“TÜRK KADINI KAĞNISI İLE”
Ilgaz’da
Bu şiir, içinde bulunulan zamanın durumu ve düşüncesini, Türk kadınının tarihsel yükünü, sessiz kahramanlığını ve Anadolu’nun ortak hafızasındaki yerini güçlü bir şekilde yansıtmaktadır. Anadolu’nun içinde bulunduğu zaman dilimini can damarından yakalamıştır. Bu damar, aslında Anadolu’nun kılcal damarları gibidir ve baştanbaşa bütün yurdu sarmaktadır.
Memleketin içinde bulunduğu durum, kağnı ve yol konusuna bir göz atacak olursak; hiçbir dönemde kağnı ile yol bu kadar birbirileri ile buluşmamıştır desek abartmış olmayız. Gecesi ile gündüzü birbirine karışmış olan bir zaman diliminde kağnılar hep yol almış, ileri, hep ileri gitmişlerdir. Her kağnının başında hep bir Anadolu kadını, genç kızlar, gelinler, analar; yani hep kadınlar bulunmuştur.
“Türk Kadını Kağnısı İle” başlığı altında Ilgaz’da geçen bu şiirle anlatım ve onun etrafını saran düşünce bir tarihi olayı içeriyor. Şair, böylece hem bireysel hem de toplumsal hüznünü anlatıyor.
“Yoları kapamış karanlık bir sis,
Dağlardan düşen ses ne kadar monis
Veriyor kalbime bir anne sesi,
Hüznile kadının inildemesi”
Ilgaz’da, yolları kaplayan bir sis vardır ve karanlık sarmıştır. Bu sisli, karanlığın sardığı an; ne Çankırı’nın Ilgaz İlçesi’ndedir, ne de o meşhur Ilgaz şarkısı ile sesi Türkiye sınırlarını aşıp dünyayı saran Ilgaz Dağlarındadır. Bu durum bütün Türkiye’de, bütün Anadolu’dadır. Bu dörtlükte olduğu gibi; “monis” olunsa da aslında bu munislik içinde bulunulan o anda memleketin içinde bulunduğu zamandır. Aslında bu munislikten ziyade, içinde bulunulan durumla ilgili bir sessizliktir. Her ne kadar:
“Veriyor kalbime bir anne sesi
Hüznile kadının inildemesi”
Diyerek şair bir annenin hüzünlü durumundan kendisine de pay çıkararak o anne kadar hüzünlense de, burada o hüznün boyutunu daha bir derinleştiren bir durum, bir duygu derinliği vardır. Ilgaz’daki anne ile Anadolu’nun bağrında yer alan anneler, Anadolu’da, vatanın derdine düştüklerinden “monis” ve “sessiz”dirler. Varlık ile yokluk arasındaki bir çizginin üzerinde durmaktadırlar. Şair Ilgaz’daki ana ile Anadolu esasında, esas ananın, milletin düştüğü durumun derdindedir. Ana ile Anadolu tek duygu, tek yürek, tek bilek olarak kuvvetli bir bağ oluşturmaktadırlar.
“En ıssız, karanlık geceden insan
İşte ıssız uzaktan kalbi;
Sanılır dağlardan sızan bu figan
Seyyar bir aşina, bir ocak gibi
Kafile yürümüş, o kalmış yalnız.”
Sisle kaplı yollar, karanlık gece ve dağlardan sızan figan; yalnızlık, sessizlik ve derin bir acının simgesi olarak beliriyor. “Monis” kelimesi burada aynı zamanda sessiz bir direnişi, içli bir ağıt hüviyeti de taşıyor. Şairin kalbine düşen “anne sesi” ve “kağnının inildemesi” ise yalnızca bireysel değil, Anadolu’nun içinde bulunduğu acı gerçeğin, bu ortak acı hakkında duyulan duygu ve düşüncenin tam bir yansıması, yankısıdır.
“Kafile yürümüş, o kalmış yalnız.” dizesi, hem tarihsel bir sahneyi hem de kadının bu sahnede tek başına kalışını anlatıyor. Kafile geçmiş, mücadele sürmüş, ama kadın o mücadelenin sessiz tanığı olarak geride kalmış. Bu yalnızlık, bir terk edilmişlik değil; bir nöbet, bir bekleyiş, bir direniş biçimi olarak kendini göstermiştir. Ama bu yalnızlık, bu tek kalmışlık bir terk edilmişlik olmadığı gibi bir vazgeçiş olarak da tezahür etmemiştir. Bütün şartları zorlamış, ucu ölüme uzanan ana kadar da bu direnç ve dirayetinden hiçbir zaman vaz geçmemiştir.
Kafilenin yürüdüğü bu yollara üzerinden yol veren Ilgaz Dağları bakınız şairlerin gözünde nasıl bir görünüm kazanıyor ve nasıl dile geliyor?
Arif Nihat Asya, “Dağlar” adlı şiirinde:
“Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.
Korka korka eteğinden öper yaz;
Ağrıdağ, Babadağ, Gavurdağ, Ilgaz
Kubbelerdir, dolaşılır aşılmaz.”
Diyor… Yeryüzünün kubbeleri olan bu dağlar arasında Ilgaz da var. Asya’nın; ““Dağlar var karanlık,” diyen sesi ile “Yoları kapamış karanlık bir sis” söylemi ne kadar da uyuşuyor. Karanlık dağları kaplayan karanlık sis görünümü konusunda iki şairin de fikirleri uyuşuyor gibi. Yine, bu dağların genel özelliklerine bakılacak olursa, şairin gözünde;
“Karla dolar ‘İmdat’ diyen ağızlar;
Yollar kesen, haraç alan dağlar var.”
Ilgaz’da da aynı özelliği gösteren dağlar ve bu özelliğin içinde, aynı çerçevede inişli, çıkışlı uzayıp giden yollar vardır. Yine şairin söylemi ile;
“Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,
Akşamlar ya mor, ya turuncudur.
Ve kışın dünyanın öbür ucudur…”
İşte, “kış” olup dünyanın “öbür ucu” olan o dağlar, bu dağlardır. Bundan dolay da, “Yoları kapamış karanlık bir sis,” ile garip bir durum sergiler. Memleketin içinde bulunan durumun üstüne çöken “karanlık bir sis”, gerçekten de memleketin durumunu olduğu kadarinsanların içinde bulunduğu durumu da –aydınlatıyor diyeceğim ama- belirler ve o sis perdesi altına alarak, yürüdüğü yollarda önünü kapattığı gibi geleceği de aynı sis perdesi ile sarıp, sarmalamıştır. Yine H. Fehmi’nin şiirine dönecek olursak:
“Yanında bir kadın bir de küçük kız
Dinliyor kağnıdan ilahileri
Gidiyor cepheye bakmıyor geri
Başladı inmeğe azgın bir tipi”
Yukarıda ne diyordu şair; “Karla dolar “İmdat” diyen ağızlar.” Tam da bu sahne yeniden, bir daha yaşanıyor. Yanındaki küçük kızla arkasına bakmadan giden yalnız kadın bu haldeyken bir de “azgın tipiye” maruz kalır. Ama o bu durum karşısında duraksamadan, hatta şairin deyimi ile arkasına bakmadan yoluna devam eder. Ona eşlik edense hem “Dinliyor kağnıdan ilahileri”, hem de buna eklenen azgın tipinin sesidir. Görüldüğü gibi oldukça garip bir durumdur. Tipinin azgınlığının yanında “kağnının ilahileri” ona eşlik ederek Ilgaz’da yoluna devam etektedir.
“Kadın yürüyordu bir aslan gibi
Dağları çiğnerken keskin bir soğuk
Baktım ki donuyor zavallı çocuk
Dedim şu kağnıyı örttüğün bezi”
Yağmur, kar, fırtına onları yollarından çeviremez. Hatta bunu bir an olsun aklından bile geçirmezler. Yollardaki kağnılarının başında olanların tamamı bu düşünce içindedir. Bu halleri, vatan, bayrak aşkının, Türk’ün âşık olduğu egemenlik ve hürriyet aşkının bu ıssız dağlarda yol alan ve hatta adı sanı bile bilinmeyen bir Anadolu anasının bu şuurlu, bilinçli hareketi bakın bu dizeleri bile yazanları nasıl şaşkınlığa uğratıyor?
“Sarının, korusun ölümden sizi
Ne hazin bir cevap vermişti bakın
O zaman anladım zafer pek yakın
Ağam o sandıklar cephane dolu.”
Bu şaşkınlığını gizlemeyen şair, “O zaman anladım zafer pek yakın” diyerek; “En ıssız, karanlık geceden insan”a tutunacağı bir dal uzatır gibidir ve Anadolu’nun içinde bulunduğu bu karanlık günlerin geride kalarak, zafere uzanan yolun bu tavırdan, bu azimli duruştan çıkardığı anlamla düşüncesinin pekişmesini ve bu günlerin geride kalarak zafere adım adım yaklaşıldığı fikrini pekiştiriyor. Artık, bu umut etmekten ziyade sona giden yolun bu ““En ıssız, karanlık geceden insan / İşte ıssız uzaktan kalbi;/ Sanılır dağlardan sızan bu figan / Seyyar bir aşina, bir ocak gibi / Kafile yürümüş, o kalmış yalnız.” Ve bu yalnızlıkta bile engel tanımayan şuurlu bir yönelişle yoluna gitmektedir. Gittiği yolda memleketin geleceğine ışık tutar gibidir. Zaten şaire verilen cevap da bunun müjdesi olmalıdır.
“Titriyor üstüne bir Anadolu.
Bir tane kurşunun değeri büyük
Bilerek sırtımda duruyor bu yük
Yetmezse örterim, çıkarıp gömlek.”
Bu Anadolu anası gibi, bütün Anadolu da bu taşınan ve adeta bir kutsiyete bürünen cephanelerin bir an önce yerine ulaştırılması fikri hep önceliklidir. Çünkü, “Bir tane kurşunun değeri büyük / Bilerek sırtımda duruyor bu yük / Yetmezse örterim, çıkarıp gömlek.” Bu şuurlu duruş; “Ya istiklâl, ya ölüm” anlayışı ile birebir örtüşür. İstiklâle bu karlı, tipili, sessiz, karanlığın sardığı yolardan geçmektedir.
Bütün Anadolu’nun üstüne titrediği bu emanetler, bu dağlardan aşacaktır. Her ne kadar sessizliği kağnı ilahisinin böldüğü için kendisine yakın bulduğu bir ses ve bu sese karışan, azgın tipi ile belkide alıp uzaklara, dağdan dağa, izden ize ulaşarak yollarda ilerleyen bu Anadolu anasının müjdesini bir yerlere ulaştırarak, yavaş, ağırdan bir ilahi ile ilerleyen kağnının verdiği destekle sağlıyor olmalıdır. Gözler bu yollarda, umutlar bu yollardan gelecek yolculara bağlanmıştır.
“Ne mutludur bize bu yolda ölmek
Ey bütün Türklüğün elemlerini
Göğsünde taşıyan azimli kadın
Ne zaman hürmetle yat etsem seni
Metanet mabudu sanırım adın.
Baştan da söylediğimiz gibi, “Türklüğün elemleri” vardır. Bu yollarda, bu sessizlik içinde, metanetle ve azimle ilerlenen yollarda katlanılan bütün zorluklarda içine düşülen bu “elemli” durum ile ilgilidir. Ama bu azimli duruş karşısında o elemli durum geçecek ve Türk milleti egemenliğine kavuşacak, hürriyetine ulaşmış olacaktır.
Tahammül, hamiyet denilen şeyler
Önde hep sıfır ifade eder
Böyle sen kazandın büyük zaferi
Çiğnedin kağnınla şimendiferi. (H. Fehmi)
İşte o gün de gelmiştir. Zafer kazanılmış ve bu millet hürriyetine kavuşmuştur. Artık Ay-yıldızlı al bayrak gökleri süslemekte, göklerin o uçsuz bucaksız ortamında nefeslenmekte ve bu memlekete de rahat bir nefes almasının ruhunu yaşatmanın, onu temsil etmenin huzurunu simgelemektedir.
“Tahammül, hamiyet” gösterilerek, istiklâle giden yolun önü açıldığı gibi, istiklâle de ulaşılmıştır. Bunu kazanan da…
Ilgaz’da, sis kaplayan, azgın tipinin basıp, yolları daha da zorlaştırmasına rağmen yoluna giden Anadolu kadınının o munis, o kendinden emin ve kağnıların ilahileri ile gözü ilerde, ama hep ilerde olan Anadolu kadınlarını da tahammülleri, sessizlik içindeki azimleri meyvelerini vermiştir. Mehmetçiğe verdikleri bu destek zaferin yolunu, dolayısı ile de hürriyetin kapılarını sonuna kadar açmıştır.
Issızlığı, sessizliği, kar, boran ve tipiyi aşmış, İstanbul’dan çıkan cephanelerin Karadeniz’de boğuşarak yendiği dalgaları aşıp, İnebolu’da gemilerden boşalan cephaneleri İnebolu’da takalarla karaya naklini gerçekleştirmiştir.
Bununla da kalınmamış tabi, bugün için İstiklâl Yolu dediğimiz; İnebolu, Küre, Seydiler, Kastamonu, Ilgaz Dağları, Ilgaz İlçesi, Korgun, Çankırı, Kalecik ve Ankara-Sarıkışla’ya kadar uzanan güzergâhın an an nabzını ellerinde tutmuşlar ve “Ya istiklâl, ya ölüm” parolasına uyarak yürüdükleri yolun sonunu başarılı bir şekilde tamamlamışlardır. Bundan dolayı devletten taltif de görmüşler ve kahramanlık –İstiklâl” madalyası ile onurlandırılmışlardır. Bu madalyonu tabi hepsine değil, yollarda şehit olduğu halde göremeyenlerin olduğu gibi, o isimsizler kadrosunda yer alarak tarihin gizli, sisli sayfalarında kendilerine yer bularak suskunluklarını sürdürmüşlerdir. Pek çokları da tıpkı Mehmetçiklerin pek çoğu gibi, savaş sonrasında kendilerine bağlanmak istenen maaşları da geri çevirmişlerdir.
Onlar, hürriyet aşkı ile yoğurulmuş, Anadolu’ya analık ruhunu vermiş Anadolu Kadınlarıdır. Onlar hürriyetin ne demek olduğunu çok iyi bilenlerdir. Çünkü onlar, asırlardır hürriyet ruhunu kendi ruh değerleriyle beslemiş ve millet olarak buna aşina olan bir bilinç taşımaktadırlar. Ne diyordu Millî Şair Mehmet Âkif Ersoy:
“Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.”
Evet… Anadolu baştanbaşa, çoluğu çocuğuyla, genci, ihtiyarı ile bu ruhu benliğinde taşımış, yeri geldiği için de pek çokları bu uğurda canlarını vermiş, şehadet şerbetini seve seve gülümseyerek içmişlerdir. Mehmetçik adıyla Türk ordusunu oluşturan kahramanlar gibi, benim Bacılar Ordusu dediğim o ruhu ölümsüzlüğe eriştirmiş ve şimdi de biz; onların ulaştırdığı hürriyet yolunun adına İstiklâl Yolu diyoruz. Bu aynı zamanda kahramanlık yolunun diğer adıdır. Mehmet Âkif Ersoy diyor ki:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.”
23.11.2025
Sadık SOFTA

