NELER YAŞANDI? NİÇİN YAŞATILMAKTA?
Derleyen: Gürbüz MIZRAK
İÇİNDEKİLER
Türkiye’yi İstikrarsızlaştırma Bölmeye Hazırlama Faaliyetleri Hızlandırıldı 27
Demografik Yapının Bozulması 32
Emperyalist Planı Devam Ettirmede Kararlılar 49
NELER YAŞANDI?
Batılı emperyalistler Osmanlıyı çökertmeyi hızlandırmak için;
- Önce din unsurunu kullanarak Hıristiyan tebaasını (Sırp, Bulgar, Yunan, Ermeni v.s.) ayaklandırdılar.
- Sonra da milliyet unsurunu kullanarak Türk olmayan müslümanları (Arapları) kışkırttılar. Bu şekilde emellerine ulaşmada önemli yol aldılar.
- I. Dünya Savaşı sonrasında Mondros Anlaşması’nı bahane ederek Anadolu’yu dört bir yandan işgale başladılar.
- Osmanlıya Sevr Anlaşmasını dayattılar.
- Sevr’de büyük Ermenistan, büyük Kürdistan olacaktı. İngilizler, Fransızlar, Yunanlar ve İtalyanlar toprakları paylaşacaklar; Türklere küçük bir yer verilecekti.

Sevr Anlaşması’na göre Ermenilere ve destekçileri İşgalcilere verilmesi planlanan Türk toprakları (Ermenilere verilmesi planlanan bölge, Amerika’da Ermenilerin danışmanlığında çizilip dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından Versay Barış Toplantısı’na ve Sevr’e teklif olarak yollanmıştır).
- Osmanlı’nın tüm borçlarının o küçük devlet tarafından ödemesini istiyorlardı. Devlet tamamen iflas halinde olacaktı.
- Küçük devletin bir ordusu olmayacaktı.
- En önemli demiryolları, düşmanların ellerindeydi. O küçük devlet, mallarını yurtdışına gönderemeyecekti.
- Neticede Türk varlığını Anadolu’da zayıflatarak yok edilecek konuma getirmek istediler. Batılı emperyalistlerin Anadolu Türklüğüne takdir ettikleri durum günümüzde Makedonya ve Bulgaristan’daki Türklerin durumundan daha iyi değildi. Kısacası Sevr, Anadolu Türklüğünü yok etmenin bir önceki adımıydı.
Türk Milleti Sevr dayatmasına baş kaldırdı. Gazi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde verdiği mücadeleyle Lozan Antlaşması senediyle Dünyaya tescil ettirdiği Türkiye Cumhuriyetini kurdu.
Emperyalistler ileriye dönük planlarında kullanacakları yeni etnik gruplar oluşturmak için; Özbeöz kardeşlerimiz, akrabalarımız, komşularımız, bizimle etle tırnak gibi olan “Kürt kardeşlerimizin azınlıklar grubuna dâhil edilmesini” şiddetle savundular. Bu hususta taviz verilmedi. Emperyalistlerin o zamanki amacını şimdi daha iyi anlıyoruz.
Boğazlar üzerindeki kontrolün tamamıyla Türkiye’ye bırakıldığı Montrö Antlaşması yürürlüğe kondu, Hatay Anavatana katıldı. Kıbrıs’ta bir Türk Devleti kuruldu. Sovyetler dağıldı. Bağımsız Türk Cumhuriyetleri ve yarı özerk Türk toplulukları oluştu. Azerbaycan’da Ermenilerin işgal ettiği topraklar Karabağ Zaferi ile geri alındı.
Emperyalist Plan
Emperyalist Batı dünyanın bilinen petrol rezervlerinin % 40’nı ve doğalgaz rezervlerinin ise % 41’ni içeren “Orta Doğu”nun petrol ve doğalgaz zenginliğini paylaşma kavgasını başlattı. 1974 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra Arap ülkeleri birlikte hareket ederek, İsrail’i destekleyen Batı ülkelerine karşı petrol ambargosunu yürürlüğe koymuşlardı.. Bunun üzerine, ABD derin devleti, Arap devletlerini ayrıştırmak için bir strateji geliştirdi. Bütün Orta Doğu ülkeleri Lübnan gibi etnisite ve mezhep zemininde siyasal açıdan ayrıştırılacak, küçük ve kolayca yönetilebilir devletçiklere bölünecekti. Bu emperyalist stratejiye göre Orta Doğu’da milliyetçilik ve millet kimliği yok edilmeli, Batı çıkarlarına karşı çıkabilecek bir millî güç ve direnç kalmamalıydı.
Eski bir İsrailli diplomat olan Oded Yinon
- Irak’ın Basra (Şii), Bağdat (Sünni), Musul (Kürt) şeklinde üçe;
- Suriye’nin Akdeniz kıyısında bir Nusayri devleti, Şam’da bir Sünni Arap devleti, Halep’te ise Şam’dakine rakip bir Sünni Arap devleti ve son olarak da Durzi devleti şeklinde dörde
bölünmeleri gerektiğini önerdi. Irak’ın parçalanmasıyla oluşacak uydu devletlerin sayıları, nerede kurulacakları ve kimlerin üzerinde egemen olacakları da detaylı olarak plânlandı.
1990’da ABD’nin müdahalesi ile Irak’ın bölünme süreci başlatıldı. Millî-üniter devlet olan Irak, işgali takiben etnik ve mezhep merkezli federal bir devlet yapılanmasına dönüştürüldü. Cumhurbaşkanı Kürt, Başbakan Sünni Arap, Dış İşleri Bakanı Şii Arap, Genelkurmay Başkanı Kürt oldu. Yönetimde Türkmenlerin yer alması göz ardı edildi.
ABD’nin Irak’tan çekilmesinden sonra Amerikan ordusunun bıraktığı silahlara sahip olan PKK’lılar Irak’ın Türkmen bölgelerine baskı yapmaya, ayan beyan Türkiye’den toprak talep etmeye başladılar.
ABD’de hazırlanan plâna göre bölünme, parçalanma sade Irakla kalmadı; toplam yedi ülke söz konusuydu. Irak’tan sonra Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan programa alındı. Neticede bu 7 ülkeden Irak parçalandı, Sudan’dan Güney Sudan ayrıldı, Libya iç savaşla parçalandı.
Sonrasında plan daha da genişletildi. Bush döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı ve Dışişleri Bakanlığı yapan Condoleezza Rize 2004’te;
- Orta Doğu’da 22 ülkenin sınırlarının tekrar çizileceğini,
- Bu arada Türkiye’nin zayıflatılması için Suriye’de çıkarılacak iç savaşa dâhil edilerek zayıflatılıp bölünebileceğini ifade etmişti.
Türkiye İçin Yapılanlar
ABD Orta Doğu’nun önemli petrol ve doğalgaz yatakları yanında, zengin su kaynaklarını da kontrol etmek istemiştir. Bu hedefine ulaşma için de
- Irak’ın, İran’ın ve Suriye’nin petrol bölgelerini;
- Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki zengin su kaynaklarının olduğu alanları kapsayan coğrafyada kendi kontrolünde bir uydu devlet kurmayı planladı.
Bu çerçevede kendine fazla maliyet getirmeyecek bir yol izlemeye çalıştı. Başlangıçta Türkiye Cumhuriyetini yanına alarak, yapacağı işin külfetini Türkiye’ye yükleyerek adım adım emellerini gerçekleştirmek istedi.
Bu strateji doğrultusunda, ABD kendince Türkiye için cazip olacağını düşündüğü bir teklif getirdi. Buna göre Türk devlet yetkililerine -sonradan Kürt Senaryosu” olarak adlandırılan- projesini teklif etti. Bu projeye göre,
- Irak ve Suriye’den koparılacak bölgelerle, Türkiye’nin Güneydoğusunda Kürt vatandaşların yoğunlukta olduğu bölge “Özerk Kürdistan” olarak birleştirilecek;
- Türkiye’nin himayesine alınarak ortak bir federasyon kurulacak;
- Türkiye’ye de petrol gelirlerinden bir parça verilecekti.
Türkiye Cumhuriyeti;
- Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ve “komşuları ile iyi geçinme” ilkelerini benimseyen bir dış politika izliyor,
- Aynı zamanda ABD’nin sinsi planlarını da biliyordu.
- Amerika’nın örtülü hedefinin;
- “Önce Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurma, bunu sağlamlaştırma, sonra Irak’ı tümüyle işgal etme;
- Kuzey Irak’taki yeni devleti
- Suriye’nin doğusundan,
- İran’ın batısından ve
- Türkiye’nin güneydoğusundan, koparılacak parçaların birleştirilmesiyle bir kukla devlet kurma;
- Bu şekilde ABD’nin Orta Doğu’nun en önemli petrol, doğalgaz ve su kaynakları kontrol etme olduğu günümüzde de âşikâr olmuştur.
Bir karikatüristin çizimiyle ABD’nin Orta Doğu planı.

O zaman Türkiye bu senaryoyu reddetmişti. ABD, bu projeyi 1974’te ve 1986’da tekrar tekrar Türkiye’nin önüne getirdi. Takip eden dönemlerde Evren ve Özal ikilisinin kabul ettiği planı, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ reddetmişti.
ABD, 1990 yılı başlarında Kuzey Irak’a yapmayı planladığı operasyonda tekrar Türkiye’nin desteğini, “kuzeyinden Irak’a girmesini” talep etmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri;
- Kuzey Irak’taki oluşum üzerinden Türkiye’nin bölünme tehlikesini erken algılamış, ABD ile karşı karşıya gelinmesinin kaçınılmaz olduğunu da fark etmiş ve
- Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, “kuzeyden Irak’a girme” emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay 3 Aralık 1990 tarihinde istifa etmişti.
TSK, Amerikan planlarında rol almaya direneceğinin kesin işaretini vermiş oldu. O andan itibaren ABD, TSK’yı hedefine koymaya karar verdi. “Ergenekon” tertibinin planlanmaya başlanması, o zamandır.
Özel Harp Dairesi (ÖHD), Sovyet tehdidine karşı ABD güdümünde kurulmuştu. Sovyetler yıkıldığı için tehlike ortadan kalkmıştı. Türkiye için yeni tehdit, Kuzey Irak’taki ABD varlığından gelmekteydi. “ABD güdümündeki” ÖHD, “ABD’den gelen bir tehdide karşı” kullanılamazdı. Genel Kurmay Başkanlığınca ÖHD’i 1992 yılında yeniden örgütledi, ismini Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) olarak değiştirdi.
ÖKK’nın PKK’yı hedef alması ve Kuzey Irak’ta kurulan devlete karşı tavır alması, Amerikan denetiminden kurtulma çabasının başlangıcıdır. “Tugay” düzeyindeki ÖKK, “tümen” düzeyine çıkarıldı. Ankara’da ÖKK için yeni bir eğitim tesisi yapımına başlandı. ABD; “kullandığı” pek çok kişi aracılığıyla, tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla mesnetsiz davalar açılmasını sağladı. Tesisin yapılmasını uzun süre felce uğrattı.
ABD’nin Irak’a saldırısından hemen önce, 13 Ocak 1991 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı James Baker planın güncellenmiş halini yine Ankara’ya getirdi. Bu plana göre; ABD, Irak’a yapacağı operasyondaki (Körfez Savaşı’ndaki) desteği karşılığında Türkiye’ye “Kürdistan’ın hamiliğini” vermeyi teklif etti. Türk Hükümeti, ABD’ye açık destek vermedi. Ancak ABD’nin İncirlik’i kullanmasına izin verdi.
17 Nisan 1991 tarihli “Huzur Operasyonu” ile ABD Irak’a saldırdı, ancak Bağdat’a yürümedi. Bunun yerine Irak’ın kuzeyinde bir Kürt isyanını kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı. Bağdat’tan kopardığı bu bölgede Kürdistan’ın temelini attı. O dönemde Türkiye‘nin tüm hükümetleri, İncirlik’e yerleşen Çekiç Güç’ün görev süresini uzatarak ABD’nin Kuzey Irak’taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular.
Jandarma Genel Komutanımız Org. Eşref Bitlis; Amerikan Çekiç Güç helikopterlerinin Kuzey Irak’ta konumlanan PKK’ya silah ve malzeme attığını belgeledi. Amerika’nın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü hedef alma tehlikesine önlemek amaçlı, savunmaya yönelik bir strateji geliştirdi. Amerika tarafından hedef seçildi. Org. Bitlis helikopterle Kuzey Irak’a giderken, iki Amerikan savaş jeti helikopterini düşürmeye çalıştılar. Sonrasında CIA, 17 Şubat 1993 günü uçağına yapılan sabotaj sonucunda Org. Bitlis şehit edildi.
Türk Genelkurmayı Ağustos 1994’de Eşref Bitlis Planı uygulamaya kondu ve Kuzey Irak’a Çelik Harekâtı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995’de Kuzey Irak’a girdi. Bazı kaynaklara göre Çiller’in ABD’ye bağlılığı TSK tarafından bilindiğinden, Çelik Harekâtı Başbakan Çiller’e haber verilmeden gerçekleştirdi. Bölge ABD ordusunun işgali altındaydı. ABD’nin yarı resmi organlarında “Türk komutanlar hizadan çıktı, Türk Ordusu ABD-Türkiye ilişkilerini bozuyor” türünden görüşlere yer vermeye başladılar. CIA’nın Moskova İstasyon Şefi Türkiye’nin karışacağını ima eden beyanatlar verdi.
Özel Harp Dairesi’nin Özel Kuvvetler Komutanlığına (ÖKK) dönüştürülmesi aslında bir ulusallaştırmaydı. ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve hedef Kuzey Irak’tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak tanımlanıyordu. ABD, “kontrgerilla yapılanmasında TSK yerine polisi koyma” denemesine girişti. 1973’den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen Fethullahçı Gladio TSK’dan boşalan yeri alıyordu. Fethullahçı Gladionun ilk büyük organizasyonu da 1995 Gazi olaylarıdır.
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbrooke; “Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz, önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var, oraya yapacağınız bir harekâtta dikkatli olmanızı tavsiye ederim” tehdidinde bulunmuştu. Bu tehdit sonrasında 12 Mart 1995 gecesi İstanbul’da Gazi Mahallesi olayları başladı. Kimliği belirsiz katiller, durdurdukları bir taksiye şoförünü öldürerek el koydular. Bu taksiyle Alevi vatandaşlarımızın çoğunlukta olduğu kahvehaneleri taradılar. 15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı ve tutuklandı.
Sonrasına, Irak’ın bölünmesiyle birlikte ABD dışişleri bakanlığı BOP projesiyle bölgede 22 devletin sınırlarının değiştirileceğini ilan etmişti. 1996 yılında Türkiye plana müdahale sürecini başlattı; süreç 1998’e kadar olumu gelişti.
ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak’ın kuzeyinde 7500 “CIA Peşmergesi”nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti. Eylül 1996’da, Eşref Bitlis Planı gereğince Barzani, Türk Genelkurmayının yönlendirmesi sonucu Saddam yönetimiyle işbirliği yaparak CIA Peşmergelerini dağıttı. 200’e yakın ölü veren CIA Peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası’na taşındı. ABD kaynakları, bu harekâtı “ABD’nin Vietnam’dan sonraki en büyük yenilgisi” olarak değerlendirdi. Pentagon tarafından 1999 yılında hazırlatılan yeni bir Kürt Planı ABD Başkanı Bill Clinton’un onayıyla yürürlüğe sokuldu. Planın esasını, Irak’ın kuzeyinde kurulacak bağımsız Kürt devleti ile Türkiye’de oluşturulacak bir Kürt federe devletinin birleştirilmesiydi.
1994-1998 arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Karadayı şunları yaptı: ABD ve NATO yuvalanmasını, yani kontrgerillayı Genelkurmay Karargahı’ndan çıkardı. Özel Kuvvetlerin ulusal amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi. Özel Harp subaylarımızın Çin’in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan’da kullanılmasına engel oldu.
TSK tarafından “ABD’nin Truva Atı” olan bir general TSK tarafından sessizce tasfiye edildi. Mayıs 1997 YAŞ toplantısında Ordu içindeki ABD görevlisi Fethullahçı Gladio’yu temizlemek için “160 subayın ordudan atılması“ önerildi. Elebaşı Gülen; 1999 yılında kendisine dava açılacağını duyunca ABD’ye kaçtı. İçinde CIA ajanlarının da olduğu 30 kişinin referansıyla oturma izni alarak Pensilvanya’ya yerleşti.
Org. Kıvrıkoğlu; ABD’nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Washington ziyaretini iptal etti. “ABD tehdidi bin yıl da sürse de direnilecek“ anlamında beyanatlar verdi. Mesajı alan ABD, Bin Yılın Meydan Okuması (Millenium Challenge 2002) ismi altında, 24 Temmuz 2002’de Nevada çölünde Türkiye’yi işgal tatbikatı yaparak “gözdağı” verdi.
ABD 2 yıl süren hazırlığı sonrası, Haziran 2001’de Kürdistan’ı resmen ilan etmek istedi. Ancak Türk devleti daha öncesinden, Mayıs’ta “Kürt devleti ilanını savaş nedeni saydığını” deklere etmiş, Türk Ordusu da ABD müdahalesinden önce Irak’ın kuzeyine girme planı hazırlamıştı.
Devam eden dönemde 2001 mali krizi, Ecevit Hükümeti’nin düşürülmeye çalışılması ve ABD’nin Türk Ordusu’na Ergenekon tertibi süreçleri başlatıldı. 3 Kasım 2002 seçimleri ve sandıktan AKP’yi çıkarma hamlesiyle başlayan süreç ise olacak tahribatlarla ve “açılımlarla” dolu yılları yarattı.
Dışişleri Bakanı Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD ile 2 sayfa 9 maddelik bir “gizli anlaşma” yaptığını itiraf etmişti. 13 Temmuz 2003’de Doğu Perinçek bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı. Birinci madde: “TSK ve ÖKK 4 ay içinde Kuzey Irak’tan çekilecek” şeklindeydi. Bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu “Türk askerinin başına çuval geçirdi”. “Çuval geçirme” eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir “ihtar”dı.
O günlerde Başbakanın “Müzik notası değil” ifadesi TSK’ya yönelik bir uyarıydı. TSK’ya “Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak’tan çık artık” diyordu. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in, “Çuval olayı“ndan sonra Başbakan Erdoğan’a gönderdiği mektupta: “TSK (ÖKK kastediliyor) Kuzey Irak’ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır”. Rumsfeld, çuvalı “Erdoğan’ın değil, TSK’nın başına geçirdiklerini “ ima etmek” istiyordu.
Genel Kurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök, “Çuval geçirme” olayına ses çıkarmadı. Bazı kaynaklara göre bu tepkisizliği nedeniyle “Ergenekoncu” olarak suçlanmaktan kurtuldu. “Başına çuval geçirilmesi”ne ve Kuzey Irak’tan çıkarılmasına rağmen sınır ötesi hârekatta ısrar eden TSK’ya karşı, önceden hazırlanmış organizasyon için düğmeye basıldı. “ABD’ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı” ve destekleyici tüm unsurlar “Ergenekon çetesi” olarak suçlandı. Suçlama belgeleri aslında çoktan hazırdı.
NATO’da eğitim gördükleri sırada Batının güdümüne girmiş ve emperyalist Fetö projesiyle oluşturulmuş kadrolar kullanılarak Türk ordusundaki milliyetçi subayların üst görevlere gelmeleri engellendi. Askeri tesislere başörtülü hanımların alınma yasağı getirilmesi gibi Türk Milletinin inanç hassasiyetleri ile oynanarak Ordu-Millet ayrışması amaçlandı.
ABD’nin belirli-belirsiz desteğiyle iktidara gelmiş olan AKP, ABD’ye “sorun çıkarmadan“ başta TSK olmak üzere tüm ulusalcı güçleri saf dışı etmek zorundaydı. Plana göre, bu süreçte komutanlar yıldırılacak ve ABD ile tam uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı. AB’nin de “bir kriter” olarak dayattığı gibi, TSK “sivil otoriteye” tabi olacak, kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan “ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma” görevini unutacaktı.
Kasım 2006’da Beyaz Saray’da Erdoğan ile Bush arasındaki görüşmede TSK’ya karşı Ergenokun Operasyonu’nun başlatılması konuşulmuştu. Sonra Feto eliyle 2007’de Ergenokun Operasyonu başlatıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri bir anda saldırılarla abandone oldu. Sonra 2008-2009 da PKK ile temaslar başlatıldı. 5 Ağustos 2009’da Erdoğan’la HDP genel başkanı Ahmet Türk görüştü. Bu suretle Ağustos’ta Kürt Açılımı, Terörle Müzakere Süreci resmen başlatılmış oldu.
Türkiye-Suriye sınırından mayınlar sökülmeye başladı. Fransız dışişleri bakanın Londra’ya gitti. Ona, İngiliz dışişleri bakanı “Biz Suriye’de bir istikrarsızlaştırma programı yürürlüğe koyduk. Beşar Esat rejimini devireceğiz bize katılır mısınız?” dedi. Fransızlar İngilizlerin bu teklifini kabul etmediler. Bölgeden yatırımlarını çektiler.
Türk ordusunun elindeki tüm elektronik ekipmanları (uçakların kumanda sistemleri yani tetikleri, top, tank, kruvazör, helikopter kumanda sistemleri) tamamıyla Amerika’nın kontrolü altındaydı. Amerika harpte kullanılabilecek her türlü araç ve ekipmanlara uydu kontrollü bir çip koymaktaydı. Sözüm ona PKK ya yapılan bombalama görüntülerinde bile Waşington’un okeyinden sonra uçakların tetikleri açılabilmekteydi. 2012 yılında bundan rahatsızlık duyan AKP’nin savunma bakanı, baskılara rağmen 4,5 milyar dolarlık savunma helikopteri ihale şartnamesine “yerli yazılım şartı” koydurması üzerine Amerika-İsrail konsorsiyumu ihaleden çekilmiş, ihaleyi İtalyan ağırlıklı gurup kazanmış ve helikopterlerin TAİ de yapılması kabul edilmişti. Bu gelişme üzerine Başbakan dış baskı üzerine savunma bakanını hemen görevden aldı.
Türkiye’de terörle müzakere süreci ilerlemiş vaziyetteydi. Suriye’de iç savaş çıkmış, bu arada mayınlar temizlenmişti. Suriye’nin kuzeyinde üç farklı kantonda olan PKK alt yapısı Beşar Esat’a karşı tavır aldı. AKP de PKK ile müzakere yaptığı için Suriye’deki PKK’yı Beşar Esat’a karşı müttefiki olarak görüyordu. Zaten Türkiye’de PKK ile müzakerelerin dış dinamiğini Suriye iç savaşı oluşturuyordu.
6-8 Ekim 2014’de Kobani’de İŞİD ve PKK arasında bir çatışma olmuştu. Türkiye, AKP, PKK’ya karşı İŞİD’in kazanmasını istiyordu. Abdullah Öcalan’ın bu günlere ışık tutacak bir açıklamasını görüyoruz. Demişti ki “Kobani Açılım Sürecinin bir parçasıdır”. Arkasından HDP de şu açıklama yapmıştı: “Kobani düşerse Açılım Sürecini bitiririz”. Bu ifadeler etkili oldu. Barzani peşmergeleri Türkiye içinden geçerek Suriye’ye PKK’ya yardıma gittiler.
TBMM’de AKP ve HADEP’in milletvekili sayıları toplamını 400’ün üzerine çıkarma ve bu suretle Anayasayı değiştirme amacıyla Haziran 2015’de erken seçime gidildi. Erdoğan’ın hedefi AKP’nin 400’üzerinde milletvekili çıkarması idi. Ama 1. Açılım Sürecini dikkatle izleyen AKP seçmeni Erdoğan’ı, oyunu %40’a indirerek, iktidardan düşürdü. Sonra 7 Haziran–1 Kasım arasında Türkiye’de terör olayları başladı. AKP ikinci seçimi bu sefer oyunu 5 milyon artırarak kazandı.
8 Ağustos 2015’te başlayıp 9 Marta 2016’ya kadar süren Hendek terörü çatışmalarında, açılım döneminde PKK’nın eline geçmesine izin verilen ilçelerimizi PKK’nın elinden almak için 793 tane Jandarma ve Özel Harekât personelini yani Türk Devletinin en seçkin evlatları şehit verildi. Yani Kıbrıs’ta verilen şehitten daha fazlası şehit verildi.
ABD’de hazırlanan raporlarda, Suriye’de çıkarılacak bir iç savaşın Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit edeceği, hatta 2030’a kadar Türkiye’nin bölünebileceği ileri sürülüyordu. Orta Doğunun bölünüp parçalanma sürecine Türkiye’nin de dâhil edileceği çeşitli ortamlarda adeta deklere ediliyordu. 2016 yılında yayımlanan yarı resmî nitelikli bir makalede Orta Doğu’da yeni sınırlar öneren bir harita yayınlandı.
Bu makalede Türkiye’nin bölüneceğinden ve Batı yanlısı Kürdistan’ın kurulacağından bahsediliyordu. Makale Napoli’de NATO Koleji’nde Türk subaylarının da bulunduğu bir toplantıda gösterilmiş, diplomatik kriz çıkmıştı. Böylece Batı emperyalizminin Batı Asya ve Orta Doğu’da ajanı olacak bir Kürdistan’ın oluşturulacağı ayan beyan gün yüzüne çıkmıştı. Bütün bunlar, raporları yazanların tahminleri olmayıp, 1974’ten itibaren hem İsrail’in güvenliğini sağlamak hem de ABD’nin bölgede etkili olmasını kolaylaştırmak amacı ile hazırlanmış programların parçalarıydı.
Türkiye’yi İstikrarsızlaştırma Bölmeye Hazırlama Faaliyetleri Hızlandırıldı.
Çeşitli kaynaklara göre, Türkiye için yapılanlar sırasıyla şöyle cereyan etti:
- Önce, öngörüsüz ve kolayca güdümlerine alınacak (kandıracak) bir yönetimin iktidar olması desteklendi.

Emperyalizmin yeni haritası
- Cemaat görünümlü ajanlar ülkemizin önemli kurumlarından yargıya, emniyete, orduya, milli eğitime yerleştirdi.
- Yargı tahrip edildi, orduya ajanlar sokuldu. Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarla Türkiye Cumhuriyeti Devletini dönüştürme eylemleri başlatıldı.
- Türkiye’nin haremi ismeti olan Kozmik Oda’ya girilerek devlet sırları emperyalistlere verildi.
- Sınırlarımızın örtülü istilaya uygun hale getirilme eylem planı başlatıldı. Bu kapsamda Suriye sınırımızdaki mayınlı arazinin temizlenip tarıma açılması gündeme getirildi. Türkiye Ottawa Sözleşmesi’ni 25 Eylül 2003’te imzalayarak 1 Mart 2014’e kadar tüm mayınları temizleme yükümlülüğü altına girdi. Temizleme ihalesi mayından temizlenecek arazinin 49 yıllık kullanımı karşılığı bir İsrail firmasına verilecekti. Bu durumda sınır güvenliğimiz adeta İsrail’e bırakılacaktı. Türk kamuoyunun tepkisi bu adımın atılmasını engelledi. 2007-2013 arasında sınırımızdaki mayınlar Mehmetçik tarafından aşamalı olarak temizlendi. Mayınlardan temizlenen sınır bölgesinde sığınmacıların, kaçakların, selefi cihatçı ve terörist örgütlerin Ülkemize girmeleri iyice kolaylaştırıldı.
- Avrupalılar 2001 senesinde küresel ısınma ve göç konulu bir toplantıda “Dünyanın değişik yerlerinden gelip Türkiye üzerinden Avrupa’ya olacak göçün Türkiye’de durdurulması” tezini ortaya attılar. Bu arada Türkiye tarafından geri kalmış pek çok ülke için vize serbestisi getirildi.
- Yine 2011’de Avrupa Birliği tarafından finanse edilen bir proje ile Türk halkının sığınmacı ve mültecilere karşı olabilecek tavrı tespit edilerek, bu tavrı maniple edecek hazırlıklara başlandı. Emperyalistlerin etki altına aldıkları çevrelerce Suriye’den Türkiye’ye olacak göçe Türk kamuoyunun karşı çıkmaması için bir takım algı oluşturma faaliyeti yürütüldü:
- Dinî hassasiyetimiz istismar edilerek Ensar-Muhacir ilişkisine atıflar yapıldı. Suriye’den gelecek kavimler göçünü ensar-muhacir örneğine dayandırarak anlatmak, halkın dinî duygularını istismar etmekten başka bir şey değildi. Mekke’den Medine’ye Hz. Peygamberimizin Hicret’i gerçekleştiğinde Mekke’nin nüfusu 25 bin, Medine’nin nüfusu 12 bin civarındaydı. Göç edenlerin sayısı ise sadece 180 dolayındaydı. Üstelik göç edenler Medine’ye yerleşmek ve orada kalıcı olmak istememişlerdi.
- Hümanist duygular öne çıkarılarak, devlet ve örgüt terörlerine maruz olacak Suriyeli sivillere kucak açmanın bir insanlık görevi olduğu dillendirilmeye başlandı. Özetle Türkiye, kontrolsüz göçmen ve kaçak istilasına uygun hale getirildi.
- Yöneticilerimiz Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” tezini ve “Arapların iç işlerine karışılmaması” tavsiyesini göz ardı ettiler. Dönemin dışişleri bakanının “Stratejik Derinlik” teorisi ile algı yaratılarak, “Osmanlı coğrafyasında Türkiye’nin etkin olması için şartların müsait olduğu” görüşü devlet politikası haline getirildi. Arap ülkelerindeki “Müslüman Kardeşler” ideolojisini benimseyen grupların iktidara getirilmesi, bunlar vasıtasıyla o ülkelerde Türkiye’nin etkin olması gösterilen hedefti. Batı, bu politikayı destekler gibi gözükerek Türkiye’yi partner göstererek BOP’a dâhil etti. Dönemin başbakanı “BOP’un eş başkanı olduğunu” adeta övünerek söylüyordu. Oysa Batı’nın planında Türkiye’yi kullanmak, zayıflatmak, bölgede yalnızlaştırmak, demografik yapısını bozmak, bölünmeye uygun hale getirmek vardı.
- 2011 yılında Suriye’de Türkiye ve Batı’nın Beşar Esat’ı devirme politikası neticesinde iç savaş başlatıldı. İç savaşı tahrik edenler Esat’ın kısa bir sürede devrileceğini söylüyorlardı. Ancak Esat, Rusya ve İran’ın desteğini alarak direndi.
- Suriye savaşı alevlenince Batı, Türkiye’yi yalnız bırakırken aynı zamanda kullandığı terör unsurlarını eğitip silahlandırarak Türkiye aleyhine harekete geçirdi. Condoleezza Rize’ın kehanetleri gerçekleşmeye başlamıştı.
- 15 Temmuz sonrası rejim değiştirildi. Bütün gücün bir kişide toplanması sağlandı.
Demografik Yapının Bozulması
Batılı emperyalistler geçmişte Türkiye’de Türk-Kürt ve Alevi-Sünni üzerinden iç savaş çıkarmayı denemişler ancak bunda başarılı olamamışlardı. İç savaş için kullanışlı bir dış etmene ihtiyaçları vardı. Bunun, Anadolu’ya ikinci bir millet olarak getirilecek Suriyeli Arapların olması tasarlandı.
Suriye’de iç savaş sürerken Batının desteklediği taşoran terör örgütleri Suriye’nin kuzeyinde Türkmenleri, Arapları ve kendilerine karşı olan Kürtleri katlederek, korkutup kaçırıp sınırlarımıza sevk ederek bölgeyi boşalttılar. PKK terör örgütü boşalan alanlara yerleştirilerek, bir PKKistan kurulma faaliyeti başlatıldı. PKK’nın Suriye’nin kuzeyinde yaptığı etnik temizlik ile Suriye’nin kuzeyi “Arapsızlaştırılırken/ Türksüzleştirilirken”, Türkiye’nin güneydoğusu ise gelen Suriyeli Arap nüfusun baskısı ile Türksüzleştirilmeye başlandı. Boşaltılan bölgede İsrail ve Batının güdümünde kurulacak PKKistan’ın, Türkiye’de çıkarılacak bir iç savaşa müdahalede sıçrama noktası olması kararlaştırılmıştı.
Suriye’deki terörden kaçanlar ardı arkası kesilmeyen göçlerle sınırlarımızdan Ülkemize doluşmaya başladılar. Bu arada İran sınırından da kaçaklar yoğun şekilde ülkemize giriyorlardı. Bunlar arasında ABD’nin Afganistan’da eğittiği ve ileride Türkiye’de iç karışıklık çıkarmada kullanılabilecek kişiler de bulunmaktaydı. Afrikalı, Asyalı pek çok göçmen ve kaçak Ülkemize doluşmaya başladı.
Yolgeçen hanı haline getirilen Ülkemizde;
- Selefi örgütler için ortamın uygun hale getirilmesinin;
- Bunların bağlantılı olduğu terör örgütleri ağının yaygınlaşmasının;
- Arap mafyası için zengin bir insan kaynağı oluşmasının;
- Türkiye’den toprak talep edecek Arap örgütlerin kurulmasının;
- Arap istihbarat servislerinin Suriyeli Araplardan yapacakları devşirmeler ile ülkemizi arka bahçelerine çevirmesinin;
- “Geri Kabul Antlaşması”yla Avrupa’ya -Türkiye dışından da olsa- kaçak giren yabancıların Türkiye’ye gönderilmesinin [[1]];
- Büyük Şehir Yasası’yla 16 bin civarındaki köy mahalle yapılarak, Köy Kanunu’nda “yabancıya arazi satma yasaktır” hükmünün delinmesini, buralarda yabancılara arazi satılmasının şartları oluşturuldu.
Tam anlamıyla kontrol edilemeyen bu göçlerde terörist unsurların, yabancı istihbarat ajanlarının, hırsız ve arsız kişilerin Ülkemize girmeleri de mümkündü.
Değişik kaynaklarda Selefi cihatçı örgütlerin Türkiye’de örgütlendiği, para ve diğer lojistik hizmetler için merkez oluşturduğu, Türkiye’deki altyapılarını kurduğu ifade edilmektedir. Türkiye’ye yerleşen bazı teröristlerin fazla sayıda can kayıplarına neden olan eylemler yaptığı bilinmektedir.
Sözde “cihatçı” selefilik; tekfirci, aşırıcı, İslam kültür ve uygarlığı düşmanı, vatansız, kozmopolit ve emperyalizm tarafından kullanılmaya müsait yozlaşmış bir anlayıştır. Suriyeli sığınmacıların gelişi ve Suriye iç savaşı sırasında selefi örgütlere Türkiye’de sağlanan kolaylıklar, millî benliğimizin ayrılmaz parçası olan Hanefi-Maturidi ve Yesevi-Bektaşi kimliğimize karşı oluşumları hızlandırmıştır. Yapılan araştırmalar selefiliğin Türkiye’de hızla yayıldığını göstermektedir.
Ülkemiz son yıllarda tarihin en büyük göçlerinden birisiyle karşı karşıyadır. Çeşitli kaynaklarda;
- Dünyanın birçok ülkesinden 13 milyonun üzerinde insanın Anadolu’ya göç ettiği, milyonlarca insanın kontrolsüz, kayıtsız şekilde Ülkemize girdiği;
- Bu göçlerin durdurulamadığı, doğu sınırlarımızın değişik bölgelerinden Ülkemize fazla sayıda kişinin girmeye devam ettiği; bunların bazen yürüyerek, bazen otobüslerle İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e, Manisa’ya, Konya’ya, Gaziantep’e, Şanlıurfa’ya ulaştığı ve çoğunun Devletin kayıtlarında olmadığı;
- Pek çok yabancıya vatandaşlık verilmeye ve yabancıların nüfuslarının hızla artmaya başladığı, ileriye dönük olarak doğum oranlarının yüksek olması nedeniyle bilhassa Suriyelilerin nüfuslarının hızla artacağı;
- Ülkemizin demografik yapısının belirli yerlerde hızla değişmeye başladığı;
- Kilis’te Türklerin azınlıkta kaldığı; Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin’in oluşturduğu bölgede yaşayan Suriyeli sayısının hızla artığı;
- İstanbul’un adeta yabancıların işgali altında olduğu ve
- Ankara’da, Bursa’da yabancıların çoğunlukta olduğu mahallelerin oluştuğu;
- Kilis’te çoğunluk olmuş Suriyelilerin şımarıkça Türklere “Devlet buraları bize verdi, siz buradan gideceksiniz” dediği, Suriye’den Arap nüfusunun gelmeye devam ettiği, Kilis’i vatandaşlarımızın terk etmekte olduğu, Kilis şehir merkezinde Suriyeli mafya bozuntularının polise kabadayılık yapabildiği;
- Hatay’da da benzer durumun oluşmaya başladığı, Reyhanlı’da Suriyeli nüfusun Türk nüfusunu geçtiği;
- Hatay ticaretinin büyük bir bölümünün Suriyelilerin eline geçtiği;
- Geçmişte emperyalist Batı, Şerif Hüseyin’e kurdurtmayı planladığı uydu Arap devleti sınırlarını Mersin, Adana, Birecik, Urfa, Mardin üzerinden İran sınırına kadar olan Türkiye toprakları olarak göstererek o zamandan tohumları atılan “Bir gün Hatay bizim olacak” düşüncesinin Suriyelilerde mevcut olduğu;
- Hatay’da Suriyeli bir kadın öğretmen Suriyeli Arap öğrencilere “Gülek Boğazına kadar bizim, biz kalacağız burada, Türkler gidecek” diyebildiği;
- “Hatay Suriye’nin” sloganı ile yetişmiş Suriyeli sığınmacıların yarın Türk vatandaşlığı alsalar dahi bir gün Suriye’ye bağlanmak istemeyeceklerini kimse garanti edilemeyeceği rapor edilmektedir.
İçerde ve dışarıda Suriyelilerin Türkiye’de kalmalarının cazip hale getirilmesinin ve Türkiye’nin demografik yapısının bozulmasının nerdeyse teşvik edildiği, bu kapsamda Suriyelilere;
- Ücretsiz sağlık (tüp bebek tedavisi dahil) ve eğitim hizmetleri sunup, hatta bu hususlarda Türk vatandaşlarına göre bazı öncelikler verildiği;
- Doğal gaz ve elektrik gibi ihtiyaçlarını karşılayıp, parasal yardımlar sağlandığı;
- İş yeri açmaları teşvik edilip vergiden muaf tutulduğu;
- 3 ve daha fazla çocuğu olan ailelere ekonomik yardım yapılarak Türkiye, Suriyeliler için adeta bedava alış-veriş yapılan bir süpermarket haline getirildiği;
- Uygulanan politikalarda etkili olan bir kesimin demografik yapıyı tahrip etmek ve ihvancı yapıya uygun yeni bir toplum inşa etmek için adeta bir kavimler göçüne dönüştürülmüş milyonlarca sığınmacının ülkeye girmesine ve bunlara vatandaşlık verilmesine çanak tutulduğu;
- Dünya Bankasının Türkiye’ye kredi verme şartlarını
- Verilecek kredilerin bir kısmının Suriyelilerin ekonomik alanda güçlendirilmesi için kullanılmasına,
- 2028 sonuna kadar işe alınacak 22 bin kişiden 11 bininin Suriyeli olmasına ve bunlar tarım alanında istihdamına bağladığı;
- Sürdürülen görüşmelerde FAO’nun, Suriyelilerin yerleşimci olması için tarım alanında istihdam edilmesini istediği, bu hususta bazı hazine arazilerinin Suriyelilere tahsis edildiği;
- Doğu sınırlarımızın mayından temizlenmesinin Avrupa fonlarıyla desteklendiği yine çeşitli kaynaklarda ifade edilmektedir.
Latin Amerikalıların ve Meksikalıların ABD’ye gelmesini engellemek için ABD-Meksika sınırına duvar inşa ettiren ABD yönetimleri, Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını destekledi. “Herkes İçin Fırsat-Suriyeli Mülteciler” başlıklı bir raporda Suriyelilerin Türkiye, Ürdün ve Lübnan için ekonomik fırsatlar olacağı ifade edildi. Şüphesiz, sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemelerinin asıl nedeni, bunun Suriye’nin kuzeyinde ABD destekli PKKistanın kurulmasını kolaylaştırılacağıydı. Suriyelilerin ülkelerine dönmeleri durumunda PKK’ın gasp etmeye çalıştığı topraklarda Suriyeli vatandaşlar nüfusu çoğunluğunu oluşturacak ve PKK’istan politikası zora girecekti.
Politikasını Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalması üzerine kuran AB, Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalması için propaganda yapan kişi ve grupları fonlayıp, Türk halkına psikolojik operasyon yürüttü. Türkiye’yi de göçmen deposu ülke olarak görme politikasını sürdürdü.
Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını isteyenler sadece devletler değildir. Terör örgütleri de Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de kalmasını istemekteler. PKK ve İŞİD bu örgütlerin başında gelmektedir. PKK, Suriye’nin kuzeyinde Amerikan desteği ile kurmaya çalıştığı bölgeden Arapları ve Türkmenleri sürmüştür. PKK’nın burada kontrolü sürdürebilmesi, Türkiye’ye kaçan Suriyeli Arapların ve Türkmenlerin geri dönmemesine bağlıdır. Bundan dolayı HDP ısrarla Suriyelilerin Türkiye’de kalmasını destekleyen açıklamalar yapmıştı. Ancak HDP tabanı bu konuda PKK ve HDP’den ayrışmış ve Suriyelilerin Suriye’ye dönmesini çok güçlü şekilde talep etmişti.
Türk millî kimliğine düşman olan Selefi ve radikal gruplar Suriyeli sığınmacıların Suriye’ye dönmelerini istememektedirler. Bu gruplar Türk kimliğini, Arap kitleler ile sentezleyerek ümmetleşme sürecini başlatacaklarına inanmaktadırlar. Bunlar ve Suriye mafyası Türkiye’deki Suriyeli sığınmacıları kendileri için bir eleman devşirme deposu olarak görmektedirler.
Ülkemizde Suriyeli sığınmacıların ülkelerine dönmelerini ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü isteyenlere “Suriyeli düşmanı” veya “ırkçı” diyerek saldıranlar emperyalist projenin bilinçli ve bilinçsiz sözcüleridir.
İstihbarat servisleri ve bunların güdümündeki terör örgütleri tarafından harekete geçirilerek Türkiye’ye sokulan milyonlarca Suriyeli, Afgan, Iraklı, İranlı ile Türkiye’nin demografik yapısı tahrip edilmekte; Türkiye politik, ekonomik, kültürel istikrarsızlık çıkarılarak dış müdahale ve jeopolitik parçalanmaya uygun hâle getirilmek istenmektedir. İçeride kullanılmaya müsait bir nüfus oluşturulmak suretiyle Türkiye’nin bir iç savaşa sürüklenmesinin; Suriyelileşmesinin, Iraklaşmasının, Afganistanlaşmasının, Lübnanlaşmasının hazırlığı yapılmaktadır.
Afganistan’dan 6,5 milyon sığınmacı kabul ederek ekonomik, sosyal, kültürel, politik dengeleri bozulan; Belucistan üzerinden parçalanma tehdidi yaşayan Pakistan’ın yaşadıklarına benzer bir süreci Türkiye’nin de yaşayacağı açıktır.
Mora’da Ne Olmuştu?
Türklerin fethedip yıllarca yönettiği bölgelerde insanların kimliklerini muhafaza ettiği, inançlarını yaşamaya devam ettiği inkâr edilemez bir gerçektir.
Nitekim, Türklerin fethettiği Mora’nın sakinleri, Türk yönetimini Venediklilerin yönetimine tercih etmişlerdi. Çünkü:
- Vergiler daha hafifti, yönetim daha ılımlıydı.
- Osmanlı, Roma Katoliğine oranla daha çok tolerans sahibi idi.
- Rumlar bolluk ve dirlik içinde yaşam sürüyor, varlıklı ve eğitim görmüş olanlara devlet kapıları açılıyordu.
- İmparatorlukta Rumların çoğunlukta oldukları bölgelerde kendi belediyeleri, devletten müdahale olmadan çalışıyordu.
- Merkezi İstanbul’da bulunan Rum Ortodoks Patrikhanesi, imparatorluğun yönetimine katılan imtiyazlı bir kuruluş haline gelmişti.
Ancak; Ruslar ve Fransızlar ile diaspora Rumları Grekleri kışkırtmaya başladılar. Bilhassa da adalar ve Mora’daki Rus konsoloslukları… Papazların önderliğinde açık ve gizli oluşturulan örgütlerle Türk ve müslüman düşmanlığı düşüncesi tabanda yayılmaya başlandı. Osmanlı yönetiminde birlik ve beraberlik varken bu kışkırtmalardan sonuç alınamadı.
II. Mahmut döneminde Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın 1820’de padişaha karşı ayaklanması, Mora’daki Türklerin birliğini ve beraberliğini bozmuştu. Bu durum pusuda bekleyen isyancılar için bir fırsattı, Yunan ayaklanmasının fitili oldu. Mora’daki ayaklanma 6 Nisan I821’de şu sloganla başlatıldı: “Mora’da tek bir Türk bırakılmamalı“. Asiler, bu slogana tamamen uyacak, tüm Türk ve öteki Müslümanları yok etmeye başlayacaklardı.
İsyanın organizatörleri halka Türk ve müslüman düşmanlığı aşılayan papazlar, karargâhları da kiliselerdi. Metropolit ve piskoposlar orak, sopa ve kamalar taşıyan, sayıları gittikçe kabaran ayak takımına eşlik ediyordu. Piskoposlar, geçilen her yerde isyancıları “dinsiz Müslümanları yok etmeye” çağırıyorlardı. Kleftes olarak anılan haydutlarla armatoli olarak anılan Grek uç bekçileri, dağlardan inerek Türk köylerini yağmalamaya başladılar. Çok geçmeden, tüm Mora her yani kasıp kavuran silahlı asilerin eline geçti.
İngiliz yazar William St. Clair’a göre, “Vahşice öç alma iştiyakı, çok geçmeden katletme zevkine dönüştü. 20.000’i aşkın Türk erkek, kadın ve çocuk Grek komşuları tarafından birkaç hafta içinde katledildiler.
Kırsalda dağınık olarak yaşayan Türk aileler, kısa bir sürede öldürüldüler. Yakılan evleri, cesetlerinin üzerine yıkıldı. Olaylar başlayınca evlerini bırakarak en yakındaki kente sığınmaya çalışanlar da Grek güruh tarafından yollarda öldürüldüler. Küçük kentlerde Türkler evlerine kapanarak kendilerini korumaya çalıştılar, ama pek azı kurtulabildi.
Bazı yerlerde açlığa dayanamayarak, hayatlarının bağışlanacağına dair onlara söz veren asilere teslim oldular, ama yine de öldürüldüler. Ele geçirilen Türk erkekler derhal öldürülüyor, kadınlarla çocuklar köle olarak asilere dağıtılıyor, ama daha sonra onlar da öldürülüyorlardı.

Mora katliamına ait sembolik resim
1821 yılı Mart ayında, Mora’da yaklaşık 50.000 Müslüman yaşıyordu. Bunların arasında kadın ve çocuklar da vardı. Bir ay kadar sonra Yunanlılar paskalyalarını kutlarken, Mora’da tek bir Müslüman kalmamıştı. Yunanistan’ın Türkleri pek az iz bıraktılar. 1821 yılı ilkbaharında ani olarak, tümüyle ve dünyanın haberi olmadan, yok edildiler“.
Emperyalistler ve maşaları benzer durumu Balkanlar’da, Kafkasya’da, Erivan’da, Anadolu’da, Kıbrıs’ta ve Hocalı’da yaşatmışlar; Suriye’de, Irak’ta ve Filistin’de yaşatmaya devam etmektedirler.
Mora örneği teslimiyetçi ve mandacı zihniyeti savunanlara bir ders olmalı. BAĞIMSIZLIĞI VE VATANI KORUMAMANIN BEDELİNİN VAHŞİCE KATLEDİLMEK OLDUĞU UNUTULMAMALI.
Emperyalist Planı Devam Ettirmede Kararlılar
Türk Devletinin zayıf olmaya hiç mi hiç toleransı yoktur. En ufak zafiyetimizde etrafta bekleyen leş kargaları tepemize üşüşürler. Beşikteki, anne karnındaki bebeklerimiz dâhil hepimizi vahşice katlederler. Doymak bilmeyen bir hınçla, acımadan saldırırlar. Mora’da, Balkanlarda, Kafkaslarda, Arabistan çöllerinde, Kıbrısta ve en son olarak da Hocalı’da, Kuzey Irak’ın Türkmen bölgelerinde ve Filistin’de bunları yaşadık.
Günümüzde yaşadıklarımız; Emperyalist Batı’nın “Şark Meselesi” projesinden vazgeçmediğini, konjüktüre göre ortaya çıkan fırsatları değerlendirdiğini, oluşan yeni imkânları kullanarak, hedeflerini zamana yaydığını göstermektedir.
Emperyalist Batı istikrarsızlık yarattığı Ortadoğu’da eskisinden daha da avantajlı duruma sahiptir. Kontrolündeki terör örgütlerini kullanarak ve bölge ülkelerinin aralarındaki rekabetten fayda sağlayarak hedeflerine doğru ilerlemektedir.
Bölgemizde emperyalist devletlerin faaliyetleri, komşularımızdaki istikrasızlıklar, etnik ve dini gruplar arasındaki hâkimiyet kurma için olan rekabetler Ülkemiz açısından büyük riskler getirmiştir. Suriye’de;
- İran sunilerden,
- PKK kendine karşı olanlardan,
- Esat güçleri Nusayri dışındakilerden arındırılmış bölgeler oluşturmak için faaliyet gösterdiler. Hepsi de kendileri için safra gördükleri halkı Türkiye’ye sürdüler.
ABD tarafından kalıcı üsler kurularak desteklenen Yunanistan ile Fransa, Mısır ve İsrail Türkiye’yi Eğe ve Ak Deniz’e çıkamaz hale getirmek, Anadolu yarımadasına hapsetmek istiyorlar.

Amerikan üsleri
Ülkemize sığınan mültecilere yardım konusunda Emperyalistlerin Türkiye’ye boş lafların dışında elle tutulur bir destekleri yok. Türkiye’nin bir yandan nüfus yapısını değiştirerek istikrarsızlaştırılmasını, diğer yandan kaynaklarını oluşturulan ortamında sarf ettirilerek zayıflatılmasını hedefliyorlar.
NİÇİN YAŞATILMAKTA?
Etrafımızda oynanan senaryo Devletimizi zayıf düşürmek, düşmanların işgaline uygun hale getirmektir. ABDsi, Rusyası, ABsi, Vahhabisi hepsi bu senaryonun baş aktörleri; PKK, El Kaide, Feto ve benzerleri de kullandıkları maşalardır. Ortak hedefleri Türkiye Cumhuriyetini zayıflatıp yok etmek, böylece Türk ve İslam coğrafyasındaki şuurlu insanların ümitlerini de tüketmektir.
Mevcut durumda Türkiye’yi etnik ve inanç bazında bölünecek ortamı hazırlamanın çalışması yapılmakta. Türk kimliğine ortak Kürt ve Arap kimliği oluşturulma gayretleri sürdürülmekte. İnanç bazında toplumda ayrıştırmaları körükleyen tarikat görünümlü oluşumlar cesaretlendirilmekte. Kısaca, insanımızı ayrıştırma ve birbirlerine karşı kinlendirme ortamı oluşturulmaya, bir batağa doğru sürüklenmeye çalışılmakta. Şayet;
- Türkiye’nin bir iç savaş tuzağına sürüklenmesi;
- Ülkemizin Suriyelileşmesi, Iraklaşması, Afganistanlaşması, Lübnanlaşması;
- İŞİT ve benzeri örgütlerin Ülkemizde kan dökmesi;
- Mafya örgütlerinin, uyuşturucu çetelerinin okulların önünde Afganistan’dan, Suriye’den gelen uyuşturucu satması
istenmiyorsa, ilk etapta geçici sığınmacıların ve kaçakların Ülkemizden gönderilmeleri gerekiyor. Bu aynı zamanda “İNSANLARIN EN TEMEL İNSANÎ HAKKI OLAN KENDİ VATANINDA YAŞAMA” etiğinin gereğidir. Bu hak emperyalizm tarafından Suriye’de vahşice gasp edilmiştir. Suriyeliler çıkarılan iç savaşla hem ülkelerinden başka ülkelere hem de Suriye içinde göçe zorlanmış, yerlerinden ve yurtlarından edilmişlerdir. Yapılması gereken kendi evlerine, köylerine dönmelerinin sağlanmasıdır. BUNUN DIŞINDAKİ UYGULAMALAR EMPERYALİZME HİZMET EDECEKTİR.
Son bin yılda Türk milletinin karşılaştığı en önemli tehditten birisi olan kavimler göçü ile Türkiye’nin bir iç savaş ile parçalanmaya sürüklenmesi projesi karşısında halkımızın susması beklenmemelidir. Halkımız; geçici sığınmacılar ve kaçaklar konularında, Türkiye’nin demografik yapısını tahrip etmeye yönelik politikalara karşı sistemli bir mücadele, etkin bir karşı duruş ve eylemli karşı çıkış içinde olmalıdır. Eylemli karşı çıkış; vurup kırmak, yakıp dökmek, geçici sığınmacılara düşmanlık yapmak değildir. Eylemli karşı çıkış, geçici sığınmacı ve kaçakların ülkelerine gönderilmeleri için her türlü demokratik eylemdir. İmza kampanyaları düzenlemek, paneller, konferanslar, çalıştaylar düzenlemek, bildiriler dağıtmaktır.
Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toprak bütünlüğü ve Türk milletinin Anadolu’daki egemenliğinin devam etmesi için acilen;
- Türkiye Cumhuriyetini yaşatmak ve yükseltmek birinci öncelik olmalı, bunu riske edecek her şeyden kaçınmalı;
- TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN KURULUŞ İLKELERİNİN; MİLLÎ, ÜNİTER VE ULUS DEVLET YAPISININ MUHAFAZASI VE GELİŞTİRİLMESİNDEN TAVİZ VERİLMEMELİ;
- Hukukun herkese eşit uygulandığı, liyakate göre devlet kadrolarının oluşturulduğu bir idareye geçileceği; her Türk vatandaşının huzurlu ve refah içinde yaşayacağı, Türkiye Cumhuriyetinin bireyi olmaktan gurur duyacağı, gönülden “NE MUTLU TÜRKÜM” diyebileceği ortam oluşturulmalı;
- Derlenip toparlanmaya, reel politiğin gereği olan önceliklerimizi belirlemeye, şartları iyi değerlendirmeye, düşürüldüğümüz mevcut durumdan düze çıkmaya yoğunlaşılmalı;
- Devletimizin ortak yaşama ülküsüne sahip tüm fertlerini ayrım göstermeden sevmeli, vatandaşlık bağlarını güçlendirmeli;
- Haraç mezat satılan vatandaşlıkları iptal edilmelidir.
Gün birlik, beraberlik, kardeşlik, Ülkemizin selameti için yapmamız gerekenlerde birleşme günüdür. Tüm bunlar liyakatli, öngörülü ve vatansever kadroların devlet yönetimine getirilmesi ile olabilecektir.
Kaynak: Şark Meselesinden Güncele. G. Mızrak. ISBN: 978-625-94573-1-4
14.07.2025
Gürbüz MIZRAK

[[1]] Bazı Avrupa ülkesi emniyet teşkilatları, ülkelerine kaçak giren şahısları sorgularken, bunlara ifadelerinde “Türkiye’den geldik” demelerini, bu şekilde “Türkiye’ye gönderilebilmeniz mümkün olur” diye kaçakları yönlendirdikleri bilinmektedir.

Türk gençliğinin okuması gereken, tarihi gerçekleri tüm doğruları ile anlatan müthiş bir makale olmuş. Yüreğinize sağlık..