Meslektaşlarımı Saygıyla Selamlıyorum.
Ben, Hilmi DULKADİR. 1975 yılında Tokat İlk öğretmen Okulu’ndan mezun bir ilkokul öğretmeniyim. Bu yazı, ilk atamamın yapıldığı Elâzığ-Palu-Ormanpınar Köyü’nde, ilk derse girdiğim güne dair tuttuğum günlükten alınmıştır[1].”
Bugün, 21 Eylül 1975. Öğleden sonra görev yapacağım köye ulaştım. Şimdi gün akşama döndü. Türkçe konuşamayan köyün muhtarı, evinin önüne çıkıp kendi lisanı (Zazaca) ile köylülere sesleniyor:
-Köyümüzün öğretmeni gelmiştir. Yarın okul başlıyor, çocukları okula gönderin!..
Çağrıyı birkaç kez tekrarlayan muhtarın sesi, kendi mahallesinde yankılandığı gibi eminim aşağı mahalleye kadar ulaşıyor. Muhtar:
-Bu akşam ve sonraki her akşam benim misafirim olacaksın, diyor.
-Okulun lojmanında kalırım…
-Olmaz, yemeği burada yiyeceksin, burada yatacaksın, diyor tercüman aracılığıyla.
Muhtarın evinde kalmakta bir mahsur görmüyorum, bu ilk günü aralarında geçirmek daha iyi olabilir.
O gece, bana “hoş geldin” demek için muhtarın evine gelen köylülerle geç vakte kadar sohbet ettik. Sabah, namaza kalktık, kahvaltı yaptık.
Muhtarın evinden çıktım, 30 metre aşağıdaki okula doğru yürüdüm.
Bir grup öğrenci erkenden okulun bahçesinde toplanmışlar bile. Pek heyecanlı oldukları kıpırdanmalarından belli oluyor. İtiraf edeyim: Aynı heyecanı ben de yaşıyorum…
Bayrağımızı çıkarttım, çocukları saygı duruşuna geçirdim, hep birlikte İstiklal Marşımızı söyledik.
Öğrenciler alışık oldukları için sırayla sınıfa geçtiler, sıralara ikişer üçer oturdular. Ben de masama geçtim, tek tek öğrencileri süzmeye başladım.
Belki on dakika kadar ne ben konuştum ne çocuklar konuştu. Öylece iki taraflı, hayallerimizin aldatıcı ufkunda kanat çırpıp durduk…
Sınıfta, her birinin kendisi bir çiçek olan bu kumral, tombul, esmer, sarı benizli, ince yapılı öğrenciler saf ve masum bakışlarıyla beni resmederken duydukları mutluluk, arzulayıp da elde edemedikleri her şeyi unutturmuşa benziyor.
Karpuz büyüklüğünde başları, kimi tırnak çiziği yemiş yanakları, kırışık alınları ve kaçamaklı bakışlarıyla bana dönüp sinsice gülümseyen, bazen gözlerini tavana dikip tattığı mutluluğu sindiren erkek öğrencilerin;
Bir bana bakıp, bir başını yere eğen, dudağında masum gülümsemelerle arada bir başlarını kaşıyan, çene altından bağlı baş örtülerini düzenlerken benliğinde benim kim olduğumu sorgulayan o küçücük kız öğrencilerin;
Ve ben, şu çocukların güneş yanığı çehrelerinde ne bir hüzün ne bir tasa ne fakirlik ne yetersiz beslenme; giyinme, oyuncak sahibi olamama ve daha bir sürü eksik ihtiyaçlarının kirletemediği ruhlarının temizliğini, ışın gibi yüreğime dokunan bakışlarından hissediyorum.
Şu karşımda burnunun sümüğü süzülen, özrü nedeniyle sürekli başı sallanan Adem’i (gerçek adıdır) görüyorum da o da şimdi benim gibi kendi kurduğu hayal dünyasında canlanan bir geleceği kovalıyor olmalı…
Ben onlara şekil vereceğim, böylece onları hükmüm altına alacağım. Burada, daha şimdiden aramızda oluşan, duygusallığın kaynaştığını ve içten gelen bir coşku ile sevildiğimi anlıyorum…
Burada, çocuk gözlerden etrafa, gelecek hayatlarının karanlıklarını aydınlatabilecek bir parıltı yansıyor.
Ben mutluyum; demek ki mutlu olmak, aranan bir şey değil, yaşanılan bir anmış!..
Kendime sormadan edemiyorum: Bu duygusallık onların etkisine girdiğimi fark ettirmeyen bir yüksek duygu kabarması mıdır?.. Her neyse!.. Hey güzel çocuklar! Dua ediyorum; yaşamın size müsaade ettiği, saçlarınızın aklaştığı bir yaşa geldiğinizde hüzün ve yoksunluk lavları altında kaybolan bir yaşamınız olmasın!…
[1] “Anılarımın tümü, “Okulun Ötesi” adıyla kitap bütünlüğünde toplanmış olup henüz yayınlanmamıştır.”
