnızca bugünü değil, geleceği hedef almaktadır. Geleceğin çocukları hangi kimlikle, hangi dille, hangi üretim sistemiyle, hangi toprakta ve hangi yurtta yaşayacak?
Olayları ve olguları okumak algılardan sıyrılabilmek için uzak ve yakın geçmişi tarihi, sosyolojik ve felsefi açıdan değerlendirirken merkezde gücün, iktidarın yani günümüzde paranın izini sürerek okuyabilir geleceğimizi şekillendirebilecek aklı üretebiliriz. Buna yetkin insan kaynağımızı yok etmek adını ardı ardına yürütülen saldırılar, operasyonlar, darbeler ve her türlü girişimler artık apaçık ortadadır. Sizin mahalle bizim mahalle kavgası ülkemizi ateşe sürükledi, her gün yanıyoruz, kara dumanlar altında kalıyoruz. Bu bir savaş evet resmen açık bir paylaşımı rant/çıkar ve yeni dünya düzeni denilen siteme dair planların işlemesi adına ortaya konulan orantısız gücün içerisinde verdiğimiz sosyo-ekonomik ve şimdi de coğrafi doğal kaynaklarımız, insan kaynaklarımız üzerinden verdiğimiz bir savaş…
Bu savaşta var gücüyle varlığını, egemenliğini bağımsızlığını insanlığını koruyabilecek güce sahip kaç kişiyiz…
Cevap nettir: Eğer bu gidişata dur denilmezse, ne toprağımız kalacak ne adımız ne de millet iradesiyle kurulmuş Cumhuriyetimiz.
Ama tarih boyunca ateşten geçerek var olmuş bir milletin fertleri olarak bizlerin hâlâ bir seçeneği vardır: Akla, bilime, vicdana, üretime, adalete ve bağımsızlığa dönmek. Tekrar üretmek, tekrar sahiplenmek, tekrar yönetmek ve yücelmek… Çünkü Türk milleti, yalnızca bir etnik tanım değil; bir tarih, bir irade, bir medeniyet tasavvurudur.
Kurtuluş, kuruluşta gizlidir. Bizler, tarih boyunca tüm kritik dönemlerde kendine göre plan yapanların planlarını alt üst etmiş bir milletiz. Dağlara, enginlere sığmayan; Ergenekon’dan Anadolu’ya ulaşan, bu coğrafyanın hakkını vermiş tek milletiz. Büyük Sıfırlama gibi küresel efendilerin adaletsiz ve zalimce planları her defasında bozguna uğratılmıştır. Yeter ki bizler; kalanlarla birlikte, kadim töremiz doğrultusunda adaleti, aklı ve vicdanı esas alarak bilgelikten ayrılmayalım. Sayıca ve imkânca ne kadar az olsak da, gücümüzü damarlarımızdaki asil kandan alıyoruz. Çünkü bu milletin kaderi, ona ihanet edenlerin değil, onu yaşatanların ellerindedir.
Ve bu irade hâlâ ayaktadır. Ne mutlu Türküm diyene!
26.07.2025
Güneş Altuner
