FAY HATTI HİNDİSTAN’A DOĞRU KIRILIYOR
Yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılı geride kalırken dünya siyaseti artık tek merkezli krizlerin değil, birbirine eklemlenen ve birbirini besleyen çok katmanlı gerilimlerin dönemi hâline gelmiş durumda. Artık mesele yalnızca devletlerarası güç dengesi değildir; enerji hatları, finansal mimari, vekâlet savaşları, psikolojik harp unsurları, dijital alan hâkimiyeti ve teolojik referansların politik araç olarak kullanılması çok katmanlı bir stratejik zemini ortaya çıkarmaktadır. Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Karadeniz havzası, Kafkasya ve Hint-Pasifik hattı birbirinden bağımsız değil; aksine aynı küresel satrancın birbirini tamamlayan cepheleridir.
Bir bölgede atılan adım, binlerce kilometre ötede başka bir fay hattını harekete geçirebiliyor; bir başkentte yapılan bir konuşma, yalnızca diplomatik bir jest olmaktan çıkıp iç siyasetleri, ittifak dengelerini ve küresel piyasaları aynı anda etkileyebiliyor. Son dönemde yaşanan gelişmeler bu karmaşık ağın ne kadar sıkı örüldüğünü açık biçimde gösteriyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin İsrail ziyaretiyle başlayan tartışmalar, kısa sürede İran ile ABD arasındaki nükleer gerilime, Pakistan ile Afganistan hattındaki sıcak çatışma ihtimaline, Çin’in enerji ve lojistik kırılganlıklarına ve nihayetinde Türkiye’nin bu çoklu basınç ortamında nasıl bir yol haritası izlemesi gerektiğine kadar uzanan geniş bir tabloyu önümüze seriyor.
Modi’nin İsrail ziyareti, yüzeyde iki ülke arasındaki ilişkilerin doğal seyri içinde okunabilecek bir diplomatik temas gibi görünebilir. Ancak ziyaretin zamanlaması, kullanılan dil ve verilen sembolik mesajlar, bunun sıradan bir protokol adımı olmadığını ortaya koyuyor. Modi, İsrail parlamentosu olan Knesset’te konuşan ilk Hindistan Başbakanı olarak tarihe geçti. Konuşmasında 7 Ekim 2023’teki saldırıları açıkça terör eylemi olarak nitelendirdi, Hamas’ı terör örgütü şeklinde tanımladı ve “Hindistan, bugün ve gelecekte İsrail’in yanında tam bir inançla ve kararlılıkla durmaktadır” ifadesini kullandı. Buna karşılık Filistinlilerin yaşadığı insani trajediye, iki devletli çözüm perspektifine ya da işgal meselesine değinmemesi, konuşmanın tek taraflı bir ton taşıdığı yönünde eleştirilere yol açtı.
Bu ziyaretin sembolik boyutunu güçlendiren unsurlardan biri de Modi’ye Knesset madalyasının takdim edilmesiydi. İsrail devleti ve Yahudi halkına önemli katkılar sağlayan kişilere verilmek üzere tasarlanan bu nişanın Modi’ye sunulması, Tel Aviv’in Yeni Delhi’ye biçtiği rolün ipuçlarını veriyor. İsrail açısından Hindistan, hem demografik büyüklüğü hem ekonomik potansiyeli hem de nükleer kapasitesiyle, küresel güç denkleminde kritik bir ortaktır. Özellikle ABD ile zaman zaman gerilimli seyreden ilişkiler ve Batı dünyasında artan eleştiriler karşısında İsrail’in yalnızlık algısını kırmak için Hindistan gibi büyük bir demokrasinin desteği önemli bir diplomatik koz niteliğindedir.
Ancak Hindistan’ın tarihsel arka planı bu yeni yakınlaşmayı daha da çarpıcı kılıyor. 1947’de Birleşmiş Milletler’de Filistin’in iki devlete bölünmesine karşı ret oyu veren Hindistan, 1950’de İsrail’i tanımış olsa da uzun yıllar mesafeli bir politika izledi. 1992’ye kadar karşılıklı büyükelçiliklerin açılmaması, Yeni Delhi’nin Filistin yanlısı geleneksel çizgisini yansıtıyordu. 2014’te Modi’nin iktidara gelmesiyle birlikte ise savunma, teknoloji ve tarım alanlarında İsrail’le ilişkiler hızla derinleşti. Yine de Hindistan’ın tamamıyla bir eksene angaje olduğunu söylemek abartılı olur. Modi’nin Knesset’te “ittifak” yerine “iş birliği” ifadesini tercih etmesi, Hindistan’ın stratejik otonomisini koruma refleksinin sürdüğünü gösteriyor.
Bu denge arayışının arkasında iç dinamikler de var. Hindistan’da yaklaşık 200 milyon Müslüman yaşıyor; bu, dünyadaki her on Müslümandan birinin Hindistan vatandaşı olduğu anlamına geliyor. Bu nüfusun büyük çoğunluğu Sünni olmakla birlikte önemli bir Şii azınlık da mevcut bulunmaktadır. Şiilerin tarihsel ve dini bağları nedeniyle İran’la kurduğu ilişkiler, Hindistan iç siyasetinde hassas bir denge oluşturuyor. Modi’nin İsrail’le yakınlaşmasının yalnızca Müslüman kesimde değil, seküler ve sol çevrelerde de eleştiri alması, dış politikanın iç politikayla ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor.
Hindistan-İsrail yakınlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkilerle sınırlı değil; İran boyutu nedeniyle daha geniş bir jeopolitik çerçeveye oturuyor. İran ile ABD arasında Cenevre ve Viyana hattında süren nükleer müzakereler, son dönemde yeniden kritik bir eşiğe gelmiş durumda. ABD’nin “sıfır zenginleştirme” talebi ve İran’ın bunu egemenlik hakkına aykırı bularak reddetmesi, taraflar arasında derin bir uçurum yaratıyor. Washington, yaptırımların kaldırılması karşılığında kalıcı ve denetlenebilir kısıtlamalar isterken; Tahran, nükleer programının tamamen sivil amaçlı olduğunu savunuyor ve nükleer silah peşinde olmadığını vurguluyor.
Müzakereler sürerken ABD yönetiminden gelen sert açıklamalar ve İsrail’in olası tek taraflı saldırı ihtimali, bölgenin tansiyonunu yükseltiyor. Özellikle ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, diplomatik baskı ile askeri caydırıcılığın iç içe geçtiği bir “eşik yönetimi” stratejisine işaret ediyor. ABD kamuoyunun büyük çoğunluğunun İran’la savaşa karşı olması, Washington’ın doğrudan bir çatışmaya girmesini zorlaştırıyor. Bu nedenle, bazı çevrelerin İsrail’in ön alıcı bir saldırı yaparak ABD’yi fiili olarak sürece dâhil etmesi gerektiğini savunduğu iddiaları, jeopolitik hesapların ne kadar karmaşıklaştığını gösteriyor.
Olası bir İran-ABD ya da İran-İsrail çatışması, yalnızca iki ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyecek zincirleme sonuçlar doğurabilir. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir kriz, küresel petrol arzını ciddi biçimde aksatır; enerji fiyatlarındaki sert yükseliş, Avrupa’dan Asya’ya kadar birçok ekonomiyi sarsar. Irak ve Suriye’de İran destekli grupların hareketlenmesi, zaten kırılgan olan güvenlik dengelerini daha da bozar. Göç dalgaları ve radikalleşme riskleri, komşu ülkeler için yeni güvenlik sorunları yaratır.
Bu tabloya Pakistan ile Afganistan arasında tırmanan gerilim eklendiğinde, Güney Asya’da yeni bir fay hattının oluştuğu görülüyor. Pakistan’ın askeri kapasitesi ile Afganistan’daki Taliban yönetiminin asimetrik savaş yöntemleri arasındaki dengesizlik, çatışmanın konvansiyonel ve düzensiz unsurların iç içe geçtiği bir yapıya bürünebileceğini düşündürüyor. Bu hattın istikrarsızlaşması, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin önemli ayaklarından biri olan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ’nu da etkiler. Çin’in kara bağlantılarının zayıflaması, deniz yollarına bağımlılığını artırır ve Malaka Boğazı gibi dar geçitlerdeki kırılganlığı öne çıkarır.
Çin’in son yıllarda yenilenebilir enerji yatırımlarında gösterdiği atılım, enerji güvenliğini artırma arzusunun bir sonucu. Güneş paneli, batarya ve elektrikli araç üretiminde küresel liderliğe oynayan Çin, yine de petrol ve doğal gaz ithalatında dışa bağımlı. Malaka Boğazı’nın kapanması gibi bir senaryo, Çin ekonomisi için ciddi bir şok anlamına gelir. Bu tür bir küresel şok ise Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeleri dolaylı ama güçlü biçimde etkiler; enerji fiyatlarındaki artış, enflasyon ve cari açık üzerinde baskı yaratır.
Tüm bu gelişmeler Avrupa’daki siyasi dönüşümlerle de paralel ilerliyor. Ukrayna savaşı uzadıkça Avrupa toplumlarında yorgunluk artıyor; bazı ülkelerde Ukrayna’ya verilen desteğin sorgulanmaya başlandığı görülüyor. Almanya’da yükselen sağ popülist dalga ve Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısına yönelik eleştiriler, kıtanın iç bütünlüğünü tartışmaya açıyor. İtalya ve diğer bazı ülkelerde savaşın uzamasına yönelik isteksizlik, Avrupa’nın stratejik yöneliminde kırılmaların habercisi olabilir.
Bu karmaşık küresel tabloda Türkiye’nin konumu özel bir önem taşıyor. Türkiye, coğrafi olarak Avrupa, Orta Doğu, Kafkasya ve Karadeniz havzasının kesişim noktasında yer alıyor. Enerji hatları, ticaret koridorları ve göç rotaları Türkiye üzerinden geçiyor. Bu nedenle herhangi bir bölgesel kriz, Türkiye’yi doğrudan ya da dolaylı biçimde etkiliyor. İran’da yaşanacak bir çatışma, sınır güvenliği ve göç yönetimi açısından Ankara’yı zorlayabilir. Irak ve Suriye sahasında oluşabilecek güç boşlukları, terörle mücadele dengelerini değiştirebilir. Enerji fiyatlarındaki artış, ekonomik istikrarı sarsabilir.
Suriye sahası bu bağlamda kritik bir düğüm noktasıdır. Türkiye’nin sınır güvenliği, göç baskısı, terör tehdidi ve ticari koridorları aynı anda etkilenmektedir. Afrin kapısının kapatılması, yalnızca yerel bir idari karar değil; Türkiye-Suriye ticaretini zayıflatmaya yönelik stratejik bir hamle olarak okunmalıdır. Bu adımın arkasında, Türkiye’nin Suriye üzerinden Arap hinterlandına açılmasını sınırlama amacı olduğu değerlendirilmektedir. İsrail’in Suriye içindeki hava operasyonları ve belirli lojistik hatlara yönelik baskısı, Türkiye’nin bölgede ekonomik normalleşme sağlamasını zorlaştırmaktadır. Ticaret yollarının kesilmesi, yalnızca ekonomik değil; diplomatik etki alanını da daraltan bir sonuç doğurur. Bu nedenle Afrin kapısı meselesi, basit bir sınır geçişi tartışması değildir; Türkiye’nin güney koridoru üzerindeki nüfuzuna dönük bir müdahaledir
Bu nedenle Türkiye için temel mesele, tek bir kriz alanında “doğru tarafı seçmek ”ten ziyade, çoklu kriz ortamında manevra alanını koruyacak kurumsal dayanıklılığı inşa etmektir. Katmanlı hava ve füze savunma sistemlerinin geliştirilmesi, sınır güvenliğinde dijital entegrasyonun artırılması, deniz güvenliğinin ekonomik boyutunun güçlendirilmesi ve savunma sanayinde tedarik zinciri bağımsızlığının sağlanması bu stratejinin askeri ayağını oluşturur. Diplomatik alanda ise çok vektörlü bir denge politikası, NATO üyeliği ile komşularla ilişkileri aynı anda yönetebilme kapasitesi kritik önemdedir.
Enerji arz güvenliği ve lojistik altyapı da bu dayanıklılığın ekonomik boyutunu temsil eder. Orta Koridor ’un güçlendirilmesi, liman ve demiryolu yatırımlarının hızlandırılması, gümrük süreçlerinin dijitalleştirilmesi Türkiye’yi küresel ticaret ağlarında daha vazgeçilmez kılabilir. Ancak bu fırsatlar, aynı zamanda yeni riskler doğurur; transit ülke konumunun getirdiği güvenlik sorumlulukları artar.
Afrika Boynuzu ve Sahel bölgesindeki rekabet de Türkiye’nin dikkatle yönetmesi gereken bir alan. Doğu ile Körfez ekseni arasındaki nüfuz mücadelesi, yerel kapasite zayıflıklarıyla birleştiğinde kronik istikrarsızlık üretme potansiyeline sahip. Türkiye’nin burada “üçüncü yol” olarak tanımlanabilecek, şeffaflık, yerel kapasite inşası ve karşılıklı saygıya dayalı bir model geliştirmesi, uzun vadeli etki açısından önemlidir.
Küresel güç dengelerini simgesel düzeyde yansıtan unsurlardan biri de The Economist’in 2026 kapağıdır. O kapakta yer alan figürlerin konumlanışı tesadüfi değildir. Liderlerin yerleştiriliş biçimi, aralarındaki mesafe, arka plandaki semboller ve renk tercihleri; yaklaşan stratejik rekabetin alanlarını ima eder. ABD’nin merkezde konumlanışı, Çin’in karşı eksende belirginleşmesi, Rusya’nın sert yüz ifadesiyle askeri gücü temsil etmesi ve Avrupa liderlerinin nispeten ikincil konumda yer alması; güç dağılımının psikolojik haritasını sunar. O görsel, yalnızca bir dergi kapağı değil; küresel sistemin hangi aktörleri hangi rol ile sahaya süreceğinin bir tür ön izlemesidir. Türkiye’nin bu tabloda doğrudan merkezde görünmemesi, önemsizliğinden değil; satranç tahtasının kendisi olmasından kaynaklanır. Tahta görünmez ama oyunun kaderini belirler.
Bu geniş resim içinde Türkiye’nin konumu kritik bir eşikte durmaktadır. Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya uzanan jeopolitik kesişim alanı; Türkiye’yi yalnızca bir bölge ülkesi değil, denge kurucu aktör yapmaktadır. Ancak bu rol kendiliğinden sürdürülemez. Stratejik vizyon, askeri kapasite ve ekonomik dayanıklılık eş zamanlı güçlendirilmelidir.
Dış politika açısından Türkiye’nin öncelikli hedefi, çok boyutlu denge stratejisini kurumsallaştırmak olmalıdır. NATO üyeliği sürerken Rusya ile enerji ve güvenlik diyaloğu korunmalı; Çin ile ekonomik iş birliği geliştirilmeli; Avrupa Birliği ile ticari entegrasyon derinleştirilmelidir. Tek eksenli yönelim, Türkiye’yi kırılgan kılar. Bu nedenle “denge içinde esneklik” ilkesi temel alınmalıdır.
Suriye politikasında ise gerçekçi bir normalleşme süreci, güvenlik garantileriyle birlikte yürütülmelidir. Sınır hattında terör yapılanmasının kalıcı hale gelmesine izin verilmemeli; diplomatik temaslar sahadaki askeri varlıkla desteklenmelidir. Afrin kapısı gibi hamleler karşısında alternatif ticaret koridorları oluşturulmalı; Irak üzerinden ve deniz yoluyla yeni hatlar güçlendirilmelidir. Ekonomik bağımlılık azaltıldıkça siyasi manevra alanı genişler.
Askeri savunma açısından Türkiye’nin önceliği hava savunma sistemlerini katmanlı hale getirmek olmalıdır. Uzun menzilli füze savunma kapasitesi, insansız sistem entegrasyonu ve elektronik harp kabiliyeti artırılmalıdır. İHA ve SİHA alanındaki başarı, deniz ve hava platformlarına entegre edilmelidir. Donanmanın Doğu Akdeniz’de kalıcı caydırıcılık sağlaması için denizaltı filosu ve hava savunma destroyer projeleri hızlandırılmalıdır.
Savunma sanayii yerlilik oranının artırılması, dışa bağımlılığı azaltacaktır. Ancak teknoloji transferi ve ortak üretim anlaşmaları stratejik biçimde sürdürülmelidir. Siber güvenlik, uzay tabanlı gözetleme ve yapay zekâ destekli komuta-kontrol sistemleri yeni dönemin vazgeçilmez alanlarıdır.
Ekonomik dayanıklılık askeri gücün arka planıdır. Enerji arz güvenliği için Karadeniz gazı, yenilenebilir enerji yatırımları ve nükleer kapasite dengeli biçimde sürdürülmelidir. Finansal sistemin kırılganlığını azaltmak için rezerv çeşitlendirmesi ve bölgesel para birimi ticareti mekanizmaları geliştirilebilir.
Hindistan ve İsrail eksenindeki gelişmeler dikkatle izlenmeli; Türkiye Güney Asya ile ilişkilerini sadece Pakistan üzerinden değil, Hindistan ile de dengeli biçimde sürdürmelidir. Teolojik gerilimlerin bölgesel çatışmaya dönüşmesi halinde Türkiye’nin arabulucu rolü üstlenebilmesi için diplomatik kanallar açık tutulmalıdır.
Sonuç olarak dünya, tek bir büyük savaşın gölgesinde değil; eş zamanlı ve birbirine bağlı bölgesel gerilimlerin oluşturduğu bir belirsizlik çağında ilerliyor. Bu çağda askeri güç kadar ekonomik dayanıklılık, diplomatik esneklik ve kurumsal koordinasyon belirleyici oluyor. Hindistan’ın İsrail’le yakınlaşması, İran-ABD gerilimi, Pakistan-Afganistan hattındaki çatışma ihtimali, Çin’in enerji kırılganlıkları ve Avrupa’daki siyasi dalgalanmalar aynı büyük resmin parçalarıdır. Bu resimde Türkiye’nin başarısı, blokların arasında savrulmadan; kendi çıkarlarını tanımlayıp bu çıkarları koruyacak araçları çeşitlendirebilmesinde yatıyor. Çoklu basınç çağında ayakta kalmanın yolu, sert güç ile yumuşak gücü, askeri caydırıcılık ile diplomatik inisiyatifi ve ekonomik akılcılığı aynı stratejik çerçevede birleştirebilmekten geçiyor.
Dip Not: Güvenlik Grubu açık kaynaklarında yer alan ve Türkiye’nin ulusal güvenliğini ve bölgesel istikrarı artırmaya dönük, meşru devlet politikası perspektifinde kalacak biçimde hazırlanan makaleler ve bilgilendirme mesajlarından yararlanılmıştır.
27.02.2026
Güneş Altuner
