Bir siyasetçi “Tarihteki en sert kültürel devrim Türkiye’de yaşanmıştır. Mesela Fransız Devrimi her şeyi yıkmıştır ama lügate yani dile dokunmamıştır. Yine en sert devrimlerden bir tanesi MAO’nun Çin’de yaptığı kültürel devrimdir ve o da dile dokunmamıştır. Ama maalesef bir kültür devrimi olarak cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünmemizi yok etmiştir.” demişti.
Epey zaman geçti. Dolayısıyla güncelliğini yitirdiği, yeniden ele almanın gereksiz olduğu düşünülebilir. Aslında yüz yıl önce, 1900’lerde güncelliğini yitirmesi gereken bir konu. Ancak bazı çevreler ısrarla gündemde tutmaya çalışıyor. Sıkılan diş macununun tüpe geri doldurulması gibi boş çaba. Yine de onlar konuyu gündemlerinden düşürmedikçe; araştırmayan, sorgulamayanları etkileyebilecekleri düşüncesiyle bizim de gündemde tutmamız gerekiyor.
Siyasetçinin ve onun gibi düşünenlerin çok yanlışı var. Öncelikle Fransa ve Çin’de dille ilgili sıkıntı bulunmuyordu. Halkın dili devletin de diliydi. Dilleri bizdeki gibi “ses bilimi, sözcük yapımı, cümle bilimi, anlam bilimi” alanlarında çok farklı iki dilin sözcük ve dilbilgisi kuralları istilasına uğramamıştı. Onların devlet ve yazı dilleri, halk çoğunluğunun hiç anlamadığı, tümüyle yabancı ikinci bir dile dönüşmemişti. Dolayısıyla dillerinin yabancı unsurlardan temizlenmesi gereği de yoktu.
Bir milletin dili; ninnilerin, halk türkülerinin, bilmecelerin, manilerin, atasözlerinin, halk masallarının, destanların dilidir. Bütün milletlerin dilleri “anadil” diye adlandırılır. Çünkü o milletlerin analarının ninni söylediği, çocuklarının ilk öğrendiği dildir. Bir Arap’ın anadili Arapça, İngiliz’inki İngilicedir. Türk anaları ninnilerini Türkçe söyler.
Eğitimin, bilimin, sanatın dili; milletin dili kaynağından beslenmelidir. Bunu başaramayan milletlerin zaman içinde benliklerini yitirmeleri ve başka milletlerin içinde eriyip gitmeleri kaçınılmazdır. Dünyanın bağımsız, çağdaş bütün ülkelerinde devlet dili, milletin dilidir. Sadece esir ülkelerde, sömürgelerde, gönüllü kültürel sömürgelerde, uzun süre sömürge olup ancak son zamanlarda bağımsızlaşmış ülkelerde devlet dili milletin dili değildir.
Ülkemizde dilin yabancı etkilerden kurtarılması çabaları çok eskidir, II. Murat’a kadar götürülebilir. Sultan II. Murat, Mercimek Ahmet’ten, bir nasihat-nâme olan “Kabusnâme’yi (İlk gecedeki a kalın ve uzun okunur.) tercüme etmesini ister. Aslında eserin ağır, ağdalı ve halkın düzeyinden uzak bir tercümesi vardır. II. Murad şöyle der: “Hoş kitabdur ve içinde çok fâideler ve nasihatler vardur; amma Fârisî dilincedür. Bir kişi Türkîye terceme etmiş velî rûşen değil, açık söylememiş. Eyle olsa hikâyetinden halâvet bulımazız. Velâkin bir kimse olsa ki kitabı açuk terceme etse, tâ ki mefhumundan gönüller haz alsa…”
On altıncı yüzyılda Tatavlalı Mahremî, Aydınlı Visâlî, Edirneli Nazmi aruz ölçüsüyle özellikle Türkçe kelimeler kullanarak yeni bir akıma öncülük etmeye çalışırlar. On sekizinci yüzyılın ünlü şairi Nedim özellikle şarkılarında Türkçeyi daha çok kullanır. On dokuzuncu yüzyılda, Tanzimat Dönemi’nde Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, Yazı dilinde sadeleşme ister. Eğitimin halk arasında kolayca yayılabilmesi için, fenne ve sanata ait kitapların, herkesin anlayabileceği bir dille yazılması gereği üzerinde durur.
Sıkıntı bellidir, birçok devlet adamı, düşünür, aydın ne yapılması gerektiğinin farkındadır. Aslında çözüm de çok kolaydır. Önce yabancı olanın yerine halkın kullandığı sözcükleri kullanmak, sonra bilimsel yöntemlerle dilin gelişmesine çabalamak ve onu eğitimin, bilimin, sanatın, devletin dili yapmak. “Duhul itmek” yerine girmek, “vâsıl olmak” yerine varmak, “tahte’l-bahr” yerine denizaltı… deyivermek.
1860’tan başlayarak yayımlanan, sayıları gittikçe artan gazete ve dergiler yazı dilinin Türkçeleşmesinde önemlidir. Onların amacı büyük kitlelerce okunmaktır. Bu, ancak halkın dili kullanılarak başarılabilir. (Günümüzde bunu hâlâ kavrayamamış, dilleri dolayısıyla ancak pek az kişinin okuyup anlamayı başarabildiği özellikle dinî içerikli birçok yayın var.) Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Necip Asım gibi isimlerin dilin sadeleşmesinde büyük katkıları vardır.
1911’de Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem’in Genç Kalemler dergisinde başlattıkları “Yeni Lisan Hareketi” bu yoldaki en büyük adım olarak herkesçe bilinmektedir. Cumhuriyetten önce başarılı olmuşlar ve bir bakıma konuya noktayı koymuşlardır. 1920’de ölen Ömer Seyfettin’in hikayeleri en güzel örnektir. Yüzyıllar öncesinde Yunus Emrelerin kullandığı, halkın anladığı dil yeniden canlanmış, yazı dili olmuştur.
Cumhuriyet döneminde ise çok önceden başlayarak amaca ulaşmada uzun yollar aşmış dilin Türkçeleşmesi konusu, devletin resmî tutumu olmuştur. Dilin sadeleştirilmesi ve geliştirilmesinde bir dönem arılık adına “tasfiyeciliğe” başvurulması, halkın yüzyıllardır kullandığı Türkçeleşmiş sözcüklerin bile dilden atılması gibi aşırılıklar görülse de bunlar etkisiz kalmış, dil konusunda akademik çalışmaların artmasıyla denge kurulmuş ve Türkçe istikrar kazanmıştır.
