ŞEHADETİNİN 56. YIL DÖNÜMÜNDE YUSUF İMAMOĞLU
Yusuf İmamoğlu, Türk milliyetçiliğinin ve Ülkücü hareketin altın sayfalarına kanıyla yazılmış bir alperen, bir şehit, bir efsanedir. 1945’te Bulgaristan zulmünden kaçan bir ailenin evladı olarak Bursa-İnegöl’ün bağrında doğan bu yiğit, 8 Haziran 1970’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarında, komünist kurşunlarla can vererek ebediyete yürümüştür. 25 yaşındaydı; ama o yaşta taşıdığı iman, cesaret ve dava aşkı, dağları bile yerinden oynatacak kudretteydi.
Bulgaristan’daki Türk kimliğine yönelik baskılara dayanamayan ailesi Türkiye’ye göç etmişti. Yusuf, bu mirası omuzlarında taşıyan bir göçmen yiğidi olarak büyüdü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü son sınıf öğrencisiydi. Aynı zamanda fakültenin Ülkücü teşkilat başkanı ve İstanbul Ülkü Ocakları Birliği’nin önde gelen komandolarından biriydi. Yiğitliği, gözüpekliği ve dava adamlığıyla tanınıyordu.
O gün, 8 Haziran 1970’te, fakülteye sokulmayan Ülkücü Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin devam karnelerini imzalatmak için içeri girdi. Belgeleri hocalara imzalattıktan sonra “Asistan Odası” (339 no’lu oda) kapısından çıkarken, solcu-komünist militanların (Vural Yıldırımoğlu, Yusuf Kayabaşı ve arkadaşlarının öncülüğünde) yaylım ateşine tutuldu. Kurşunlar sağ kulağının arkasından girip sol kulağından çıktı. Kanlar içinde yere yığıldı.
23 dakika boyunca can vermedi. O süre içinde katiller yanına kimseyi yaklaştırmadı, ambulansın fakülteye girmesine izin vermedi. Kan kaybından, aç ve cepte sadece 35 kuruşla şehit düştü. Bu 35 kuruş, onun dava uğruna nefsini nasıl terbiye ettiğini, mal-mülk peşinde olmadığını simgeler. Otopside uzun süredir yemek yemediği de anlaşılmıştı; çünkü dava, açlık ve susuzluktan ağır basıyordu.
İstanbul’un o günlerde komünist işgali altındaki üniversitelerinde, Ülkücü gençler okula giremez hale gelmişti. Yusuf, kardeşlerinin imtihan hakkını korumak için kendi canını ortaya koydu. Bir yiğit, bir ağabey, bir lider olarak öne atıldı ve şehitlik mertebesine yükseldi.
Başbuğ Alparslan Türkeş onun için şöyle buyurmuştu:
“Yusuf İmamoğlu Türk-İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Aziz şehidimiz Yusuf İmamoğlu’nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır… Dün benim bir Yusuf’um vardı. Bugün hepiniz Yusuf’umsunuz. O, bu din için, millet için, bu vatan için öldü. O’na kurşun sıkan ellere, ona fırsat veren kafalara lanet olsun.”
Şair Mustafa Öztürk’ün “Leke” şiiri onun anısına yazılmıştır ve Ülkücü literatürde destanlaşmıştır:
“Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz,
Vurulmuşum, vurulmuş düşmüşüm güpegündüz.
Şakağımdaki kan ise, o benim gülüşümdür,
Namert sürünmektense, alnımdan vurulmak yeğdir…”
Yusuf’un kendi kaleminden çıkan şiirler de onun dava ateşini yansıtır:
“Unutturacaklarmış benliğimizi,
Kundaklayacaklarmış kimliğimizi,
Yeniden göstermek için varlığımızı,
Haydi yiğit! Haydi yeni akına!
Ülkümüzün cihan varsın farkına!
Kur’an’a rehber diye sarıldık,
Eğilmedik, düştük, öldük, kırıldık…”
Ülkücü camia onu “Alperen Yusuf”, “Şehitler kervanının öncüsü”, “Ak alınlı yiğit” olarak anar. Cenazesi Bursa Emirsultan Mezarlığı’na defnedildi. Her yıl 8 Haziran’da binlerce Ülkücü, onun aziz hatırası önünde yeminler tazeliyor. O, sadece bir öğrenci değil; Türk milletinin ebedi diriliş ruhunun sembolüdür.
Yusuf İmamoğlu’nun şehitliği, 1970’lerin kanlı üniversite kavgalarında Ülkücü hareketin ilk büyük sembollerinden biri oldu. Onun gibi nice yiğit, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” düsturuyla yola çıktı. Bugün bile adını ananlar, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” diye haykırır.
Ruhu şad olsun, mekânı cennet olsun.
O, Türk-İslam davasının yolunda ak bir bayrak gibi dalgalandı ve ebediyete ulaştı. Onun yolunda yürüyenler, o 35 kuruşluk imanla, dağları aşmaya devam ediyor. Haydi yiğitler, yeni akına!
Tanrı, rahmetini bol eylesin.
8 Haziran 2026
M. Hüseyin OĞUZ

