VEFATININ 30. YIL DÖNÜMÜNDE ABDULLAH ÇATLI
Gölgelerin İçinden Doğan Bir Destan
Nevşehir’in taş sokaklarından Avrupa’nın karanlık koridorlarına, Ankara’nın yangın yıllarından Susurluk’un o feci gecesine uzanan bir ömür… Abdullah Çatlı, Türkiye’nin yakın tarihine adını kanla, gölgeyle ve efsaneyle yazmış bir isimdir. Kimine göre “Reis”, kimine göre “devletin kirli elleri”, kimine göre ise “vatan için kendini yok eden bir er”. Onun hikâyesi, sıradan bir biyografi değil; bir dönemin ruhunu taşıyan destansı bir anlatıdır.
1 Haziran 1956’da Nevşehir’de, Ahmet ve Remziye Çatlı’nın oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesinin kökleri Çat kasabasına uzanıyordu. Lise yıllarında ülkücü hareketle tanıştı. Ankara’da yükseköğrenim görürken, 1970’lerin kanlı sokaklarında hızla yükseldi. 1977’de Ankara Ülkü Ocakları İl Başkanı, 1978’de Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcısı oldu. Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanında “Reis” diye anılmaya başlandı. Dönemin sağ-sol çatışmalarında adı, Bedrettin Cömert cinayeti ve özellikle 9 Ekim 1978’deki Bahçelievler Katliamı gibi dosyalarda geçti. Haluk Kırcı’nın ifadelerinde “Büyük Reis” olarak anılan isim, o yıllarda hem korkulan hem de idealleştirilen bir figüre dönüşmüştü.
12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte yurtdışına çıktı. Sahte kimliklerle (Mehmet Özbay, Hasan Kurtoğlu, Mehmet Saral…) Avrupa’da dolaştı. Fransa’da uyuşturucu suçundan yakalandı, hapishaneden firar etti. Bu yıllarda MİT ile ilişkisi olduğu, ASALA’ya karşı operasyonlarda yer aldığı iddiaları sürekli gündeme geldi. Eski istihbaratçılar farklı şeyler anlattı: Kimi “Devlet için çalıştı.” dedi, kimi “Kullanıldı; ama kontrol edilemedi,” dedi. Alparslan Türkeş’in “Devlet için çalışıyordu.” mealindeki açıklamaları, Tansu Çiller’in Susurluk sonrası meclisteki o meşhur sözleri… “Devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için saygıyla anılır. Onlar bizim için şereflidir.” Bu cümle, Çatlı’nın efsanesini bir kez daha alevlendirdi.
Ailesi onu hep “milletini seven, milliyetçi bir insan” olarak tanımladı. Eşi Meral Çatlı, kızları Selcen ve Gökçen, yıllar boyunca “Babamız, devlet için fedakârlık yaptı.” dediler. Onun ağzından dökülen sözler, sevenlerinin dilinde destanlaştı: “Bu ülke hepimizindir. Eğer biz sahip olmazsak, başkalarının sahipleneceğini bilmeliyiz.” “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” “Çevrem çok kalabalık ama ben bu insanların içinde yalnızım.” “Devletin ‘gel’ dediği yerde durduk, ‘git’ dediği yere gittik. Bizim kaderimiz, isimsiz kahramanların kaderidir.” Bu ifadeler, bir yanda vatanseverlik mitini beslerken, diğer yanda yalnız bir savaşçının iç dünyasını yansıtıyordu.
3 Kasım 1996… Balıkesir’in Susurluk ilçesi, Çatalceviz mevkii. Siyah bir Mercedes, benzin istasyonundan çıkan kamyona çarptı. İçinde İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, Gonca Us ve “Mehmet Özbay” kimlikli Abdullah Çatlı vardı. Üçü öldü, Bucak yaralı kurtuldu. Araçta ruhsatsız silahlar, mühimmat, sahte belgeler ve yeşil pasaport… O gece, Türkiye’nin “derin devlet” gerçeğiyle yüzleştiği an oldu. Kaza, basit bir trafik olayı olmaktan çıktı; devlet-mafya-siyaset üçgeninin sembolü haline geldi. TBMM’de komisyonlar kuruldu, raporlar yazıldı, istifa edenler oldu. Ama Çatlı’nın cesedi, bayrağa sarılarak Nevşehir’e uğurlandı. Cenazesinde dağıtılan bildirilerde “Kılıç gibi savaştı.” deniyordu.
Abdullah Çatlı’nın hayatı, iki uç arasında salınır. Bir yanda 1970’lerin sokak savaşları, faili meçhul cinayetler, uyuşturucu dosyaları ve uluslararası arananlar listesi… Diğer yanda “vatan için kendini feda eden isimsiz er” anlatısı. Sevenleri onu “Şeyh Şamil’in torunu” gibi görür; “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” sözünü onun ağzından dökülmüş gibi tekrarlar. Karşıtları ise kanlı bir geçmişin, kontrgerillanın ve organize suçun simgesi olarak anar. Filmler, kitaplar, diziler hâlâ onun gölgesinde yazılır. 2026’da vizyona giren filmler, tartışmayı yeniden alevlendirdi. Kızları “Babamızın aziz ruhunu yaşatmak istedik.” derken, eleştirenler “Bir katilden kahraman yaratılıyor.” diye karşı çıktı.
Gerçek şu ki, Abdullah Çatlı’nın hikâyesi bitmedi. Çünkü o, bir insanın biyografisinden çok daha fazlasıydı: Türkiye’nin 1970’lerden 1990’lara uzanan karanlık, kanlı ve karmaşık döneminin canlı bir simgesiydi. Gölgelerde yaşadı, gölgelerde öldü. Ama adı, hâlâ alev alev yanıyor.
“Kılıç gibi savaştı… Lâkin, kimse anlamadı.”
Bu cümle, belki de onun en kısa ve en doğru destanıdır.
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
03 Kasım 2026
M. Hüseyin OĞUZ

