AHISKA TÜRKLERİNİN SÜRGÜN EDİLİŞİNİN 81. YIL DÖNÜMÜ
Kara Kışın Feryadı!
Dağların kucakladığı, Posof’un yeşil vadilerinde, Çıldır Gölü’nün mavi aynasında, asırlarca kök salmış bir halkın destanıdır bu. Ahıska Türkleri, Osmanlı’nın yiğit gâzilerinin torunları, Gürcistan’ın bereketli topraklarında, Ahıska, Aspinza, Ahılkelek ve Bogdanovka ilçelerinin 212 köyünde, barışın ve emeğin efendileri olarak yaşarlardı. Onlar, toprağı yoğuran elleriyle üzüm bağlarını yeşerten, koyun sürülerini dağlara salan, türkülerle geceleri aydınlatan bir ulustu. Ama göklerden inen kara bir fırtına, Stalin’in demir yumruğuyla, 14 Kasım 1944 gecesi, bu efsanevî halkı sonsuz bir çileye sürükledi.
II. Dünya Savaşı’nın kanlı haritasında, Kızıl Ordu’nun zafer naraları atarken, Ahıska’nın yiğit evlatları cephelerde Alman kurşunlarına göğüs germişlerdi. 40 binden fazla Ahıska Türkü, Sovyet bayrağı altında canını dişine katarak savaşmış, vatan için kan dökmüştü. Ama ihanet, en karanlık anda vurdu. Stalin, “hain” damgası vurdu bu sadık halka; Türkiye’ye komşu oldukları için “casusluk” şüphesi, “düşman unsuru” yalanıyla, masum aileleri yokluğun kucağına attı. Emri verdi: Tehcir! Yaklaşık 92 bin ila 100 bin ruh – kadınlar, çocuklar, yaşlılar – bir gecede evlerinden koparıldı. Kapılar kırıldı, ocaklar söndürüldü, atalar toprağına veda gözyaşları döküldü.
O gece, kışın en acımasız dişlerini konuşturduğu bir fırtınada, Ahıska’nın vadileri yankılandı ağlayışlarla. Hayvan vagonları, demir kafesler gibi sıralandı raylarda; içine dolduruldu bu destansı halk. Soğuk, açlık ve hastalık, yolun ilk cellatlarıydı. Vagonlar, Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarına doğru homurdanarak ilerlerken, her tekerlek gıcırtısı bir feryat, her durak bir matemdi. 14 bin ila 20 bin can, yolda soldu – çoğu masum çocuk ve beyaz saçlı dedeler-. Havasızlığın boğazını sıktığı, susuzluğun damarları yaktığı, tifüsün ve koleranın pençesinde kıvrandıkları o yolculuk, insanlık tarihinin en kara sayfalarından biriydi. Ölüler, yol kenarlarında, bilinmez mezarlara gömüldü; raylar, gözyaşı ve kanla sulandı.
Kazakistan’ın kurak steplerine, Özbekistan’ın çöl rüzgarlarına, Kırgızistan’ın dağlık yalnızlığına saçıldılar Ahıska Türkleri. Yaklaşık 220 köyden koparılıp, sürgün kolonilerinde demir bir disiplinle zincirlendiler. 1944’ten 1956’ya dek, 12 yıl süren “özel yerleşim rejimi” altında yaşadılar: Gece baskınları, zorunlu emek, açlık ve umutsuzluk. Topraklarından koparılmış fidanlar gibi, yeni diyarlarda kök salmaya çalıştılar; ama her hasat, bir özlem, her türkü, Ahıska’nın yankısıydı. Yine de, o yiğit ruhlar eğilmedi. Okullarda gizli Türkçe dersler, düğünlerde unutulmaz destanlar, zorluklara karşı birleşen aileler… Onlar, sürgünün ateşinde dövülmüş çelik gibi oldular.
Bugün, 81. yılında bu kara destan, – ki hâlâ yaraları kanayan bir efsane – Ahıska Türklerini anavatanlarına çağırıyor. Dönüş mücadelesi, uluslararası arenalarda yankılanıyor; ama o ilk sürgünün acısı, nesiller boyu bir ateş gibi yanıyor. Onlar, Stalin’in demir perdesine karşı dimdik duran, bozkırlarda bile dağ gibi yükselen bir halk.
Ahıska Türkleri’nin hikayesi, sadece bir sürgün değil; direnişin, sadakatin ve unutulmaz bir vatan sevgisinin epik bir ağıtıdır. Bu destan, rüzgarlarda fısıldanır: “Biz buradayız, köklerimiz Ahıska’da!”
Tinleri kut bulsun, durakları uçmak olsun, yerleri uluların yanı olsun..
14 Kasım 2025
M. Hüseyin OĞUZ

