TÜRKİYE-SURİYE-İRAN DENKLEMİNDE X = ABD
Münih Güvenlik Konferansı, 1963’te Batı Almanya’yı yeniden Avrupa’nın merkezine yerleştirmek için kurulmuştu. O günün amacı, Sovyet tehdidi karşısında NATO içi koordinasyonu güçlendirmekti. Bugün ise Münih artık yalnızca güvenlik tartışmalarının yapıldığı bir platform değil; küresel güçlerin yeni dünya düzenini birbirine gösterdiği, aktörlerin yeniden tanımlandığı bir vitrin hâline gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası liberal düzenin “sonsuz zafer” ilan ettiği yıllardan, kuralların değil çıplak gücün belirleyici olduğu bir döneme geçişin sembolü Münih oldu.
Bu yılki konferansın ana teması, ABD’nin Avrupa’ya verdiği mesajlar ve Suriye dosyasında yaptığı stratejik hamleydi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun konuşması üslup olarak yumuşak görünse de içerik olarak Trump döneminin devamı niteliğindeydi. Amerika artık kurucu olduğu düzenin taşıyıcısı değil, yüklerinden kurtulmak isteyen bir aktör konumuna geçti. Avrupa’ya “ortaklık” değil, “yük paylaşımı” diliyle konuşarak NATO’yu bir değer değil maliyet kalemi gibi gördüğünü vurguladı. Bu yaklaşım, bir tür “İkinci Monroe Doktrini” çizgisidir: ABD’nin Batı yarımküre merkezli bir kapanmaya yönelmesi, Avrupa’yı tali bir alan olarak konumlandırması ve küresel kuralları bağlayıcı değil araçsal görmesi bunun en belirgin göstergesidir.
Ancak küreselleşmiş dünyada gerçek şu ki: ABD askeri olarak bir süre yalnız kalabilir, fakat ekonomik ve diplomatik olarak yalnız yaşayamaz. ABD her ne kadar hâlâ hegemon bir güç olsa da, kaybettiği nüfuzu yeniden kazanma arzusuyla imparatorluk refleksleriyle hareket etmeye başlamasının temel nedenlerinden biri, küresel hegemonyanın artık dengeyi sağlamak ve kaynaklara erişmek için tek bir ABD eksenine bağımlı kalmayıp dünya geneline yayılmış olmasıdır. Çünkü Ticaret zincirleri küreseldir, finans piyasaları iç içedir, teknoloji sınır tanımaz, tehditler ise çok katmanlıdır. Keohane ve Nye’nin tarif ettiği “karmaşık karşılıklı bağımlılık” çağında, hegemon güç bile mutlak bağımsızlıkla hareket edemez. Rubio’nun “Bizim kaderimiz sizinkiyle iç içe” sözü, aslında Washington’un Avrupa’ya sırt çeviremeyeceğinin itirafıdır.
Fakat bizim açımızdan Münih’te asıl mesele Rubio’nun Avrupa’ya ne söylediği değil, Suriye masasında kimin yanına oturduğudur. Çünkü bu konferansta ABD, Suriye denkleminde yeni bir aşamaya geçti: YPG’yi paramiliter bir aparat olmaktan çıkarıp siyasi-diplomatik bir aktör olarak uluslararası vitrine taşıdı. Mazlum Abdi’nin ilk kez bu ölçekte bir toplantıya kravatlı, ceketli, “devlet adamı” formatında dâhil edilmesi sıradan bir protokol ayrıntısı değildir. Bu, meşruiyet inşasının fotoğrafıdır. Bu kare, Türkiye açısından sadece rahatsız edici değil, stratejik olarak alarm vericidir.
Türkiye, YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak terör örgütü kabul etmektedir. Ancak ABD ve bazı Avrupa aktörleri PKK ile YPG arasında yapay bir ayrım üreterek YPG’yi “yerel ortak” olarak pazarlamaktadır. Oysa sahadaki gerçeklik nettir: YPG’nin kadro yapısı, ideolojik referansı ve lider kültü PKK ile iç içedir. Batı’nın bunu görmezden gelmesi Türkiye’nin güvenlik tanımını fiilen geçersizleştirmeye dönük stratejik bir tercihtir.
Münih’te verilen mesaj şudur: Suriye’de artık HTŞ nasıl “dönüştürülmüş bir aktör” olarak masaya taşınıyorsa, YPG de aynı şekilde “sivilleştirilmiş bir siyasi özne” olarak kabul ettirilecektir. Yani Suriye’nin geleceği devletin bütünlüğü üzerinden değil, parçalı aktörlerin paylaşımı üzerinden kurgulanmaktadır. Bu noktada Türkiye’nin dikkatle görmesi gereken şey şudur: Bu yalnızca bir terörle mücadele meselesi değildir; bu, yeni bir parçalanmış devlet mimarisidir.
Suriye sahasında en az iki paralel yapı inşa edilmektedir: Bir tarafta İdlib merkezli HTŞ’nin “devletleşen” formu, diğer tarafta Kuzeydoğu’da YPG’nin “kurumsallaşan” formu. Bu iki yapı farklı kimliklerle pazarlansa da aynı küresel mühendisliğin parçalarıdır. Münih’te Mazlum Abdi ile Esad Şeybani’nin yan yana oturması son 14 yılın özetidir aslında. Birbirine düşman gibi sunulan aktörlerin aynı masada aynı sponsorlarla konumlandırılması.
Bu tabloda asıl tehlike Suriye’nin fiilen bir federasyona değil, parçalanmış bir mozaik devletçikler düzenine sürüklenmek istenmesidir. Üstelik bu parçalanma sadece coğrafi değil sosyolojik bir parçalanmadır. Yakında Arapça ve Kürtçe dillerinde parlamento seçimleri yapılacağı açıklaması, ortak dilin aşındırılması üzerinden ulus yapısının çözülmesi anlamına gelir. Bir ülkeyi bölmek istiyorsanız önce ortak iletişim zeminini parçalarsınız. Dil ayrışması, siyasi ayrışmanın ön adımıdır.-Bizdeki konuşulan anaya değişikliklerini de bu açıdan da ele alıp değerlendirmelerimizi tekrar hatırlatmak gerekir ki aynı tuzak aynı plan olduğunu görelim.-
YPG’nin Lindsey Graham gibi İsrail yanlısı sert çizgideki isimlerle özel oturumlar yapması da tesadüf değildir. Arka planda yalnızca Amerikan bayraklarının yer aldığı görüntüler ABD’nin Suriye’den çekilmediğini, sadece varlığını YPG üzerinden yeniden formatladığını göstermektedir. “Amerika Kürtleri sattı” söylemi bu nedenle gerçekçi değildir. Amerika satmadı; yeni bir evreye geçirdi. Aslında hep bu böyleydi algı operasyonları ile süreci yumuşattılar. Bu yeni evrede YPG’nin rolü şu idi: ABD’nin Ortadoğu’daki kalıcı ileri karakolu olmak.
Burada Türkiye’nin karşı karşıya olduğu stratejik sorun, sadece sınır güvenliği değil; Doğu Akdeniz’den Irak’a uzanan hat üzerinde yeni bir kuşatma planı. Suriye’nin kuzeyinde kurulacak bir yapı, Türkiye’nin jeopolitik derinliğini daraltacak, güneyden bir baskı koridoru açarak yeni genişletilmiş Ortadoğu planını yürütmek.
Bizi yakından ilgilendiren bir diğer olağanüstü gelişme ise tam da bu olayların üst üste gelmesi sebebiyle birleştirmemiz gerekir ki; Suriye’nin paylaştığı bir haritada Hatay’ı sanki Suriye toprağıymış gibi göstermesidir. Geçici yönetimin başındaki Colani’nin bu haritayı paylaşması, ileride Hatay’la ilgili niyetini açık eden bir hamle gibi duruyor. Haritalar gelişigüzel çizilmez, oluşturulmaz. Haritalar, geleceğin psikolojik ön hazırlıklarıdır.
Bu arada ek olarak İran’dan da şimdilik kısaca bahsetmek istiyorum; çünkü bizi çok yakından ilgilendiriyor ve ortam ısrarla kızıştırılmaya çalışılıyor. Bu konuyu da yakından takip etmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’la ilgili açıklamasına ve buna Amerikan Senatörü Lindsey Graham’in verdiği cevapta Fidan “şimdilik yakın bir savaş tehdidi görünmüyor” dedi ve “bir felaketi önlemek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz” vurgusu yaptı. Türkiye açısından bu yaklaşım eksik olsa da yerinde bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Türkiye özellikle böyle bir dönemde dengeli durmak zorunda evet ama buna rağmen Graham vakit kaybetmeden Türkiye’yi de hedef alan bir çizgi kurdu ve Türkiye, Katar, Mısır gibi ülkeleri sayarak açık bir baskı dili kullandı.
Türkiye bir yandan Suriye’de parçalanma projeleriyle çevrelenirken, diğer yandan İran-Amerika hattında istenmeyen bir gerilimin içine çekilme riskiyle karşı karşıyadır. İncirlik gibi üsler, Türkiye’yi sadece bir NATO üyesi değil aynı zamanda bölgesel savaş senaryolarında hedef ülke hâline getirebilir. Bu nedenle Ankara’nın denge politikası hayati önemdedir.
Yani Suriye sahasında yaşananlar artık bir iç savaşın bitişi değil, bir projenin bir sonraki seviyeye geçişidir. Chevron’un Suriye karasularında enerji anlaşmaları yapması, Tartus-Lazkiye hattının yeniden şekillenmesi, Rus üslerinin tasfiyesi tartışmaları, Akkuyu ve Kıbrıs üçgeniyle birlikte okunduğunda mesele sadece Şam değil Doğu Akdeniz’in bütün jeopolitiğidir.
Tam da bu yüzden Hatay haritasını “yanlışlık” diye lanse ederek geri adım atsalar da samimi değildir. Hatay meselesi Türkiye’nin sadece sınır güvenliği değil ulusal bütünlük meselesidir. Ve burada mesele daha da derine iner: Demografi.
Göç meselesi sadece insani değildir, esasında yıllardır söylediğimiz gibi stratejik bir demografi silahıdır. Türkiye yıllardır bilinçli olarak tarihin en büyük nüfus hareketlerinden birinin merkezinde tutuluyor. Suriye’nin parçalanmasıyla oluşan göç dalgaları Türkiye’nin şehir dokusunu, iş gücü yapısını, toplumsal dengelerini dönüştürdü. Buna yumuşak güç deniyor, bir ülkeyi işgal etmek için tankla, tüfekle, ağır silahlarla girmek gerekmiyor; nüfus, dil ile kimlik çözülmesi ile demografik yapıyı değiştirip harita ile algı yaratarak işgal etmeye hazırlanıyorsunuz.
Tüm bu işgalci yapılara karşı, Atatürk’ün en büyük stratejik mirası burada yeniden anlaşılmalıdır. Atatürk, Cumhuriyet’i kurarken sadece bir devlet inşa etmedi; bir milletin demografik ve sosyolojik bütünlüğünü koruyacak ulus bilincini inşa etti. Misak-ı Milli bir sınır belgesi değil, bir varlık belgesidir.
Hatay hamlesi bunun en somut örneğidir. 1936–39 arasında Atatürk, Hatay’ı yalnızca askeri bir mesele olarak değil, diplomasi, uluslararası hukuk, psikolojik mücadele ve stratejik sabırla çözdü. Milletler Cemiyeti zemininde haklılık inşa etti, Fransızlarla masayı doğru kurdu, sahadaki sosyolojik yapıyı doğru okudu ve en önemlisi meseleyi bir “toprak pazarlığı” değil bir “milli bütünlük davası” olarak ele aldı. Bugün Suriye’de yürütülen harita ve meşruiyet oyunlarına karşı Türkiye’nin Hatay modelini yeniden hatırlaması gerekir: Haklılığı uluslararası zeminde kurmak, stratejik sabırla hareket etmek, demografiyi milli güvenlik meselesi saymak ve devlet aklını günlük reflekslerin üzerine çıkarmak.
Türkiye’nin önündeki yol haritası nettir. Birincisi, Türkiye artık bu meseleye sadece askeri refleksle değil diplomatik-stratejik bütünlükle yaklaşmalıdır. YPG’nin meşruiyet kazanma süreci sadece sahada değil uluslararası kurumlarda yürümektedir. Türkiye kendi tezlerini yalnızca “terör” söylemiyle değil uluslararası hukuk, devlet bütünlüğü ve bölgesel istikrar argümanlarıyla küresel düzlemde yeniden inşa etmelidir.
İkincisi, NATO’nun meşruiyet tartışmalarının merkezinde Ankara NATO içindeki konumunu yeniden tanımlamalıdır. Türkiye’nin Suriye’deki kırmızı çizgileri NATO’nun güney kanadının güvenliği meselesidir. Üçüncüsü, Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan blokla daha güçlü diplomatik zemin kurmalıdır. Çünkü parçalanmış bir Suriye sadece Türkiye’ye değil Irak’a, Ürdün’e İran’a ve bölgesel dengeye tehdit üretir. Elimizdeki diplomatik kozlar yerinde ve zamanında net ve güçlü bir irade ile kullanılmalıdır.
Dördüncüsü, demografik saldırılara karşı devlet aklıyla önlem alınmalıdır. Göç bir “yardım” başlığı değil, bir ulusal güvenlik parametresidir. Beşincisi, Türkiye kendi bölgesel ortaklıklarını çeşitlendirmelidir. ABD’nin kurallı düzeni terk ettiği bir çağda çok kutuplu esnek ittifaklar dönemi başlamıştır.
Sonuç olarak Münih 2026, ABD’nin yalnızlaşma stratejisinin ve Suriye’de YPG’yi meşrulaştırma hamlesinin açık ilanıdır. Bu konferans Türkiye açısından bir uyarı fişeğidir: Suriye sahasında artık sadece silahlar değil, diplomasi, algı ve meşruiyet savaşları yürümektedir.
Türkiye’nin önündeki yol şudur: Terörle mücadeleyi, devlet bütünlüğü savunusunu, demografik güvenliği, diplomatik hamleleri ve Atatürk’ün stratejik devlet aklını aynı potada birleştirmek. Çünkü Suriye’de kurulan masa sadece Suriye’nin değil, Türkiye’nin geleceğinin masasıdır. Ve o masada Türkiye ya özne olacaktır, ya da başkalarının yazdığı senaryoda figüran.
