KHK TV.’DE KEMAL ALBAYRAK’LA SÖYLEŞİ
Etkin Düşünce Akademisi Üyesi, 20. ve 21. Dönem Milletvekili Kemal ALBAYRAK‘ın KHK TV.’de yaptığı konuşma metni ve videosu aşağıda sunulmaktadır.

***
KHK TV’den herkese selamlar, iyi seyirler. Hoş geldiniz Kemal abi, nasılsınız?
— Teşekkür ederim Ahmet Bey, iyi yayınlar diliyorum.
Kemal Bey iki dönem milletvekilliği yaptığı için mecliste hâlâ geniş bir çevresi var. Bu çevre özellikle AK Partililerden oluşuyor. Kendisi de yayından kısa süre önce meclisteydi. Hemen soralım: Meclis kulislerinde ne konuşuluyor?
— Ahmet Bey, artık meclis eski konumunda değil. Meclisin müzakere gücü, kendi hâkimiyeti yok edildiği için rutin konular dışında ciddi bir tartışma yürümüyor. Bütçe konuşuluyor. Ben de bazı arkadaşlarla görüştüm. Fakat edindiğim izlenim şu: Biz bugün “sefillik” dediğimiz bir durum yaşıyoruz. Sefillik sadece yoksulluk değildir; asıl sefillik ideolojide, inançta, ahlakta, hukukta, insan iradesini kullanamamakta ortaya çıkar. Victor Hugo’nun Sefiller’i vardır ama gerçek sefillik hür düşüncenin tutsak edilmesidir. Bugün yönetimden siyasete kadar her alanda tutsak akıl hâkim.
Milletin gerçek gündemi bir kenara bırakılmış durumda. Göstermelik bir oyalama taktiği yürütülüyor. Oysa Türkiye Büyük Millet Meclisi bir zamanlar birçok sorunu çözen bir kurumdu. Sonradan kurallar hiçe sayılarak müzakeresiz, sadece parmak çoğunluğuna dayalı bir sistem oluşturuldu. Bugün Türkiye’nin en önemli iki konusu ekonomi ve hukuktur; buna rağmen bu alanlar bile göz ardı ediliyor. Kulislerde konuşulanların çoğunda da arkadaşların birçok şeyden haberi yok. “Şu ne durumda?” diye sorduğumda, eğer yukarıdan bir talimat geldiyse ona göre hareket ediyorlar.
Amerika’nın ikinci başkanı John Adams “Devlet şahıs ve talimat devleti değil, kanun ve hukuk devleti olmalıdır” der. Eğer Türkiye gerçekten hukuk devleti olarak işleseydi bugün bu sorunların çoğu çözülür, gerçek gündem konuşulurdu. Ama bugün mecliste bile göstermelik bir bütçe görüşmesi yapılıyor. Yakında 14 gün içinde bitirilip yasal zemine oturtulacak.
— Peki bu insanların arasında hiç mi vicdanlı kişiler yok? Hukuksuzluk ortada, keyfî yönetim ortada. Devlet anayasaya uymuyor, memur yönetmeliğe uymuyor. Bu insanlar arasında acı çeken yok mu?
— Elbette var. Bireysel olarak konuştuğumuzda hepsi şikayetçi. Ancak Ortadoğu toplumlarının bir özelliği vardır: çok şikayet ederler ama risk almazlar. İtaat kültürü çok güçlüdür. Vicdanlı insanlar var ama doğruları söylemekten çekiniyorlar. Eric Hoffer’in “Kesin İnançlılar” kitabındaki gibi, ideolojik mantık bireysel aklı bastırıyor. Ferdiyetçilik yerine cemiyetçiliğin olduğu siyasal alanlarda insanlar doğruyu bile söyleyemiyor. Yanlışa onay verenler çok. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi, yanlış zamanda doğru yerde durmanın bir anlamı yok; içten içe herkes birçok yanlışın farkında ama bunu dile getiremiyor.
Türkiye’de hukuksuzluk öyle boyutlara geldi ki bir yandan “barış ve kardeşlik” deniyor, öbür yandan yeni hukuksuzluklar yaratılıyor. Amaca giden yolda ahlaki değerler kaybedilmez; ama bugün bu değerler ortadan kalkmış durumda. Hallacı Mansur’un güzel bir sözü vardır: “Cehennem acı çekilen yer değildir; acı çekenlerin sesini duymayanların yeridir.” Bugün yönetenler acıları duymuyor. Bazıları için servet, makam, gayrimeşru kazanç önemli. Tarihte saray soytarıları nasıl iktidarı pohpohlarsa bugün de aynı yapı var. İnsanlar yaşadıkları haksızlığı bilseler bile ses çıkarmıyor.
— Mecliste 600 milletvekili var ama saraydaki bir bürokrat onların hepsinden etkili diyebilir miyiz? Meclis vesayet altında mı?
— Elbette vesayet altında. Cumhurbaşkanının bir yurt dışı gezisinde bir devlet başkanı yüzüne söyledi: “Meşruiyeti biz veriyoruz.” Bugün hiyerarşi tepetaklak olmuş durumda. Yetkiler büyük ama yetkililer küçük. Milletvekilleri bırakın ülkeyi yönetmeyi, bir şube müdürünü bile arayamıyor. Sistem özellikle bu şekilde kuruldu. Sefillik dediğim tam da budur: doğruları söyleyememek, kötülüğe karşı çıkamamak.
Nurettin Topçu’nun “İsyan ahlakı” kavramı vardı. Kötülüğe isyan etmeyen Tanrı’ya ulaşamaz derdi. Nietzsche “Tanrı öldü” demişti; aslında ölen iyiliktir, yardımlaşmadır, hukuktur, adalettir. Bugün ekonomi çökmüş, mafya ve suç sıradanlaşmış; saraya yakın bir bürokratın 600 milletvekilinden daha etkili olması şaşırtıcı değil. Çünkü keyfilik düzeni işliyor ve bir koruma zırhı var.
Muhalefet dahil herkesin meşru bir isyan ahlakıyla buna dur demesi gerekir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü bugün sadece panolarda var. Milletin egemenliği yok, seçilmişlerin bile yok. Azınlık bir imtiyazlı zümre ülkeyi yönetiyor.
— Peki milletvekilleri ne yapıyor? Şehirlerinde ihaleleri takip ediyorlar, işe alım listeleri hazırlıyorlar, düğün cenaze geziyorlar. Kendi illerinde kral gibiler.
— Elbette hepsini aynı kefeye koyamayız ama kıblesi güce göre değişen çok kişi var. Adliye gibi en kutsal yerlerde bile usulsüzlükler, yeminli kişilerin zimmet suçları, yurtdışına kaçmalar konuşuluyor. Sabah kalktığımda “İnşallah bugün bir mafya haberi yoktur” diye dua ediyorum. Çünkü güç odakları kendi ceplerini, kendi mahallerini koruyor.
Rahmetli Osman Bölükbaşı’nın anısını anlatırlar: Siyaseti bırakınca Kızılay’da otobüs beklerken biri “Siz de mi buradasınız?” demiş. “Evet, siyasetteyken ceplerimi dolduramadım, şimdi otobüs dolduruyorum” demiş. Siyasetin özü budur: Haysiyetli insanların yeri olması gerekir. Ama bugün isyan ahlakı yok edildi. Sivil toplum kamulaştırıldı, basın kamulaştırıldı, din bile devletleştirildi. Herkes neredeyse Erdoğan’a peygamber muamelesi yapıyor. Bu hem kendisini hem toplumu riske atan sağlıksız bir durum.
Her yer Bremen Mızıkacıları gibi… Bakanından sendikasına kadar herkes sadece tek bir kişinin adını anıyor. Oysa hukuk devleti desise pazarı olamaz. Gördüklerine inanmayan görmediğine nasıl inanıyor? Gerçek sefillik budur: dışı cilalı, içi çürük bir düzen.
İnsan olmayı unuttular. Hepimiz iki metre toprağa gireceğiz. Ama doymuyorlar. Suçlu, imtiyazlıysa suçlu olmaktan çıkıyor. Adalet tekelleşti, gösteriş ise belirsizliğin maskesi hâline geldi. Dış görüntü pırıl pırıl ama motor bozuk. Dil başka, kalp başka. Tanıdıklarım var, yanlışları görüyorlar, “Git idarecilerine anlat” diyorum, anlatamıyorlar. O zaman vicdanın ne anlamı kalır?
Marcus Aurelius “Bir çoban sürüsünü yiyerek çobanlık yapmaz” der. Bugün yönetenler kendi halkını sefillik içinde yiyip bitiriyor. Alevi–Sünni, Kürt–Türk, FETÖ, şucu–bucu… Her türlü ayrıştırma bu düzenin ürünüdür. Kendinden olmayanı suçlu ilan eden, ama kendi yanına geçeni bir anda “pak” sayan bir anlayış var. Dün bize ağır hakaret edenler bugün iktidarın borazancısı oldu. Marx’ın dediği gibi: “Beşerin dalaleti kendi putunu yapar, kendi putuna tapar.”
Dönüşlere itirazım yok; yeter ki dönüş toplum, insanlık ve adalet için olsun. Ama bizde dönüşler makam ve servet içindir. Bu tür insanlar ileride kötü anılacak; iyilik yapan iyilikle, kötülük yapan kötülükle anılacaktır.
Gelelim KHK meselesine. On yıl olacak ve hâlâ çözüm yok. Devlet bir yıldır PKK ile müzakere yürütüyor. Öcalan’a üç milletvekili gönderildi. Cezaevlerinde 7.000 kadar PKK mahpusu, yurtdışında 14.000 sempatizan var. Kuzey Irak ve Suriye’dekiler de cabası. Barış için bunların hepsi planlanıyor. Milliyetçi Hareket Partisi bile bu süreci destekliyor.
Peki böyle bir durumda bir af veya infaz düzenlemesi çıkarsa PKK üyeleri yararlanacak. Buna kimse karşı değil; yeter ki kan dökülmesin. Fakat KHK’lılar ve geniş anlamıyla cemaat üyeleri bundan hariç tutulursa ne olacak? Şu anda cezaevleri çocuklu annelerle dolu. 50–60 bin dosya bekliyor. Yeni operasyonlar sürüyor. Devlet PKK ile “cicim ayları” yaşarken KHK’lıların 10 yıl çektikleri çile yetmedi mi? Devlet bu kadar mı kinli?
— Ahmet Bey, burada sadece görünen yok; görünmeyen bir taraf da var. Tanpınar’ın dediği gibi “Sahnenin içindekiler ve dışındakiler.” Öcalan devletin terörist ilan ettiği biri. Ama dünyaya bakarsanız Sharon da teröristti, sonra devlet başkanı oldu. Yarın Mazlum Abdi’ye makam verirlerse şaşırmayın. Bu süreçler uluslararası güçlerin yönlendirmesiyle olur.
Türkiye’de en büyük sorun hukukun mahalleleştirilmesidir. Bugün suçlu yarın kahraman olabilir. Böyle bir devlet yapısı kabile devletidir. Bir milletvekili arkadaşıma söyledim: “Barış gelecekse ayrım olmamalı.” Bana “Ama silahsızlar hariç” dedi. Yani silahlı teröre af, ama memura, öğretmene, akademisyene af yok! Bu mantıklı mı? Elbette değil.
KHK deyince herkesi cemaat sanıyorlar. Oysa Türkiye’de çok liyakatli insanlar vardı, yok edildi. Kendi adalet bakanları bile “Suçsuz olduklarını biliyoruz ama bu idari tasarrufumuz” dedi. Bu nasıl adalet? Bu nasıl hukuk?
Cezaevlerini gezin, Cebeci’yi, Ulus’u. Ne kadar düşünen insan varsa çile çekiyor. Çünkü bu sistem düşünceyi cezalandırıyor. Ama umutluyum. Bir yasa çıkaracaklar; içine bazılarını koyup bazılarını çıkarmak isteyecekler. Fakat uluslararası raporlar, AİHM kararları Türkiye’de hukukun çöktüğünü zaten gösteriyor. Bunları görmezden gelemezler.
***
