P A N S İ Y O N
Bir Akşam Vakti
“Göç göç oldi, göçler yola dizildi
Ela gözden kanlı yaşlar süzüldi
oy oy süzüldi”
Saçları kadar kaşları da sarılığıyla ilk anda dikkat çeken, zayıf, uzun boylu ve çelimsiz delikanlı, bir yandan keyifle türkü söylüyor, bir yandan da gömleğini ütülüyordu. Küçücük odanın ortasına yerleştirilen uzun ve hantal bir masanın bir kenarına yığılmış elbiseler, sanki bir eskici dükkânının bir köşesine yığılmış küçük bir öbek oluşturmuştu. Kendi söylediği uzun havaya kendini kaptıran Vehbi, türkünün ritmine uydurduğu elleriyle ütüsünü yapıyordu.
Sonra, türkü bitti. Elinde tuttuğu ütüyü masanın kenarına bıraktı. Kül tablasından aldığı sigarasından peş peşe iki nefes çekti. Zaten sigara dumanından dolmuş olan odanın havasını biraz daha yoğunlaştırdı. Sigarasını tekrar kül tablasına bırakarak etrafına bakındı. Göz göze geldik. Başını hafifçe öne eğerek selâm verdi.
“-Hoş geldiniz, sizi daha önce hiç görmedim Abi. Başka okuldan mısınız?” diye sordu.
Kapının hemen girişinde, duvar boyunca oturduğum sırada ellerim göğsümde kelepçeli bir şekilde cevap verdim.
“-Cık!..”
Başımı da iki yana sallayarak cevabımı pekiştirmiştim. Mavi gözleri ile iyice süzdü. Gayri ihtiyari oturuşumu gözden geçirdim. Çok düzgün oturuyordum. Eşofmanımın cebinden sigaramla çakmağımı çıkararak bir sigara da ben yaktım. Fazla oturmadan odadan çıktım. Odanın kirli havası sıkmıştı.
Koridorda, kalorifer peteklerinden birisinin üzerine hafiften oturarak, sigaramdan derin derin nefesler çekmeye başladım. Uzun koridora açılan odaların kapıları açık ve yan koğuşlardan öğrencilerin şakalaşmaları hissediliyor ve gürültülü sesleri çok rahat duyuluyordu. Aynı zamanda koridorda gelip geçen öğrenciler yatmaya hazırlanıyorlardı. Daha çok eşofmanlarını ve gece kıyafetlerini giymişlerdi. Boyunlarında havluları, bazılarının ellerinde diş fırça, üzerlerine macun sıkılmış halde, bazılarının ellerinde diş fırçası ve macunları birlikte, bazıları tıraş olmak için tıraş aletleriyle lavabonun yolunu tutuyorlar, biri gelirken diğerleri gidiyordu.
Ütü odasına girip çıkanlar oldukça Vehbi’nin yeniden başlattığı türkü koridorda bir yankılanıyor, bir kesiliyordu. Galiba türkü bittikçe Vehbi yenisini ekliyor, arada bir iki nefes çekiyor ve yine tekrar başlıyor olmalıydı. O kendine has çok güzel sesiyle hep aynı türküyü söylüyordu. Türkünün sözleri ve ritmi yankılandıkça bu açıkça anlaşılıyordu.
“Göç göç oldi, göçler yola dizildi
Ela gözden kanlı yaşlar süzüldi
oy oy süzüldi”
Çok da güzel söylüyordu. Gerçekten de bu türküyü onun gibi söyleyen çok az çıkardı. Vehbi de bunun farkında olmalı ki, bir türlü başka türküye sıra vermiyor, ısrarla onu söylüyordu. Hâlbuki bu güzel ses, pek çok güzel türküyü aynı güzellikte söyleyebilirdi.
Sonra kuru, kara yağız, sıska vücuduna oturan kuru, kara yağız suratından sert çizgilerin oturduğu, bıçak kesiği mi, çiçek bozuğu mu, yoksa kırışık mı, pek belli olmayan suratında simsiyah, kor gibi kara gözlerle bana sert sert bakarak birkaç defa gelip geçen gence gözüm takıldığında sigaram da bitmek üzereydi. Bu sırada aynı delikanlı, hamam, banyo, tuvalet ve lavaboların bulunduğu bölümün arkasına kadar açık olan kapısından içeri giriyordu. Son olarak da geriye dönüp bana öyle bir bakışı vardı ki, sanki o anda canımı alacaktı. Kara gözlerinden adeta ateş saçıyordu. Cüssesinden umulmayacak bir etkisi vardı. Sigaramdan birkaç nefes daha çekip, oturduğum yerden kalkarak, lavabonun kapısına yöneldim. Tam kapıdan içeri girerken, müthiş bir omuz darbesi yedim. Gayri ihtiyari sakındığımda da, bana çarpan omuzdan tutmuş, çarpmayı hafifletmiştim. Nihayetinde çarpanla göz göze geldik. Yine o kara yağız delikanlı ve kara gözlerdi. Omuzlarından hızla çektiğim ellerimle yakasına yapıştım:
“-N’oluyor lan?!..”
“-Ne olacak?!.. Ben çarparım!..”
“-Yok ya!… Ağzını yırtarım senin!…”
diyerek, çenesi karışık yanaklarından tuttuğumda hiçbir harekette bulunmamış, sinirle avucumda sıktığım çenesi ve yanakları karışık avucumun içinde ağzı büzülmüş, kafası hafif yana eğik, sert kaşlarının altından siyah gözleri ile bana bakıyordu. Bu bakışlarda önceki kadar sertlik yoktu. Aynı vaziyette yakasından yan tarafa doğru iterek:
“-Defol!…” dedim.
Çekip gitti. Sinirli sinirli arkasından bakıyordum. Hiç dönüp arkasına bakmadı. Bir yandan koridorda yürüyor, diğer yandan da ayaklarına ve bacaklarına baka baka koğuşlara doğru ilerliyordu. O sırda yine ütü odasının kapısı açılmış olmalı ki, koridorda bir an Vehbi’nin sesi yankılandı:
“Göç göç oldi, göçler yola dizildi
Ela gözden kanlı yaşlar süzüldi
oy oy süzüldi”
Sabah yataktan kalktığımda, koridorun tatlı bir telaşla dolu olduğunu gördüm. Uykulu gözler sabahın mahmurluğu içinde güne başlamanın telaşını yaşatıyorlardı. Ders zili çalmak üzereydi. Bu telaş ondan kaynaklanıyordu. Ben de o telaşlı havanın içine sürüklendim.
16.02.2026
Sadık SOFTA

