TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ, TÜRKSÜZ TÜRKİYE Mİ?
“Millî sınırlar içinde vatan, bir bütündür; parçalanamaz.”
Mustafa Kemal Atatürk
Bu coğrafyada hiçbir gelişme yüzeysel yorumlanamaz. Hele ki kırk yılı aşkın süredir Türkiye’nin en derin fay hatlarını hedef almış, hem içeriden hem de dışarıdan desteklenmiş bir yapı olan PKK söz konusuysa; atılan her adım, tarihin, coğrafyanın, uluslararası plânların ve yerli işbirlikçiliğin bir sonucudur.
PKK’nın sözde 12. Kongresi’nde aldığı “fesih” kararı, ilk bakışta silahlı mücadelenin sonu gibi sunulmuş olsa da aslında bir yapı değişimi, daha doğrusu bir biçim ve safha değişimidir. Örgütün bu kararı duyururken arşivlerini ve sembollerini yakması, yalnızca taktiksel bir mesaj değil; aynı zamanda derin mitolojik göndermeler barındıran bir ritüeldir. Bu hareket, Zerdüştî ve Mezopotamya mitolojisinde yer alan “ateşle arınma” ve “yeniden doğum” ritüellerini çağrıştırır. Ateş, burada geçmişin yakılması kadar, yeni bir ideolojik bedenle dirilmenin simgesidir. Tıpkı Simurg efsanesindeki gibi, kül olan bedenin içinden yeni bir ruhun doğuşudur bu.
PKK isminin sona erdiği, ama onun ruhunun başka yapılarda -KCK, PYD/YPG, PJAK gibi- varlığını sürdüreceği açıkça beyan edilmiştir. Bu bağlamda, örgütün hedefi değişmemiştir: Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını anayasa üzerinden aşındırmak, federatif bir yapı kurmak ve “Demokratik Ortadoğu” adı altında etnik temelli yeni sınırlar oluşturmaktır.
Bu mitolojik sembolizm sadece Zerdüştî ritüellerle sınırlı değildir. Aynı zamanda Kürt mitolojisindeki en güçlü efsanelerden biri olan Demirci Kawa ve Newroz’la da doğrudan ilişkilidir. Efsaneye göre, zalim Dehak her gün iki gencin beynini yiyerek halkı dehşet içinde yaşatırken, cesur bir demirci olan Kawa halkı ayaklandırır ve bu tiranı öldürür. 21 Mart günü, Dehak’ın yenildiği gün olarak, ateşler yakılarak kutlanır. Bu gün, zulmün sona erip özgürlüğün doğduğu bir dönüm noktası olarak yüceltilmiştir. PKK da kendisini bu efsanede Kawa ile özdeşleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni Dehak’a benzeterek meşruiyet üretmeye çalışmaktadır. Silah ve belgelerin yakılması da bu bağlamda, bir zalimin devrildiği ve halkların özgürleştirildiği iddiasına dayalı sembolik bir kurgudur.
Bu ritüelin bir başka derin tarihsel karşılığı da Sasani hükümdarı Adil Nuşirevan’ın, toplumda yeni bir düzen kurmak için tüm silahların yakılmasını emretmesidir. PKK, bu anlatıyı da araçsallaştırarak, geçmişin şiddet mirasından “arınmış” ve yeni bir “siyasi mücadele” dönemine geçiş yaptığını duyurmuştur. Fakat bu, bir barış mesajından çok daha fazlasıdır; bu bir biçim değiştirmiş savaşın yeni perdesidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemde MHP ile “birlikte yürüme” vurgusunu yeniden öne çıkarması, yalnızca iç siyasetteki ittifak dinamiklerinin değil, aynı zamanda dış baskıların ve jeopolitik kuşatmanın da bir sonucu olarak okunmalıdır. Ancak bu noktada bir çelişki de ortaya çıkmaktadır. Bir yandan “terör sona erdi” mesajları verilirken, diğer yandan Lozan’ın 100. yılı ardından artan dış baskılara karşı “millî birlik” seferberliği çağrısı yapılmaktadır. Bu, sürecin derinliğinin yeterince kavranmadığını veya kavranmak istenmediğini gösteren bir işarettir.
PKK’nın geri çekilme ve silah bırakma görüntüsü, yüzeyde “terörsüz bir Türkiye” algısı yaratsa da; asıl hedefin “Türksüz bir Türkiye” olduğu giderek daha açık biçimde görünmektedir. Zira, yürürlüğe konmak istenen yeni anayasa girişimlerinin merkezinde Türk milletinin kolektif kimliğinin tasfiyesi vardır.
Bu sürecin arka planında, ABD’nin 2000’li yılların başında başlattığı ve zaman içinde evre değiştiren “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi” (GOP) yer almaktadır. Bugün bu proje klasik yöntemlerle değil; yumuşak geçişlerle, anayasal reformlarla, kimlik siyasetiyle yürütülmektedir. Etnik fay hatları tetiklenmekte, federatif modeller önerilmekte, üniter yapılar anayasal süreçlerle çözülmeye çalışılmaktadır. Türkiye için bu projenin merkezinde Kürt sorunu değil, Türk sorunu vardır. Çünkü ulus kimliğinden arındırılmış bir Türkiye, küresel sistemin taleplerine daha kolay entegre olur.
PKK, silahlı mücadeleyi bırakırken uluslararası sistemden meşruiyet talep etmekte; Avrupa’da “Kürt soykırımı” iddialarını yükselterek Türkiye’yi uluslararası hukuk önünde zayıflatma stratejisine yönelmektedir. Hedef, Türksüz Türkiye’dir.
PKK’nın bu açıklamasını ilk alkışlayanların İngiliz, Amerikan ve Fransız medya organları olması elbette tesadüf değildir. BBC, CNN International, Euronews gibi yayın kuruluşları bu gelişmeyi “demokratikleşme” olarak sunarken, içeride bazı muhalif odaklar da bunu “barış fırsatı” olarak değerlendirmeye başlamıştır. Oysa mesele barış değil, jeopolitik parçalanmadır. Türkiye, kuzeyde Karabağ’dan güneyde Kıbrıs’a, doğuda İran sınırından batıda Ege’ye kadar çok cepheli bir kuşatma altındadır. Bu kuşatmanın iç dinamiği, anayasa tartışmaları üzerinden yürütülmektedir.
Yeni anayasa girişimleri yalnızca kimlik meselelerini değil, doğrudan devletin kuruluş felsefesini hedef almaktadır. Bu yüzden Türk milleti, bu süreci yalnızca hukukî bir reform gibi değil, bir rejim değişikliği ve bir kimlik tasfiyesi süreci olarak okumalıdır.
Bu noktada Türkiye’nin ne yapması gerektiği nettir: Devlet aklı, Kemalist paradigma çerçevesinde yeniden inşa edilmelidir. Türk milletinin kurucu iradesi anayasal teminat altına alınmalı, hiçbir dış baskı bu iradenin üzerine çıkarılmamalıdır. Yeni anayasa gibi kritik konular, sadece siyasi partiler değil; üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, aydınlar ve halkın bizzat kendisiyle tartışılmalı, bu sürecin ulusal egemenlik üzerindeki etkileri halka açık biçimde anlatılmalıdır.
PKK’nın çekilmesiyle boşalan ideolojik ve sosyal alanda, yeni sivil toplum görünümlü yapılar, medya kampanyaları ve uluslararası fon destekli kuruluşlar üzerinden yeni bir sosyal mühendislik süreci başlatılacaktır. Buna karşı toplumsal bilinç yükseltilmeli, eğitimden sanata, akademiden siyasete Türk kimliği bütüncül bir şekilde yeniden inşa edilmelidir.
Unutulmamalıdır ki, PKK sözde ve sembolik olarak silah bırakıyor olabilir. Ama hedefinden vazgeçmiş değildir. Bu süreç bir barış değil, biçim değiştirmiş bir savaştır. Ve bu savaş, artık dağlarda değil; anayasal metinlerde, medya kampanyalarında, diplomatik platformlarda yürütülecektir.
Türkiye Cumhuriyeti, yüz yıl önce Sevr’e direnen iradeyle bugün yeniden karşı karşıyadır. Bu kez tehdit, yalnızca terör örgütlerinden değil; kimliksizleştirilmiş, kültürel olarak dağılmış ve parçalanmaya hazır hâle getirilmiş bir toplum tahayyülünden gelmektedir. Bu oyunu bozacak olan irade, ne terörsüz bir Türkiye hayaliyle avutulan, ne de Türksüz bir Türkiye dayatmasına teslim olan bir millet bilinciyle mümkündür.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene.
12.07.2025
Güneş ALTUNER

