HÜSEYİN NİHÂL ATSIZ’IN UYARISI IŞIĞINDA GÜNÜMÜZ SİYASETİ
Hüseyin Nihal Atsız’ın “Türk olmayan herkesin ölümüne üzülenlerin, bir gün Türkler ölürken nasıl sustuklarını, sağır kaldıklarını görecek ve beni çok daha iyi anlayacaksınız.” sözü, salt bir öfke ifadesi değil; empatinin siyasal ve ideolojik süzgeçlerden geçirilerek nasıl seçici hale geldiğine dair sert bir tespittir. Bu tespit, 20. yüzyılın ideolojik çatışmalarında şekillenmiş olsa da, 21. yüzyılın göç dalgaları, kimlik siyaseti, medya ekonomisi ve uluslararası güç mücadeleleri bağlamında yeniden güncellik kazanmaktadır.
Günümüz siyasetinde “insan hakları” ve “evrensel empati” söylemi sıkça öne sürülür. Ancak pratikte empati, coğrafî, dinî, etnik veya ideolojik yakınlığa göre hiyerarşik bir yapıya bürünür. Bir çatışmada ölenlerin kimliği, ölümün nasıl anlatılacağını, ne kadar süreyle gündemde tutulacağını ve hangi aktörlerin suçlanacağını büyük ölçüde belirler. Türklerin veya Türkiye’nin doğrudan muhatap olduğu trajedilerde (terör saldırıları, sınır ötesi operasyonlar, diaspora olayları, doğal afetler sonrası uluslararası ilgisizlik) bu hiyerarşinin daha soğuk işlediği gözlemlenir. Buna karşılık, başka coğrafyalardaki acılar, çoğu zaman daha hızlı ve duygusal bir dil ile sahiplenilir.
Bu durum, salt “Türk karşıtlığı”ndan ibaret değildir. Medya gündemlerinin oluşumunda izleyici kitlesi, reklam gelirleri, aktivist ağlar ve büyük güçlerin jeopolitik çıkarları belirleyicidir. Bir olayın “görünür” olması için güçlü bir anlatı, görsel malzeme ve politik sponsor gerekir. Türklerin acısı bazen bu üçlünün dışında kalır; bazen de “devlet şiddeti” veya “milliyetçilik” çerçevesine sıkıştırılarak meşruiyeti sorgulanır. Atsız’ın sözü, bu mekanizmanın uzun vadeli sonucunu işaret eder: Sürekli seçici yas tutanlar, kendi toplulukları hedef olduğunda aynı mekanizmanın tersine döndüğünü fark ederler.
Türkiye’nin son on beş-yirmi yıllık siyaseti, bu seçiciliği hem iç hem dış planda görünür kılmıştır. Suriye iç savaşı sonrası kitlesel göç, hem Türkiye toplumunda hem Avrupa’da “insani sorumluluk” ile “kültürel ve güvenlik kaygıları” arasında derin bir gerilim yaratmıştır. Aynı dönemde Avrupa’da Türk ve Müslüman karşıtı söylemlerin yükselişi, Türkiye’de “batının ikiyüzlülüğü” algısını güçlendirmiştir. Benzer şekilde, Türkiye’nin terörle mücadele operasyonları uluslararası kamuoyunda sıklıkla “sivil kayıplar” odaklı eleştirilirken, aynı kamuoyunun PKK/YPG veya diğer aktörlerin eylemlerine karşı gösterdiği tepki genellikle daha sınırlı kalmıştır.
Uluslararası arena da benzer bir tablo sunar. Bir bölgede yaşanan sivil ölümler anında “soykırım” tartışmalarına konu olurken, başka bir bölgedeki ölümler “karmaşık iç savaş” diye geçiştirilir. Türkiye’nin diplomatik izolasyon tehditleri, silah ambargoları veya “demokrasi” eleştirileri karşısında gösterdiği tepki, çoğu zaman “milliyetçi refleks” olarak nitelenir; oysa aynı dönemde başka devletlerin benzer refleksleri “ulusal güvenlik” kapsamında normalleştirilir. Bu asimetri, Atsız’ın işaret ettiği “sağırlık” ihtimalini güçlendirir: Empati, ancak “doğru” tarafta yer alındığında geçerli kabul edildiğinde, o tarafın dışındaki acılar için kulaklar kapanır.
Atsız’ın yaklaşımı, evrensel insanlık iddiasını reddeden bir milliyetçi perspektiften gelir. Bu perspektifin riskleri açıktır: Empatiyi etnik sınırlarla sınırlamak, dayanışmayı daraltır ve karşılıklı düşmanlık üretme potansiyeli taşır. Ancak karşıt uçta yer alan mutlak “evrensellik” iddiası da pratikte çoğu zaman bir grubun çıkarlarını veya ideolojik tercihlerine hizmet eden bir maskeye dönüşür. Gerçekçi bir tutum, her iki uçtan da uzak durmayı gerektirir: İnsan acısının evrensel olduğunu kabul etmek, fakat siyasal aktörlerin, medyanın ve kamuoyunun bu acıyı eşit işlemediğini de görmezden gelmemek.
Günümüz siyasetinde bu dengeyi kurmak zordur. Kimlik siyaseti hem Türkiye’de hem batıda güçlenmiş; “biz” ve “öteki” ayrımı, ekonomik sorunlar ve güvenlik kaygılarıyla birleşerek daha sert hatlar çizmiştir. Sosyal medya algoritmaları, seçici öfkeyi ve seçici yas tutmayı ödüllendirir. Bu ortamda Atsız’ın sözü, bir kehanet gibi değil, bir uyarı gibi okunmalıdır: Empatiyi sadece “seçilmiş kurbanlara” has kılanlar, yarın kendi kurbanlarının da aynı seçicilikle yok sayılacağını şaşırmamalıdır.
Atsız’ın cümlesi, Türk milliyetçiliğinin sert bir ifadesidir. Onu körü körüne benimsemek kadar, onu “ırkçılık” diye toptan reddetmek de yüzeysel kalır. Asıl mesele, siyasetin ve kamusal vicdanın acıyı nasıl dağıttığıdır. Günümüz dünyasında ölümler eşit değildir; bazıları daha fazla “insani”, bazıları daha fazla “siyasi” kabul edilir. Bu eşitsizlik sürdüğü sürece, Atsız’ın işaret ettiği sağırlık ihtimali de ortadan kalkmaz. Asıl olgunluk, kendi tarafımızın acısını abartmadan, karşı tarafın acısını da küçümsemeden, seçici empatinin mekanizmalarını teşhis edebilmektir. Aksi halde, bir gün sessizlik çemberi herkese ulaştığında, “beni çok daha iyi anlayacaksınız” uyarısı, sadece bir tarih notu olmaktan çıkıp yaşanmış bir gerçekliğe dönüşebilir.
“Türk olmayan herkesin ölümüne üzülenlerin, bir gün Türkler ölürken nasıl sustuklarını, sağır kaldıklarını görecek ve beni çok daha iyi anlayacaksınız.” (Hüseyin Nihal Atsız)
08 Kasım 2026
M. Hüseyin OĞUZ

