“Efendiler! Artık Türkiye’de saltanat devri bitmiştir. Hakimiyet, milletin iradesine dayanır.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
Günümüz uluslararası ilişkilerinde yalnızca ekonomik çıkarlar veya askeri dengeler değil, inanç sistemleri, kutsal metinler ve eskatolojik beklentiler de yön verici unsurlar haline gelmiştir. Bu bağlamda teopolitik ve teostratejik kavramlar, modern devletler arası ilişkilerin ve iç siyasal dönüşümlerin anlaşılması açısından giderek daha merkezi bir öneme kavuşmaktadır. Türkiye, jeopolitik konumu, tarihsel mirası ve kültürel çeşitliliğiyle bu inanç merkezli küresel projelerin odağına yerleşmiş bir ülkedir.
Teopolitika, dini inançların ve kutsal metinlerin uluslararası siyaset ve güvenlik stratejileri üzerindeki etkisini açıklayan bir kavram olarak son yıllarda akademik literatürde dikkat çekmektedir. Özellikle Evangelist Hristiyanlık, Siyonist Yahudilik ve Şii İslam gibi dinsel yapıların eskatolojik (kıyamet merkezli) söylemleri; Kudüs, Arz-ı Mev’ud, Mehdi’nin gelişi ve Armageddon gibi mitolojik temsiller üzerinden siyasal planlamalara yansıtılmaktadır. Bu dinsel stratejilerin yalnızca teolojik değil, jeopolitik hedefler doğrultusunda kullanıldığı görülmektedir. Örneğin, Kudüs’ün başkent ilan edilmesi, tapınak tepesinde arkeolojik kazıların sürdürülmesi veya Irak ve Suriye’deki etnik-dinsel haritaların yeniden çizilmesi gibi gelişmeler, eskatolojik temelli politikaların reel güvenlik tehditlerine dönüştüğünü göstermektedir.
Türkiye bu stratejilerin tam kesişim noktasındadır. Özellikle 20. yüzyıl başında Sevr Anlaşması ile somutlaşan parçalama planlarının 21. yüzyılda yeni kavramlar ve uluslararası kurumlar eliyle sürdürüldüğü görülmektedir. Sevr Anlaşması’nın 145. maddesinin 3. fıkrası, Anadolu’da kurulacak “uluslararası komisyon denetimli özerk bölgeler” öngörüsüyle, bugünkü yerelleşme ve federal yapı tartışmalarının temellerini atmıştır. 2017 yılında Hafize Gaye Erkal’ın bir televizyon programında kullandığı “United States of Türkiye” ifadesi bu planların semantik bir yansımasıdır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin üniter yapısının yerel yönetimler ve çokkültürlülük kisvesi altında gevşetilmesini, ulusal egemenliğin bölgesel yapılara devredilmesini hedeflemektedir. Bu, küresel sistemin bir uzantısı haline gelmiş merkezi hükümetlerin, halk egemenliğini aşındıran sürecin parçası olması anlamına gelir.
Türkiye’nin iç siyasal dengeleri de bu teopolitik stratejilerin etkisindedir. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren dinsel referansların siyasal söylemlere entegre edilmesi, Diyanet’in siyaset üstü değil siyaset içi bir aygıta dönüşmesi, dinin gündelik hayatın her alanında kurumsal bir düzenleyici olarak yeniden yapılandırılması bu sürecin içsel ve ideolojik uzantılarıdır. Eskatolojik söylemler, zaman zaman iktidarın meşruiyet araçlarından birine dönüştürülmekte; uluslararası gelişmeler dini referanslarla yorumlanmakta, toplumsal bilinç dini çağrışımlarla yönlendirilmektedir.
Siyasal İslam’ın yükselişi, dini referansların anayasal normların önüne geçmesi ve eskatolojik beklentilere dayalı söylemlerin iktidar diline yansıması bu etkinin görünür örneklerindendir. Laiklik ilkesinin yalnızca dini kurumsal yapılara karşı değil, aynı zamanda inanç üzerinden siyaset üreten dış müdahalelere karşı bir güvenlik ilkesi olarak yeniden değerlendirilmesi gereklidir. Atatürk’ün Cumhuriyet inşa sürecinde laikliği bir toplumsal düzen ilkesi olarak görmesi, bugün bu dış kaynaklı eskatolojik stratejilere karşı en önemli zihinsel savunma hattını oluşturmaktadır.
Atatürk’ün düşünce sistemi –Kemalizm- yalnızca tarihsel bir ideoloji değil, aynı zamanda Türkiye’nin teopolitik kuşatmalara karşı geliştirdiği zihinsel, kültürel ve siyasal bir direnç sistemidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün halkına “Efendiler!” hitabıyla seslenmesi, halkın yönetilen değil, yöneten olması gerektiği yönündeki bilinçli tercihini ifade eder. Bu yönüyle halkçılık ilkesi, bugünkü doğrudan demokrasi, yerinden yönetim ve yurttaş inisiyatifi tartışmaları için zemin oluşturmaktadır. Kemalist düşüncenin “bağlılık” kavramı da yalnızca anayasal sadakati değil, tarihsel ve kültürel sürekliliği ifade eder. Bu, bir tür kuantum bağlılıktır. Atatürk’ün ifadesiyle; ortak tarih, dil ve kültür üzerinden şekillenen bu bağ, geçmişten geleceğe uzanan bir milli bilinç inşasıdır. Bu yönüyle Kemalizm, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda epistemolojik bir varoluş biçimidir.
Günümüzün en büyük sorunlarından biri, halkın kendi kaderine hükmedememesi; iktisadi, yönetsel ve kültürel olarak dışa bağımlı hale getirilmiş olmasıdır. Bu durum yalnızca politik bir kriz değil, bir beka sorunudur. Çözüm ise; üretim ekonomisine ve halkçı kalkınma modellerine dönmekten geçer. Bu bağlamda önerilen köy-kent projeleri, kırsal kalkınmanın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güvenlik meselesi olduğunu ortaya koyar. Tarım arazilerinin korunması, yerinde üretim ve eğitim seferberliğiyle şehir merkezli bağımlılık yapılarının kırılması hedeflenmektedir. Bu projeler aracılığıyla halkın üretici konuma geçmesi, tüketimden bağımsız bir yaşam alanı oluşturması ve böylelikle kendi yönetimini inşa etmesi mümkündür.
Bugün küresel sistemin “barış”, “dayanışma” ve “kardeşlik” gibi kavramları, içeriklerinden uzaklaştırılmış ve araçsallaştırılmış durumdadır. Gerçek barış, terörle müzakere değil, milletin birliği ve kamu düzeniyle mümkündür. Gerçek dayanışma, küresel şirketlerin sömürüsü altında ezilen halkı vergi yüküyle boğmak değil, üretim temelli eşit paylaşımı savunmaktır. Gerçek kardeşlik, etnik ve mezhebi kimlikler üzerinden ayrışma değil, ortak kader ve gelecekte birleşmektir. Bu kavramlar, milli perspektifte yalnızca birer ideal değil, aynı zamanda uygulamaya yönelik toplumsal hedeflerdir.
Sonuç olarak, Türkiye tarih boyunca olduğu gibi bugün de çok katmanlı bir kuşatma altındadır. Bu kuşatma artık yalnızca sınırları aşmakla kalmamış, zihinsel ve kültürel düzleme de taşınmıştır. Teopolitik ve eskatolojik stratejiler, Türkiye’yi bir ulus-devlet olmaktan çıkarıp, kimliksiz ve yönetsel olarak bölünmüş bir yapıya dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu bağlamda Atatürkçü düşünce sistemi, yalnızca geçmişin mirası değil, aynı zamanda bugünün panzehiri ve yarının temelidir. Üretim odaklı kalkınma, halkın kendi kendini yönetebilme potansiyeli ve ulusal egemenliğe bağlılık gibi ilkelerle, modern dünyanın karşı karşıya olduğu en temel krizlere çözüm sunabilecek kapsayıcı bir düşünce sistemidir. Bu çerçevede, hem zihinsel hem de yönetsel olarak halkın yeniden inşa sürecine katılması, Türkiye’nin geleceği açısından hayati öneme sahiptir.
Ne mutlu Türküm diyene…
Güneş Altuner
26.07.2025
