GERÇEĞİN KIRILDIĞI NOKTADA SAHTELİĞİN YÜKSELİŞİ
Toplumlar tarih boyunca pek çok kırılma yaşadı. Kimi zaman savaşlar, kimi zaman doğal afetler, kimi zaman teknolojik devrimler toplumların yapısını kökten değiştirdi. Ancak bunlardan daha yıkıcı olanı, bir toplumun kendi iç değerlerine, ortak aklına, ahlaki pusulasına yabancılaşarak kendi kendini çürütmesidir. Türkiye son yirmi yılda tam da böyle bir dönüşüm yaşadı. Bu dönüşüm sadece politik bir iktidarın etkisiyle değil, bu iktidarın şekillendirdiği yeni sosyal ilişkiler ağı, değer hiyerarşisi, tüketim toplumu yaratmak isteyen odakların hedefleri ile sorgusuz gelir ve sınırsız güç hırsıyla birlikte toplumun tüm hücrelerine yayılan bir ahlaki ve yapısal dejenerasyon süreciyle gelişti. Görünürde her şey olağan gibi akarken, gerçekte toplum, özellikle de genç kuşaklar derin bir çöküşe sürüklendi. Bugün yaşadığımız skandallar, sahte diplomalar, sahte unvanlar, sahte makamla/mevkiiler sahte değerler, yalnızca birer belirti; hastalığın kendisi değil.
Türkiye’nin son yirmi yılı, bir yönüyle “iktidarın kutsallaştırılması”, diğer yönüyle “toplumun araçsallaştırılması” sürecidir. Bu süreçte toplumu bir arada tutan geleneksel ve cumhuriyetçi değerler sistematik olarak aşındırılmış, kişilerin iktidar ile olan menfi ilişkileri liyakatin önüne geçmiştir. Devlet kademeleri yıllar içinde ideolojik veya dini gerekçelerle oluşturulmuş çeşitli yapılarının ve parti sadakatinin etkisiyle yeniden dizayn edilmiştir. Bu yeni düzenin birincil kriteri artık “ehliyet” değil, “itaat ve parasal güç”tür. Öyle ki; eğitimden yargıya, akademiden güvenliğe kadar birçok alanda, işin ehli olanlar sistem dışına itilirken, maddi, siyasi, dini ya da kişisel bağlantıları güçlü olanlar hızla yükselmiştir. Bu yapay yükselişler yalnızca bireysel adaletsizlik doğurmakla kalmamış, aynı zamanda kurumsal işleyişin çökmesine neden olmuştur.
Bu dönemde topluma en büyük darbelerden biri eğitim üzerinden vurulmuştur. Lise ve üniversite sınavlarında soruların çalınması, sınav güvenliğinin kasıtlı olarak sabote edilmesi ve bilgiye değil torpile dayalı kariyer düzeni, milyonlarca gencin geleceğini belirsizliğe sürüklemiştir. Türkiye’nin genç, üretken ve zeki nüfusu bu sistemde kendine yer bulamayınca ya içe kapanmış ya da ülkeyi terk etmenin yollarını aramıştır. Son on yılda yurt dışına gitmek isteyen gençlerin oranının hızla artması, sadece ekonomik gerekçelerle açıklanamaz. Bu, aynı zamanda adalet duygusunu yitirmiş bir sistemden kaçıştır. Gençler, sadece iş değil, gelecek aramaktadır. Fakat bu gelecek, artık bu topraklarda görünmemektedir.
Sahte diploma skandalları, işin yalnızca buzdağı görünen kısmıdır. Derinlerde yatan ise sahte karakterlerin yükseltilerek topluma örnek gösterilmesiyle oluşan bir ahlaki çürüme kültürüdür. Üniversiteyi gerçekten bitiren değil, parası ya da bağlantısı olan kazanmakta, akademik kariyer gerçek çabayla değil, dijital imzalarla kopyalanan sahte belgelerle edinilmektedir. Bu sistemde tek gerçek, sistemin sahteliğidir. Sadece unvanlar sahte değildir; değerler sahte, başarı sahte, sadakat sahte, hatta zamanla inançlar bile sahteleşmektedir.
Toplumun bu kadar hızlı çözülmesinin bir diğer nedeni de adalet sisteminin işlevsizleşmesidir. Hak arama yolları ya kapatılmış ya da göstermelik hale getirilmiştir. Hakkını aramak isteyen kişi yalnız kalmakta, karalanmakta ya da yargılanmaktadır. Haksızlığa karşı çıkanlar “hain”, “dinsiz”, “vatan düşmanı” gibi yaftalarla itibarsızlaştırılmakta, adeta suç işleyenler ise “bizdendir” diyerek korunmaktadır. Caydırıcı ve orantısız cezalar ancak göze çarpan muhaliflere ya da masumlara uygulanmakta sisteme hizmet eden suç örgütleri için uygulanmamaktadır. Bu durum, toplumun adalete olan inancını zedelemiş, bireyleri kendi kabuklarına çekilmek zorunda bırakmıştır. Hakkını arayamayan, adalete ulaşamayan birey, sonunda sisteme karşı susmayı öğrenmiştir. Bu suskunluk, vicdanların ve hukukun içten içe ölmesidir.
Bu süreçte kültürel yapımız da ciddi bir deformasyona uğramıştır. Kültürel emperyalizmin etkisiyle toplum, kendi değerlerini, dilini, sanatını ve müziğini kaybetmeye başlamıştır. Yerli olan hor görülmüş, yabancı olan adeta kutsanmış özünden uzaklaşmıştır. Sanatçılar halktan kopmuş, halk ise kendi değerini bulmakta zorlanır olmuştur. Medya, eğlence ve kültür endüstrisi popülerlik ve reyting uğruna özensizlikle, yüzeysellikle dolup taşarken, küresel sermayenin efendilerinin emellerine hizmet ederken, sorgulayabilen derinlikli düşünce, felsefe ve ahlak dışlanmıştır. Tüm bu yozlaşma, toplumu içten içe çürütmüş; bireyde yabancılaşmayı, toplumda ise bölünmeyi ve kutuplaşmayı artırmıştır. Bu durumda dinci yobazlar ve seküler yobazlar aynı tepkileri verirken sizin mahalle bizim mahalle diyerek toplum, hem sınıfsal hem kültürel hem de ahlaki anlamda parçalanmış bir yapıya dönüşmüştür. Karşılıklı iletişim bu sayede rafa kaldırılmış çimenler ezilmiş filler meydanda tepişmişlerdir. Dolayısı ile toplumun bu körlüğü devletin işleyiş mekanizmaları ile adaletin tesisini rafa kaldırmıştı.
İbni Haldun’un “Toplumlar, adaletin terk edilmesiyle çöküşe geçer” tespiti, yaşadığımız sürecin özetidir. Adaletin terk edildiği her yerde yozlaşma başlar. Adalet yoksa liyakat de yoktur, umut da yoktur. Bugün devletin bazı kademelerinde sahte diplomalarla görev alanlar, aslında yalnızca unvan değil, bir ülkenin geleceğini çalmaktadır. Onların sahte belgeleri, başka gençlerin gerçek emeğini, doğal haklarını, hayallerini ve umutlarını silip süpürmektedir. Bu yalnızca bireysel bir suç değil, tarihe ve millete karşı işlenmiş bir ihanettir.
Bir diğer önemli sahtecilik hususu ise kısaca değinmeden geçemeyeceğim gerçek milliyetçiliği ve cumhuriyetçiliği teröristlerle işbirliğiyle karıştıran, milletin gerçek temsilcilerini susturan, halkın değerlerini sadece oy almak için istismar eden siyasiler, bu anlayış yalnızca siyaseti değil, ulusal birliği de zehirlemiştir. Bu ülkede ne yazık ki artık “kimin eli kimin cebinde” bellidir ancak hesap verebilir değildir. Kriminal suçlular azami komik cezalar ile serbest, halkın sesini yükseltenler ve adaletsizliğe, hırsızlığa ve hukuksuzluğa karşı duranlar ise cezaevlerinde susturulmuştur. Ne yazık ki bu ortamda hak, hukuk, adalet değil; güç, para ve iktidara sadakat belirleyici ve dokunulmazdır. Toplum, bu kirli düzen içinde kendini korumak için susmayı öğrenmiş, susanların çoğunlukta olduğu bir sahte huzur atmosferi oluşmuştur.
Bütün bu çöküşe karşı nasıl durulacağı sorusu elbette kolay yanıtlanmaz. Ancak çıkış yolu vardır, tüm bozulan yozlaşan çürüyen alanlar için her bir Cumhuriyet ilkelerinin doğru, dürüst, ahlaklı ve erdemli bireylerce uygulanmasıdır. Toplumsal çürüme ve yozlaşmanın çözüm yolu ise, yine Atatürk’ün “Halkçılık” ve “Devletçilik” ilkelerinin yeniden hayat bulmasıyla mümkündür. Halkçılık, her vatandaşın eşit haklara sahip olduğu, birbirine vatadaşlık bağı ile bağlı olduğu ve sorumluluk aldığı, kimsenin kökenine, inancına, siyasi görüşüne göre ayrımcılığa uğramadığı bir toplumsal düzeni öngörür. Bu, ahlaki olduğu kadar vicdani bir ilkedir. Devletçilik ilkesi ile özetle kamu yararını önceleyen, stratejik alanları halk adına denetleyen, özel çıkar odaklarına karşı halkın haklarını koruyan bir sistemin yürürlüğe girmesidir. Bu ilkeler, bugünün küresel egemenliğin tutsağı olan rantçı, partizan ve yozlaşmış düzenine karşı bir panzehir olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Toplumun kendi özüne dönmesi gerekir. Bu dönüş, sahte değerlerden caydırıcı cezalar ile hukukun tam anlamıyla işlemesi yoluyla suçlulardan ve suç örgütlerinden kurtulmakla başlar. Her birey; doğruluk, adalet, merhamet ve sorumluluk ilkelerine bu sayede yeniden sarılmalıdır. Kültürel yozlaşmaya karşı yerli dilimize, müziğimize, edebiyatımıza ve düşünce sistemimize kalıcı eğitimlerle sahip çıkılmalıdır. Eğitim sistemi, sadece bilgi değil, ahlak da vermelidir. Toplumun her kesimi, sessiz kalmak yerine iyiye sahip çıkan, kötülüğe dur diyen bir anlayışla hareket etmelidir. Çünkü toplumsal mutabakat yalnızca anayasal değil, ahlaki bir sözleşmedir.
Toplumlar, yeniden doğabilir. Ama bu yeniden doğuş, yalnızca siyasi değil, ahlaki bir devrimle mümkündür. Bugün bu ülkede her şeye rağmen, doğruluğu savunan, haklı olanın yanında duran, üretmeye ve düşünmeye devam eden insanlar hâlâ var. Ve bu insanlar, sahte hayatların çürüttüğü bu yapının karşısında, gerçek bir gelecek kurabilir.
Yeter ki susmasınlar. Yeter ki unutmasınlar. Yeter ki, hakikati görmeye ve inanmaya devam etsinler.
Güneş Altuner
06.08.2025
