Prof.Dr. Süer Eker, deyimlerin ve atasözlerinin eksik, yanlış, anlamları dışında kullanılmalarından yakınıyor. Söze büyük anlatım zenginliği katan özlü sözlerdir onlar. Kalıplaşmışlardır. Sözcükleri ve sıralanış yerleri değiştirilemez; eksiltmeler, eklemeler yapılamaz. Yapılırsa bozulur, ifade edilmek istenen anlamı dolduramazlar. Bu tür bozmalar yaygınlaşırsa sözün atasözü ve deyim olma özelliği ortadan kalkar, sıradan sözlere dönüşür.
“Ateş almaya mı geldin?” deyimi “Ateş istemeye mi geldin?” yapılamaz. “Kulak vermek” yerine “kulak uzatmak”, “göz atmak” yerine “göz fırlatmak” diyemeyiz. “Armudun sapı var, üzümün çöpü” deyimini “elmanın sapı var, eriğin çekirdeği.” yapamayız.
“Ne ekersen onu biçersin.” atasözünü “arpa ekersen buğday biçemezsin.” yapamayız, yaparsak atasözü olmaktan çıkıp bizim sıradan sözümüz olur. “Az tamah çok ziyan getirir.” atasözü “Zararın çoğu açgözlülükten gelir.” olarak değiştirilemez.
Özdeyişler (vecize, özlü söz, aforizma) de öyle. Onlar, söyleyenleri belli bir tür atasözü gibidir. Nasıl bir şairin şiirindeki sözcükleri değiştiremezsek, çok gerekliyse önce aslına, sonra çevirisine yer veriyorsak özdeyişlerde de öyle davranmak gerekir.
Günümüzde atasözleri ve deyimler, daha çok halk arasında ve anlamlarına uygun kullanılmaktadır. Bir köye giderseniz bu zenginliği gözlemlersiniz. Bir atasözüyle, bir deyimle sayfalar dolusu anlamı ortaya koymak mümkün. Yazılı edebiyatta, şehir kültüründe giderek daha az kullanılır oldular. Biraz da bu yüzden yanlış kullanıldıklarını görebiliyoruz.
Yüzlerce, hattâ binlerce yıl önceden geldikleri için günümüzde birçoğu unutulsa da her atasözü ve deyimin çıkışıyla ilgili yaşanmış bir olay, bir öykü vardır. Bunlarla ilgili derlemeler vardır.
“Ateş almaya mı geldin?” deyimin kaynağıyla ilgili bir öyküden alıntı aşağıdaki parça güzel bir örnek:
“İbiş, bahçenin köşesine yaptığı barbekümsü ocağa çalı çırpı, odun parçaları koyup yaktı. Topladığımız taze mısırları çevireceğiz. Ocak kolayca alevlenince dertlenmiş gibi içini çekti. ‘Şu ataşın golayına yanıvirmesi ne gıymatlı bilin mi?’ diye sordu. Cevabımı beklemeden anlatmaya başladı.
‘Çocuuken fukaralık çoğudu. Geysilerin yaması o gadar çok olurdu ki anasıyla yaması hangisi bilinmezdi. Şu ocaa yaktıımız kibrit bile bahalı gelir, bulunmazdı. Anam tarladan dönünce gapının önünde duru, köyü şöyle bi tarassut iderdi. Bakardı kimin bacası tütüyor. Sonra bana goş ayşaabangilden ataş iste, dirdi. Ayşaaba önce açtıım iki avucuma kül doldurur, sonra ortasına irice bir köz goyardı. Avucum heç yanmadan çaparak eve dönerdim. Anam o közü ocaktaki guru çalıların arasına goyar, dakikalarca üfleye üfleye ocaa yakardı. O günler aklıma gelivirdi.’
Böylece ben de gittiği yerden hiç oyalanmadan ayrılmak isteyenlerin durumunu anlatmak için kullanılan ‘Ateş almaya mı geldin?’ deyiminin nereden kaynaklandığını öğrenmiş oldum.”
