SİYASETE GİRİP ÇIKTIM
İnandığım bir siyasi parti, 25-26 yıl kadar önce teşkilatlarını ve üyelerini yeniliyordu. Bir arkadaşım ilçe yönetim kurulu için adımı vermiş ve parti genel merkezince atanmışım. Sürpriz deyip haber verdi. “Eh, madem öyle elimden gelen hizmeti yapayım, işler nasıl dönüyor anlayayım.” dedim. Bir yıl kadar kaldım. Belli günlerde toplanılıp bir şeyler konuşuluyor. Pek bir şey yaptığımız da yok. Yalnız her toplantıda “Eller cebe, kira ödenecek, çalışan hizmetlinin maaşı, telefon, elektrik, su faturaları, çay ocağının masrafları adam başına şu kadar lira…” deniyor. Yahu, hani devletin her partiye verdiği bir para var. Genel merkezden en azından kira için yardım gelmiyor mu? Ne gezer. İlçe başkanı arkadaş çırpınıyor. En basit bir etkinlik için bile kaynak gerekli. Sonra şöyle bir baktım, yönetim kurulundakilerin bir kısmı şirket, iş yeri sahibi. Bir yerlerden bir şeyler bekliyorlar. Hani işleri için bir şeyler olur umudundalar. Benim gibi birkaç emekli “hasbelhamiye” çalışıyor, cepten gücümüz dışında katkı sağlamaya çabalıyoruz.
Partilerde bu gibi giderler, üye kaydı sırasında alınan küçük aidatlarla, gönüllü bağışlarla karşılanmaya çalışılıyor. Elbette hiç yok sayılır. Gönüllülük bir yere kadar, bir yerde güç, yetki, iktidar elde edilmişse konu zoraki bağışa dönüşüyor. Böyle bir yol bulan, evliya olsa sapıtmaz mı? “Bir partiye bir bana, yok az oldu bir partiye beş bana, bu da az oldu…” diyenler çoğalmaz mı? Düzeni böyle kurarsanız sonuçları kaçınılmaz olur.
O kısa süreli parti deneyiminde hiç unutamadığım, insan-çıkar ilişkisi örneğine bakarak umutsuzluğa kapılmıştım. Partiye sorunlarını anlatmak için gelen vatandaşlar, elinizde bir şey var sanıp olmayacak şeyler diliyorlar. Bir gün bir muhtar geldi; cin gibi, becerikli, gözleri velfecri okuyor. Mahallelerinde bir sağlık ocağı yapımı planlanmış; ama yıllardır başlanmamış. Bir üye gerekli kurumlarda durumu araştırdı. Birkaç yıl önce inşaat için ödenek çıkmış, başlama safhasında siyasetçiler araya girmiş ve projeden vazgeçilmiş. Araştırma derinleştirildi. Sağlık ocağı, son kat lojman olarak üç katlı planlanmış; ama tam bizim muhtarın eniştesinin evinin karşısındaymış. Üç kat olursa eniştenin manzarası kapanacakmış. Muhtar ulaşabileceği her yeri karıştırıp inşaattan vazgeçilmesini sağlamış. Bakanlığın canına minnet. Muhtar efendi şimdi de yapılsın; ama iki katlı olsun, eniştenin manzarası kapanmasın çabasında. “Lojmana gerek yok, maaşları var, kirada otursunlar.” diyor. Sanki şeytan yer yüzüne inmiş.
Siyaset dünyasında önemli bir izlenimim bütün partilerde zengin siyasetçi sendromu yaşanması oldu. Siyasette doğrudan yer alan, başka işten kazancı olmayanlar için siyaset bir meslektir, ekmeklerini oradan kazanırlar. Pek çoğu için bu kazanç, gelinebilen bazı makamlardan alınan maaşla sınırlı olsa kaçı bu yolda kalır mi bilmem. Bir de hiçbir makama gelmeden, maaş almadan otuz yıl siyasete hizmet edenler var, onların kazancı ne ola ki? (!)
Siz, bugüne kadar Koç, Sabancı, Eczacıbaşı vb köklü zengin ailelerden siyasete giren hiç kimse gördünüz mü?
Siyasete girmeden önce ya da girdikten bir süre sonra çok zenginleşen, kendilerinin ya da yakınlarının özel şirketleri olanlar var. Bunların art arda üç beş dönem milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi yapılmaları kediye ciğerin teslim edilmesinden başka bir şey olabilir mi? Bunların konumlarını kendi zenginlikleri lehine kullanmaları kadar doğal bir şey olabilir mi? Bunların yolsuzluğa bulaşmamaları mümkün mü? Bunlar aday gösterilirken umulan nedir?
Her şeye rağmen temiz kalabilenleri tenzih ederim. Ancak bu tip siyasetçilerin yolsuzluklarının gizlenemez hale gelmesi, döneklikleri, ihanetleri karşısında şaşıran parti yöneticilerine, parti taraftarlarına hayret ediyorum. Eşyanın tabiatı bu, başka ne bekliyorlar ki?
18.08.2025
Ahmet Salih Erdoğan ERÜZ
E. Öğ. Alb. / Edebiyatçı / Stratejist

