Sadık SOFTA
Çankırı’da musiki, belli bir olgunluktadır. Bu şüphesiz bütün Anadolu’yu sarmış bir musiki değildir gözüyle bakılsa da bir zamanlar bütün Anadolu’yu baştanbaşa saran, “Yurttan sesler” adı ile sunulan radyo programında baş tacı edilmiş ve bütün Türkiye bu türküleri dinlemiştir. Muzaffer Sarısözen tarafından yapılan bu program, ilk dönem derlemelerinin gerçekleştirildiği Çankırı’dan bütün yurda yankılanma zemin, zaman ve bahtiyarlığını bulmuştur. Bu durum tevekkeli değildir. Çankırı musikisinde bir ayrıcalık vardır. Bütün dinleyeni kendi dünyasına çeken onu tamamen sarıp sarmalayan, bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışırken bir yandan da insanı ıstırap yüküyle yükleyen, diğer yandan sihirli bir şekilde zihinleri işgal eden, insan tabiatını doğrudan doğruya etkileyen bir vücut gösterir. Onu vücuda getirenlerin dehasını gösteren bu musiki, Türk musiki geleneğinin içindeki yerini alır.
Makamdan makama geçerken insanı farklı yönlerden sarar ve şaşkına çevirir. Aslına bakılırsa mahalli olmasından da öte, Sıvastopol Önünde, Şıpka’da ve daha nice yerlere, daha nice bölgelere gider. Gittiği gibi insanı da alır oralara götürür. Asırların içine sinip gelerek demlenir, demlendikçe lezzetlenir, lezzetlendikçe çeşnisini artırarak dünden bu güne, bugünden yarına uzanır gider. Geldikleri yerler olduğu gibi, bu toprakların bağrından biterek bülbül nağmeleri gibi sazdan ve sözden dökülür, “Eğil dağlar eğil üstünden aşam” diyerek Türk dünyasını ve Türk coğrafyasını sarınarak en ücra köşelere, tahmin edilemeyecek yerlere kadar giderek Çankırı’nın sesi olur, nefesi olur, bir meltem gibi nereden esmeye başladığı bilinmeyen, nereden geldiği anlaşılmayan, nereye gittiği meçhulde kalan bir belirsizlik içinde, ucu, ortası belli olmadan musiki dünyası içinde gezinir durur ve böylece Türk musikisi içindeki yerini alır.
Dene bilir ki; Yunus’un dilinde ulvi bir derinliğe alıp götüren sesten bir incelik, bir his uyanması alırken, Mevlana’nın “kim olursan ol, gel” çağrısına kulak vererek bağrını açar ve kucaklamaya hazır bekler, hatta sımsıkı kucaklarda. Ahi Evran’la dürüstlüğün ve sanatta ciddiyetin önemini benimser. Çankırı Yaren Meclisinde “eline, beline, diline” sahip olmanın verdiği bir kimlikle dikilir ve sonra Sabri Baba Olur Yaren Meclislerinde dile gelir:
“Her ne ki ararsan gönülde mevcut
Gel tavaf eyle sen beyti hudayı
Anda hasıl olsa gerektir maksut
Sıdkıla ettinse tahsil rızayı
Makamı hazreti resulu Ekrem
İçinde gizlidir nice bin alem
Arşu kürsü sema levhile kalem
Seyret gönüldeki ibret nümayı
Peygamberi Zişan buyurmuş insan
Hadisi kudsidir itmen mi iyman!
Kulubi – suara hazreti – rahman
Nasıl yıkan zalim böyle binayı
Cihanda kemalin reyigan olur
Kalbini kıranlar peşiman olur
Ziyaret ederler bir zaman olur
Şehri Çankırı’da Sabri gedayı”
Hakikati içinde yol alır gider. Giderken de Çankırı Yâren Meclisine yolu uğrar. “Akşam güneş battıktan sonra yâren toplanmağa başlar…, ince saz mütemadiyen peşrev çalar,”[1] “millî ve mahallî havalar çalar… Şarkılar, türküler, koşmalar, semailer, kalanderiler, gazeller söylenir.”[2] “Yârenden güzel seslilerle çalgıcılar ayağa kalkarlar ve kemali ihtiramla başağanın huzuruna gelirler. Hususi makamla…,”[3] okunan Çuhadaroğlu Peşrevi’nin peşinden gelen eserler sazın teli ile birleşen hançerenin dudaklardan süzülüşüyle ince hisse öyle bir yüklenir ki, sazlar bile “ince saz” adını alarak zamana siner, ruha dolar, gönül tellerini titreterek zevkin, güzelliğin doruklarına yükselir.
Bu bazen mahallî bir besteye bürünen başka bir mahallin bir güftesi, bazen de başka bir mahallin güftesinin mahalli bir bestesi ile birleşmesi, ya da her ikisinin de ya mahallî, ya da her ikisinin de başka mahallin bağrından ses bulmuş, nefes bulmuş, can bulmuş, buradan oraya gittiği gibi, oradan buraya taşınmış, beste veya güfte adını almış olur; sarar bozkır akşamlarını, kucaklar hayatı, düşünceyi, zamanı. Bazen usta, bazen acemi dudaklara yerleşerek gezer çarşıyı, pazarı, sokakları. Düğünlerde coşku olur, hayata yürünen yolun ucuna zevk, neşe ve gülücükler saçar. Günlük hayatta düşünceyi kucaklarken bazen buruk ve içten dökülen nameler kafa karıştırır, dudakları sımsıkı kapar, insanın boğazına çelik bir yumruk olur takılır ve bir ağıt olur uzar, insanın üstüne üstüne gelir.
Bazen beşiğinin başında bir tazenin sesinden dökülen ninni olur, çocuğun uyku dünyasını oluştururken, bir yandan da etrafına mesajlar yollar. “Ben mutluluğu tadamadım, bütün bunlara senin için katlanıyorum” anlamında bir yerlere göndermeler yapar. Kim bilir, belki bazen işe de yarar. Mani olur birilerinin karşısına dikilir. Yiğitçe bir duruşu da vardır. Gerekirse dönüşü olmayan bir yöne kayar. Karşısındakini sus pus eder. Sitemleri, acıları, sevinçleri, kederleri sarar sarmalar ve bir tutam çiçek eder sunar. Anlayan anlar, anlamayan kalkar meydanlarda oynar. Bu hayatın garip bir cilvesi olmalı ki, çoğunlukla ağıt olarak söze bürünen güfte, beste ile buluşunca meydanın ortasında şıkır şıkır oynatır insanları.
Mani diye başlayarak birde bakarsınız ki ucu yüreğe değerek kanatan bir ağıt olup çıkmıştır. O zaman “hikayeli türkü” adını alsa da aslında bir hayatın verdiği sıkıntıları dile getiren gerçek bir hayat hikayesinden başka bir şey değildir. Umudu, umutsuzluğu bir arada yaşatır. Acının onulmazını sarar sarmalar ve bir gizli bohça içinde sunar. Bu durumda genç bir kadını, Meryem kadını alır hikâyenin kahramanı olarak. Tabi ki Ahmet Ağa da bu hikâyenin kahramanlarındadır ve evliliğinden sonra yıllar geçtiği halde bir çocuk yüzü görmemiş, her gün biraz daha bu umudun peşinde koşmakta, her gün bu duygun altında biraz daha ezilmektedir. Bu arada çevre de boş durmaz tabi. Her önüne gelen Ahmet Ağa’nın kafasına bir fikir sokmaktadır ve bu da yetmeyerek onu yeniden evlenmeye mecbur hissettirmeye de başlamışlardır ve sonunda Ahmet Ağa’da bunun böyle olması gerektiğine inanır. Nihayet beklenen olmuş, Ahmet Ağa evlenmeye kalkmıştır. Aslında yaşananlar, yaşanacak olanlar ve ıstırapların en hası bundan sonra gelecektir.
*
* *
İnce Saz-Davul ve Zurna
Çankırı şehir merkezinde baş tacı edilen musiki aletleri bağlama grubudur. Hatta “akşam havaları”nda “ince saz” adını alarak yanık yanık namelenir ve insanın içine içine işler. Hani derler ya “adamı verem ediyor” diye, işte öyle bir şey. Bu grubun özelliğinden olmalı ki, Çankırı merkezinde halay biraz cılız kalmış, şehir meydanlarında kendine ne yer bulabilmiş, ne de rağbet görmüştür. Bu tür musiki daha çok kırsal kesimde, yani daha çok köy çevresinde davul-zurna eşlemesi ile gerçekleşmiştir. Şehrin musikisi meydanlarda, gezmelerde, sohbetlerde, yâren meclislerinde daha çok sakin duruşu ile ortaya çıkarken, ilçelerde ve köylerde bu durum birden bire değişir. Çünkü buralarda davul-zurna hemen öne çıkar ve bunların yerini hiçbir zaman bağlama grubu alamaz. Bir nebze, zaman zaman onlar da gövde gösterisinde bulunsalar da diğerlerine göre çok cılız kalırlar. Burada artık başköşeye oturan davul ve zurnadır. Aslına bakılırsa kır çevresine de yakışmıyor değillerdir.
Bizde bir söz vardır; “gittiğin yer körse kırp, topalsa sek” derler. Yani hangi ortamda bulunursan o ortama uymak adına dile getirilen sözdür bu. Bağlama grubu ile davul-zurna grubu da böyledir. Bağlama grubu küçük ve evlerle çevrili meydanlarda, dar çevrelerde veya kaplı mekânlarda öne çıkarken, davul-zurna grubu bunun tam bir zıddı ortamda ortaya çıkar. Geniş alanlarda, köy meydanlarında, yani tabiatın kucağında dile gelen bu musiki aletlerinin kendi hususiyetlerini gösteren ortamlarda etkisi ve gücü daha bir fazladır. Davul zurna ile çalınan eserler tabiata hâkim olarak yayılırken, saz grubu bunun zıddına bu ortamda zayıflar ve kaybolur. Onun için de öteden beri böyle bir uygulama sürüp gelmiştir.
Kırsal kesimde başköşeye oturan davul ve zurna, değişik makamlarda bir dillenmeye başlarsa, meydana çıkmamak mümkün değildir. Öyle bir davetkâr sesi vardır ki, ister istemez insanın kaslarını harekete geçirir.
Bu havaya kendini kaptıranlara ne demeli?!…
Bunların havaya girmesiyle duruşları değişir, dönüşleri değişir, sekişlerinde bir yumuşaklık, bir güzellik olmasına rağmen yiğitliğin heybetini görürsünüz. Bir insandan umulandan daha bir çevik, daha bir asillik okunur yüzlerinden. Dağ gibi dikilişleri, gözlerinden akan heybetin yanında insanı etkileyen bir estetik vardır. Davulun ve zurnanın tiz havası bir seslenmeye başladığında, genellikle ağır, oturaklı oyun havalarında sanki yere çakılmış, ya da meşhur bir heykelin elinden çıkmış gibi kıpırdamadan durur. O duruşa baktığınızda, garipliğin, boynu büküklüğün, bozkır insanındaki yoksulluğun dile geleceğini sanırsınız. Fakat mendiller kıpırdayıp, yere bakan gözler yavaş yavaş başla birlikte kalkmaya başladığında hiç de öyle olmadığını görürsünüz. Çünkü o bakışlar artık bambaşkadır. O bakışlara bir asalet gelip oturmuş, bir kendindelik, bir güven vardır. Hem köy delikanlısının kendine güvenini görürsünüz, hem de etrafını hayran bırakan o asil duruşu daha bir açıktan seyredersiniz.
Davul ve zurna fasıldan fasıla geçtikçe, hüznün ve neşenin harmanlanarak birbiri içinde sarmal bir şekilde hareketlere yön verdiğini görürsünüz. Bu durum musiki nameleri içinde gittikçe oturur, gittikçe ağır ağır demlenir. Demlendikçe de önce alınlar çilemeye başlar. Kaslar gevşer, mimikler değişir, bakışlarda bir ılımlaşma, yüzlerde bir sevinç, bir neşe pırıltısı oluşur ki, ten yorgunluğu arttıkça bakışlara oturan güzellik, bütün vücudu kapsar ve o insandaki rahatlığı ve huzur açığa çıkarır. Sanki sonsuza kadar sürecek olan bu durum, sadece oyuncuları değil, seyircilerde çeker alır içine. Zannedersiniz ki, azgın bir sele kapılan duygular haz vererek ya tarihin derinliklerindeki yerinizi alarak bir mazlum olursunuz, ya da bir zalimin karşısında naçar kalmış bir bîçare ve yahut da tamamen bunun tersine bir ruh hali içinde dağlar gibi dikilirsiniz içinizde azan, köpüren, coştukça coşan duygu seline kapılarak. Vehimler sarar, ürkeklikler yakalar, kaçarsınız, kovalarsınız ve hayatın bütün renklerini sanki bir ışık oyunu içerisinde resimler gibi, bir rüya âlemine takılır kalırsınız. Büyülü bir musikinin etkisiyle dünyanız değişir, düşünceleriniz değişir. Bazı kişilikler silinirken, bazen dev gibi dikilir bakışlarınız. Ya kaybolur, siner; ya yiğitleşir, gözünü budaktan esirgemeyen bir kahraman olur, bu duygu ile siz de meydanın ortasında bulursunuz kendinizi, meydan sizin naralarınızla dile gelir, inler etraf; ya da hiçbir şey düşünmeden sadece meydandan dışarı atmaya bakarsınız kendinizi. Uzaktan size gülen, gönül derinliğinden gelen bir takdirle sizi alkışlayanları belki duymazsınız bile. Bu görünmeyen mükâfatın en güzellerini kazandığınız halde beklide bunu hiçbir zaman fark etmezsiniz bile.
Bozkırın gizi, musikisine de sinmiştir. Hiç ummadığınız bir anda, muhteşem bir güzellik sarar bütün dünyanızı. Bu dünya öyle bir karşılar ki sizi, kırk kapılı, kırk kilitli kapılar birden bire açılır, siz bu kırk kapının da kırkının arkasındaki gizin içinde bulursunuz kendinizi. Ancak masallarda olan, nakış nakış işlenmiş ahşap yapıların ruhuna sinen ve ne yaparsanız yapın bir türlü çıkmayan o Anadolu kökboyalarının özelliğinde olduğu gibi, ruhunuza işleyen bir musiki cümbüşü içerisinde hayatın bir sahasında olduğunuz halde, bir masal âlemine, bir haz âlemine, bir başka hayatın içine akar gidersiniz. Ruhunuz temizlenir, kötülüklerden arınmış bir kişilik içinde, herkesi kendiniz gibi saf, temiz ve sadece gülen gözlerden yanaklara akan pembeliğin verdiği bir mutlulukla bütün insanları, bütün insanlığı güzellikler içinde, muhteşem bir dünyada görür, bu anı yaşar ve yaşatırsınız.
Hele ilerleyen zaman içerisinde sazların kendi dilinde insana direk hitabına başladığı anda, ruhlara hitap etmeye sıra geldiğinde, yılların acısı içinde ince bir hastalığa yakalanan veremli gibi, sıtma gibi sarıveren bu havanın etkisinden kurtuluş yoktur. Sonuna kadar, sonsuzun derinliklerine kadar alır götürür sizi. Galiba hayatın tadını almak biraz da buradan başlar. Onun için de hayatın içine girmek, belki de buradan başlamak, buradan yürümek gerek. Bu yürüyüşte biraz olsun, onun gizine, onun sihrine, onun dediklerine boyun eğip kulak verecek olursanız, o da size verebileceği, sunabileceği bütün güzellikleri sunacaktır. Sonuçta güzeli, güzelliği, sevgiyi, sevmeyi, hatta maziyi ve geleceği kucaklayan, sevda pınarlarını sonuna kadar açarak duygu imbiğine akıtan, dünü, bugünü ve yarını anda birleştiren, mesut, bahtiyar bir dünyanın pencerelerini açar. Bu musiki, hayatın cilvesini, kör talihin gidip bir yere toslamasını ve bazen de hiç tanımadığınız bir dünyanın kapısını aralayarak, hiç bilmediğiniz ve hatta aklınızın ucundan bile geçirmediğiniz bin bir türlü durumla karşı karşıya getirir. Bütün sevimliliği, bütün cazibesi, bütün oynaklığı ile size davetkâr bakışını gönderir ve cilvelenerek, heyecanlandırarak kapısını aralar. Hatta bununla da kalmaz, bütün kapılarını sonuna kadar, alabildiğine açar ve canı gönülden sizi buyur ederek, bu kapıdan tereddütsüz içeri girmenizi sağlar. Onun sihri buna yeterlidir.
Hiç tanımadığınız ruh dünyasına çekingen, telaşlı, korkak da olsa adımınızı atıp, o eşikten bir geçmeye görün; o musikinin cezbesine bir kapılmaya görün; tanıdığınız ve bildiğiniz o insan gider, hiç tanımadığınız, bilmediğiniz, hatta fizik olarak bile başka bir kişilik, başka bir insan çıkar, gelir dikilir karşınıza. Zaman durur, mekan durur ya da başka bir görünüm kazanır. Artık sadece kulağınızdan giren o ahenkli havanın sarıp sarmaladığı, vücut dünyasında dağ dağ ilerlediği, bütün benliğinizi sarsarak kendi bünyesinde alıp erittiği anı yaşarsınız. Farkına bile varmadan, durup dinlemeden, inanıp inanmayacağınızı bile bilmeden, hatta sorgulamaya vakit bile bulamadan, hatta ve hatta buna fırsat bile bulamadan yolunda yürürsünüz. Azgın sulara düşmüş bir saman çöpünün, o suyun oynaklığınca oynayan, coşkunluğunca coşan, sakinliğince de sakinleşen, ama her zaman bir duruşu, bir kimliği, bir kişiliği olan, bir boşlukta kimsesiz ve yalnızlıkta değil, tam tersine ayağı yere basan, muhayyilenizin boşluğunun dolduğunu hissedersiniz.
Musiki sadece oyuncuyu sarmaz; bir o kadar da dinleyeni etkiler. O ortamda bulunan tüm insanlar bundan nasibini alır. Herkes aynı sihrin etkisindedir. Bu sihir, sanki bütün dünyaya etki eden o sazın üzerinde gezinen parmaklardadır. Gönül tellerini ayağa kaldıran bu ses, herkesi kendi bünyesi içine çeker. Herkesi ne oldu, ne bitti, nasıl oldu bilemeden, hatta düşünemeden bunun sihirli çemberine kapılır. Bu öyle bir etkilenmedir ki, inansın kendi derinliklerinde bir yerde, bir merkezde; ya da kendi dışında ama kendini de içine alan bir yerlerde, bir yerlerin ta derinliklerinde, bir anda bitiveren, an an büyüyerek sarıp sarmalayan, başka düşüncelere meydan vermeden sırf endi olup çıkar. Her şeyi o gözle gösterir, o sesi dinleyen, bu sesi duyan herkes munis munis bunun arzusuna uyar ve bir ruh bütünlüğüne ulaşır. Ne kadar kalabalık olursa olsun, ne kadar çokluk olursa olsun herkes bu sihrin hükmü altındadır.
*
* *
Musiki insanlara neler söyler?…
Ben hep merak etmiş, kafa yormuşumdur. Musiki insana neler söyler?… Neden bir sihirli el sizi musikinin ahengine sokarak ona eşlik etmesi için sizi zorlar?… Neden kaslar kendiliğinden harekete geçerek ya sizin de ona uyup mırıldanmaya başlamanızla da bırakmaz, o havanın ahengine kapılarak oynama arzusunu kamçılar ve oynamaya başlarsınız?…
Bu tür soruları çoğaltabilirsiniz.
Şöyle düşünün; hiç bilmediğiniz, hiç tanımadığınız bir milletin musikisi ile ilk defa karşılaşıyorsunuz. Onu dinliyorsunuz. Ne anlarsınız?… Ya da ne kadarı sizi etkiler?…
Aman etkilemez demeyiniz, çünkü bu gerçekdışı bir tutum olur. Mutlaka etkileyecektir. Bazen kendi çevrenizdeymiş gibi o musikinin sesine kulak verip oynarsınız bile. Söz mü?… Ona ne hacet, musikinin o sihirli havası yeterde artar bile.
Ama, yinede son zamanlarda sık sık duyduğum yaşanmış bir fıkra geliyor aklıma. Bu fıkra zaman zaman değişen vilayet adlarıyla anlatılıyor. Fıkra şöyle:
“Devlet Senfoni Okestrası, ilk defa Anadolu turnesine çıkmış. Şehir halkı, orkestranın verdiği müzik konserine davetli. Hatta bu davet biraz da ısrarcı. Şehir halkı salonu doldurmuş. Sessiz, sedasız konseri dinlemiş ve izlemişler. Nihayet konser bitmiş ve kapılar ardına kadar açılmış. İlk defa yapılan bu denemeyi herkes merak ediyor. Bir muhabir / spiker koşmuş içerden çıkan vatandaşlara… Fikirlerini alacak. Nihayet birisini yakalamış ve sormuş:
“-Nasıl buldunuz?!…”
Cevap müthiş tabi:
“-Vilayet, vilayet olalı böyle bir işkence yaşamadık bey!..”
Doğrumudur, yanlış mıdır bilinmez. Ama bu durum milletlerin kimliği sözünü hatırlatıyor. Bu kimlik, asırların içine sığarak uzanıp gelen kültürün kişilik kazanmasıdır. Türk kültür yapısı içerisinde yer etmiş olan musiki, halkı pişiren, hüznün ve sevinci aynı oranda kişilere yansıması ile kendini bulmuştur. Güfte ile bestenin birleşerek inansa yansıması, ağıtların bile zaman içinde oyun havaları olarak kabul görmesi, bu durum söz konusu olunca insan kaslarını kendiliğinden harekete geçirmesi dikkate değer bir husustur. Türk musikisini bir bütün olarak düşünürsek, abideleşerek bu günlere kadar ulaşmış olan eserler, burada saklı olan sırrın da anahtarı durumundadır.
*
* *
“Ah yine akşam oldu ezan sesi var
Hep ellerin yâreni var eşi var
Ben garibin şu diyarda nesi var
Ben saramam a efendi yar sarsın”
Diyerek akşam ezanı ile başlayan sohbetin arasında ferfene, yâren meclisi vb kalabalık arasında olan insanın yalnızlığını ve çektiği ıstırabın, çilenin rengini yansıtır. Garipliği ve çaresizliği, çatık kaşlı değil de, neredeyse gülerek anlatır. İçindeki fırtına ise içeriden yakıp kavuran ateşin dışa yansıyışı ile güller açan, güzelleşen gülücüğün derinliğince, anlamınca büyüktür. Sızlanış incedir; tıpkı ince sazdan dökülen notaları hançereden süzülüp gelen sesle birleşmesi ile insana verdiği hüznün acısı kadar, serzenişi de bir seviyesinin olduğuna şahitlik eder. Ama buna rağmen tümüyle ümitsiz de değildir:
“Akgül ile kırmızı gül kavuşur
Kavuşur da bir arada buluşur
Hasret olan bir gün olur kavuşur
Ben saramam a efendi yar sarsın seni”
Diyerek beklentisini dile getirdiği gibi ileriki bir zaman içine saklar:
“Dost sabah olmayınca kapı açılmaz
Günler doğmayınca benler seçilmez
Yavru da gelmeyince bade içilmez”
Der ve galiba aşkın badesini vurgulayarak ayrılığın iki yüzünü birden dile getirir. Beşeri bir sevginin kılıfına büründürerek sunulan bir tasvvufi derinliğe doğru çekip götürdüğü de olur. Hani ne derler? Bazen bakış açısı da önemlidir. Neden içilmediğini de:
“Şebabım gel gel
Amanın gel gel
Sunam da gel gel”
Sözleriyle de meramını açığa vurur. Israr la “gel gel” diye tekrarlanan ve beklenen gelir mi bilinmez. Ama bilinen bir gerçek vardır ki, o da bu tür çağrılara kulak asıp gelenler pek azdır doğrusu.
“Yüzüğümün allı pullu kaşı var
Ben garibin şu diyarda nesi var
Hep elerin yareni var eşi var
Yandım Allah hasretime kavuştur
Ya kavuştur ya sevdayı savuştur”
Diyerek arzu ve isteğini hem açığa vurur, hem de bir güzel pekiştirir. Aslında pek pekiştirmekle de kalmaz:
“Saçım uzun ben saçımı tararım
Yar yitirdim uğrun uğrun ararım
Var mı benim bir kimseye zararım
Yandım Allah hasretime kavuştur
Ya kavuştur ya sevdayı savuştur”
Kendisini sorgulamaktan da geri durmaz. Suçsuz, günahsız ve hatta zararsızdır da. Ama bir kez sevdaya tutulmuştur. Bu sevda yakar kavurur. Tek çaresi dua kapısıdır ve onu yapar; “Ya kavuştur ya sevdayı savuştur” der. Demesine der de çözüm gelir mi? İşte orası biraz şüpheli. Bakarsın beklenen de çözüm de hiç gelmez. Gözler açık, beklenene ulaşılamadan sona ulaşılır. Her ii durumda da işi zordur. Çünkü “savuşturmak” da “kavuşmak” kadar zordur. Bunlar insanın hayatta yüklendiği yükün özgül ağırlığıdır. Zaman içinde kabuk bağlasa bile zaman gelir küller açılır ve arasından kor yeniden açığa çıkar. İşe zaman içinde değişik söylemlerle dile gelen durum budur. Bu durum dün de böyleydi, bugün de böyle ve yarın da böyle olacaktır. İnsan var oldukça da böylece sürüp gidecektir. Ne demiş Karacaoğlan:
“Sevda sevda derler be hey yâenler
Bilmeyene bir acayip hal olur”
Türküler peş peşe sıralandıkça konular da peş peşe gelir. Her konu bir türkünün, her türkü bir hikâyenin üzerine oturur.
“İki geyik bir dereden su içer
İçer içer dertsizlere dert saçar”
Derken;
“Akşam oldu pencereye aller gerildi
Yüreğimd hazin hazin yağlar eridi”
Bir diğeri;
“Binbaşının adı halim
Tophanede olur talim”
Ve bir başkası;
“Atımı bağladım ben bir asmaya
Benden selam söylen nazlı yosmaya”
Türküler değiştikçe, makamdan makama geçildikçe dertler, kederler bir bir dökülür ortaya. Halkın yaşantısından cımbızla çekilen konular bir bir sıralanır. Bir bakarsınız garip, naçar kalmış bir kızın veya bir gelinin ağzından dökülür; ya da bir yiğidin kahreden, yiğitliğine yediremediği durumu seslere, kelimelere, makamlara yükleyerek topluma sunar. Ucundan bucağından açılan dertler, öyle olur ki sır olur çıkar. Kim ne demiş, neden demiş, nezaman demiş, kime demiş… sıralanır gider. Hele bir de zamanın yiyip bitiren, kemren o vurdumduymazlığı içine düşerse, ancak yüreklere işleyen yönü kalır ortada, artık merak etsenizde bulamazsınız başını ve sonunu. Bunları dinlerken alından aşağı, şakakları ıslatarak inen terler insanların içine ılık ılık akan duygu damlalarıyla dolar taşar.
Bazen adaklar adanır, dilekler dilenir ve hatta mısralar yakılır ki murada erile. Yine Çankırı’ya has bir türküde bu:
“Çarşılardan üç mum aldım yamaya
Yakıp yakıp yar yüzüne bakmaya”
Diye sazın telleri üzerinde dile gelir. Bu dile gelişte de yine ince bir nokta vardır. Tıpkı; “İki geyik bir dereden su içer” denilere bir zamanların Çankırı’sına bir gönderme yapılırken, diğer yandan; “Akşam oldu pencereye aller gerildi” diyerek bir sosyal olayı anlatşında olduğu gibi, ya da “Onbaşının adı Halim / Tophanede olur talim”diyerek bir zamanların Çankırı’sında bulunan “Topçu Alayı”nın bulunmasını açığa verdiği gibi; “üç mum yakarak” dileğinin yerine gelmesi için yaptığını, ya da böyle bir geleneğin yaşatıldığını da ortaya koyar. Ya:
“Kahve Yamen’den gelir
Bülbül çemeden gelir
Ak topuk eyaz gerdan
Hergün hamamdan gelir”
derken Çankırı’da kahvenin özel bir yerine de açıkça vurgu yapmış olmaz mı?!.
Kahve Osmanlıdan bu yana insan hayatına öyle bir girmiştir ki, bugün bil hala sosyal hayatın olmazsa olmazları arasındaki yerini korumaktadır. Tabiî ki Çankırı’da da aynı şekilde devam eder. “Hoş geldiniz”i sevinçle sunmak anlamını taşırken, aynı kahve gecenin ya da şöyle diyelim; misafirliğin uzaması durumunda hemen yeniden meydana çıkarak misafire açık seçik ama çok sessiz bir uyarı mahiyetini taşır. Sanki, “Ziyaretin kısa olanı makbuldür” der gibidir. Bu aynı zamanda; “Kalkıp gitme zamanın geldi” anlamını da taşır. Tıpkı “Yâren Meclisi”nde “Küllü Kahve”de olduğu gibidir. Bütün Çankırılı, ya da Çankırı’da uzun müddet yaşayanlar bunu bilir ve sosyal hayatlarında da uygularlar. Zaten uygulamazlarsa, bu uygulamanın “Yâren Meclisi”nde kahvesini içtikten sonra oturmaya devam edene biraz sonra “Küllü Kahve”nin ikam edildiği ve devamında da süpürgenin üstünde ayakkabılarının önüne geldiğini görür. Bunun anlamı ise gayet açıktır.
Yine mi gitmiyor?
İki yâren, iki tarafından girerek, kolundan, bacağından tutup kapının önüne konur.
*
* *
Derler ki; Yıl 1925…
Cumhuriyet yeni kurulmuş.
Atatürk yurt gezisine çıkmış ve nihayet bir türlü paylaşılamayan bir yolculuğa gelmiş sıra; Çankırı-Kastamonu gezisine. Atatürk şehrin girişindeki / bugünkü Atapark’a gelince arabasından iner. “Çankırı topraklarında ilk ayakbastığı yerdir.” derler. -Ama halk arasında daha önce geldiği de anlatılır dilden dile. Bunun ispatı zor olduğu için halkın konuşmasıyla sınırlı kalır.- Atatürk, Atapark’ın olduğu alana indiğinde, bütün Çankırı halkı Atasını görmek heyecanıyla yığılır o koca alana. Orada bir tören yapılır. Ve derler ki:
“-Çankırılı Mahi Kadın kuşanmış mavzerini, binmiş atına ve gelmiş karşılama alanına:
-Vursun sazlar Mahi Havasını” demiş.
Sazlar başlamış Çankırı Zeybeği’ni çalmaya:
“Mahim vardır Mahim vardır
Aman içerimde ahim vardır
Kokulmadık gülüm gülüm vardır
Amman gelişi Mahime benzer
Yavrum sekişi şahine benzer
Mahimi gördüm düşümde
Aman çıkan ayın on beşinde
Sevdası vardır başımda
Amman gelişi Mahime benzer
Yavrum sekişi şahine benzer”
Başlamış Mahi Kadın Çankırı Zeybeğini oynamaya. Kayıtlara geçmiş midir henüz bilmiyoruz. Öyle ya, daha henüz Ata’nın Çankırı’ya gelişini komşu vilayete bile kabul ettirebilmiş değiliz. Geçelim.
“Duvara vurdum kazmayı aman Alim
Güzeller bağlar yazmayı
Çirkinler ne bilir gezmeyi
Kimden öğrendin gezmeyi aman Alim
Ah senin elinden
Usandım çıtı pıtı dilinden
Yeşil çadırlar kurulsun aman Alim
İçinde demler sürülsün”
Burada da Çankırı Yâren Meclislerinde, ferfene / erfene, sohbetlerinde olduğu kadar, ilkbaharın girişiyle başlayan Çankırı Gezmeleri’ne de bir gönderme, bir hatırlatma olduğu görülür. Ve hemen peşinden ilave eder “Yeşil çadırlar kurslun aman Ali’m / İçinde demler sürülsün” diyerek “yeşilin”, “murad” olduğunu söyleyiverir. Bunun yanında aynı kategoride yer alan “Mineler” türküsü de:
“Aman el duydu alem duydu
Aman kimin ağzın tutarsın”
Diyerek dile düşmenin, durum tespitinde bulunur. Bu tespiti yaparken de, “öfkeyle kalkan zararla oturur” atalar sözünde olduğu gibi, türkünün yakılış hikâyesiyle ilgili ipuçlarını mısra aralarına sıkıştırıverir.
“Genç Osman” türküsünde -destan mı demeliydim bilmiyorum- Türk tarihinde “gözü pekliğin”, delikanlılığın, yiğitliğin ne olduğunu açık bir dille ve güzel bir örnekle, hikâyesi ile birlikte sunar. Mahalli renginde var olduğunu, bünyesine sindiğini gösteren Çankırı varyantında:
“…
Genç Osman’ın ahı kötüden kötü
Düşmanın kılıncı zehirden katı
Çekiverin baş tavladan kır atı
Özengiler kızıl kana boyansın”
Diyerek Koroğlu’nun “Kırat”ını hatırlatır. Zaten destanın girişinde yüreği burkan bir manzara çizerek başlar:
“Bir sabah namaz bedenden aştı
Kellesi düştü de gene savaştı
Nice münkirlerin tebdili aştı
Atladı hendeği geçti Genç Osman”
Tarihe mal olmuş, efsanelere karışmış, tolumun ruhi yapısını yönlendiren ve duygularını bir hayat hikâyesi, insanın havsalasını zorlayan bir durum tespiti söz konusudur. Halkın belleğine yerleşen bu durum, yüzyılların üzerinden aşarak zamane gençlerine kadar ulaşır ve önlerine bir kahramanlık abidesi çıkarır. Genç dimağlarda milli ve manevi ruhun ulvileşmesine ve kişilik kazanmasına sebep olur. Aslında bununla da kalmaz, bir başka Genç Osman türküsünde dudaklara gülücükler yığılmasına sebep olur ve konunu vahametini biraz yumuşatır:
“Osman değil aslan
Gel sineme yaslan
Tenekeci Osman
Ekmekçi Osman
Şalgavanın Kel Osman
Kesteğin Osman…”
Ve Çankırı’da ne kadar Osman varsa sayar gider peş peşe, ular ulaya bildiği kadar. Dudaklardan gülücükler süzülürken ritme uyan kaslar oynayanlara daha bir hararetli terler döktürür. Tarihin derinliğinden bir anda çeker alır sizi güne, hatta ana getiriverir.
Bir başkası ise; “Kaleden kaleye şahin uçurdum” türküsünde olduğu gibi, daha türkünün başlığında sizi tekrar çeker tarihin derinliğine. Boş sözler olarak algılayanlara bir cevap vermek için de;
“Kalenin ardına ekerler darı
Ekerler biçerler ederler kârı
Elimden aldırdım gül yüzlü yarı
Yar bana yareler açtı nideyim
Yolum bir yolsuza düştü nideyim”
Gibi sözlerle;
“Kaleden kaleye şahin uçurdum
Yare şeker ezdim şerbet içirdim
Ah ile vah ile ömür geçirdim”
Sözleriyle konuyu bütünleştirip, zaman içinde sosyal ve askeri yaşantı hakkında bilgi tespitinde bulunur. Zamanı açık seçik ele vermese de sezdirerek bir zamanlar içinde yaşanan bir kesitini sunar, geçmiş zamanı şimdiki zamanın içine yerleştirerek dünü bugüne taşır. Dünün acıklı bir durumuyla bugün sizin yüreğinizi sızlatır.
“Yar beni bırakmış yâd ele bakar
Yar bana yareler açtı neyleyim
Yolum bir yolsuza düştü neyleyim”
Yolun yolsuza düşmesi bilinen ve tanınan bir deyimdir; “Allah, kimsenin yolunu yolsuza düşürmesin” derler. Anadolu’da yaygın olan bu söz, Çankırı türküsünde yerini bulmuş. Bu sözün altında yatan ise, arzulanan sonuca ulaşılamamanın verdiği sıkıntıyı anlatması bakımından güzel bir örnek. Ama ayrıntıya girilmesi için de türkünün hikâyesinin ve çıkış kaynağının bilinmesi gerekiyor. Bu da zaman içinde dilden dile, gönülden gönüle taşınarak gelen bu tür eserlerde pek kolay olmasa gerek.
[1] UYGUR, Tahsin Nahit, Çankırı Halk Edebiyatı, Okuyan Adam Yayınları: 3, s. 28, 2002
[2] UYGUR, Tahsin Nahit, Çankırı Halk Edebiyatı, Okuyan Adam Yayınları: 3, s. 29, 2002
[3] UYGUR, Tahsin Nahit, Çankırı Halk Edebiyatı, Okuyan Adam Yayınları: 3, s. 31, 2002
